Arşiv odasındaki hava, tozlu kağıtların ve kurumuş mürekkebin ağır kokusuyla ciğerlerimi yakıyordu. Ellerim titreyerek, babamın iflas dosyalarının arasına gizlenmiş o tek sayfalık otopsi raporunu tutuyordu. Ağabeyimin ölümünün bir "kaza" değil, hassas bir cerrahi müdahale kadar soğukkanlılıkla planlanmış bir infaz olduğu gerçeği, zihnimde şimşekler çaktırıyordu. O an, odanın tek ışık kaynağı olan tepedeki cılız ampul titredi ve söndü.
Karanlıkta yalnız değildim. Odanın köşesinden yükselen, derinden gelen o tanıdık, tok ses, tüylerimi diken diken etmeye yetti.
"Bilmemen gereken bir şeyi öğrendiğinde, Defne, o bilgi artık senin bir parçan olur. Tıpkı vücuduna giren bir zehir gibi."
Kerem. Yedinci katın efendisi, Aslanhan Holding’in kalbindeki gölge.
Geriye doğru bir adım attım ama sırtım soğuk bir metal rafına çarptı. Karanlığın içinde yavaşça bana doğru yaklaştığını duyabiliyordum; botlarının zemindeki o tok, ritmik sesi, bir avcının son hamlesine hazırlanırken çıkardığı sessizliği andırıyordu. Burnuma, onun imzası olan o ağır, odunsu parfüm ve hafif bir sigara dumanı kokusu doldu. Elini tam yanımda, rafa bastırdı; gövdesiyle beni köşeye sıkıştırmıştı. Sıcaklığı, üzerimdeki ince bluzun arasından tenime ulaşıyordu.
"Neden?" diye fısıldadım, sesim bir hayalet gibi çıkmıştı. "Bana neden bu şifreyi verdin? Bunu görmemi istedin, değil mi?"
Kerem’in nefesini yanağımda hissettim. Elini yavaşça kaldırıp, şakağımdaki saç tutamını kulağımın arkasına itti. Dokunuşu, bıçak sırtı kadar keskin ve tehlikeliydi. "Çünkü bir yükü tek başına taşımak, insanı delirtir. Senin o saf, masum gözlerinde babanın hayal kırıklığını izlemekten sıkıldım. Gerçeği bilmen lazımdı. Ama unutma, Defne... Bilgi özgürleştirmez. Sadece zincirlerini ağırlaştırır."
Başımı yana çevirdim, karanlıkta onun gözlerini seçmeye çalıştım. O an, loş bir koridor ışığı kapının aralığından içeri sızdı ve yüzünü aydınlattı. Kerem Aslanhan; kusursuz traşlı yüzü, keskin elmacık kemikleri ve o buz mavisi gözlerinde parlayan karanlık şehvetle karşımdaydı. Beni hem yok etmek istiyordu hem de o an orada, arşivin tozlu zemininde, nefesimi kesene kadar kendine hapsetmek. Aramızdaki gerilim, odadaki havayı yakacak kadar yoğunlaşmıştı.
"Ağabeyimi sen mi öldürdün?" diye sordum, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek.
Kerem’in yüzündeki ifade bir anlığına değişti; soğuk maskesi çatladı. Elini çeneme koyup yüzümü kendine doğru sertçe çevirdi. Başparmağı dudaklarımın üzerinde gezindi. "Eğer onu ben öldürmüş olsaydım," diye fısıldadı, sesi boğuk ve tehlikeliydi, "şu an burada benimle bu kadar yakın mesafede duramazdın. Titremeden karşımda duramazdın. Seni çoktan o karanlığa gömmüş olurdum."
Beni bıraktı ve geriye çekildi. Arşiv odasından çıkarken, "Yarın sabah, yedinci katta. Odama gel. Elimdeki kanıtlarla ne yapacağına karar vermen için sana sadece on iki saat süre veriyorum," dedi.
Kapı kapandığında, odadaki o baskın enerji bir anlığına azaldı ama yerini derin bir korkuya bıraktı. Elimdeki kağıtları sıkıca göğsüme bastırdım. Babamın iflası bir kılıftı. Ağabeyim bir sırrı korurken can vermişti. Ve şimdi, o sırrın anahtarı bendeydi.
Ertesi sabah ofise girdiğimde, Yedinci Kat her zamankinden daha farklı görünüyordu. Koridorlar, gri mermerlerin soğukluğu ve tavandan yere kadar uzanan devasa camların ardındaki şehir manzarasıyla tam bir hapishane havasındaydı. Kerem’in odası, imparatorluğun merkeziydi. Kapıyı tıklatmadan içeri girdim. O, masasının arkasında, şehre sırtını dönmüş bir şekilde oturuyordu.
"Geldin," dedi, sandalyesini yavaşça çevirerek. Önünde, dün gece arşivde gördüğüm belgelerin tıpkısının aynısı duruyordu. "Korkakların tercihi kaçmaktır, Defne. Sen ise... buraya geldin. Bu, bir intihar görevine gönüllü olmak demek."
Masanın üzerine eğildim, ellerimi onun deri masasına dayadım. "Benim hayatımı, ailemi bir oyuncağa çevirdin. Şimdi ne olacak? Beni de mi ağabeyim gibi bir kazaya kurban edeceksin?"
Kerem ayağa kalktı. Uzun boyuyla odadaki tüm ışığı kapatıyor gibiydi. Birkaç adımda aramıza girdi. Aramızdaki mesafe artık bir nefeslik bile değildi. Elini belime attığında, vücudum istemsizce ona doğru çekildi. Bu, nefretin ve arzulamanın en tehlikeli harmanıydı.
"Eğer gitmek istersen," dedi, sesi neredeyse bir okşama gibi yumuşaktı, "kapı orada. Ama eğer kalırsan, bu oyunun kurallarını sen değil, ben koyarım. Ve oyunun sonunda ya her şeyi kaybedersin ya da bu binanın, hatta bu şehrin kraliçesi olursun."
Tam o sırada odanın kapısı sertçe açıldı. İçeri giren, holdingin yönetim kurulu üyelerinden biri olan ve Kerem'in en büyük rakibi olarak bilinen Selim Bey’di. Donup kalmıştı. Gözleri önce benim elimdeki belgelerde, sonra Kerem’in belimdeki elindeydi.
"Affedersiniz," dedi Selim, sesindeki alaycı tınıyı gizleyemeyerek. "Sanırım yanlış bir zamanda geldim. Kerem, senin bu kadar 'özel' bir asistanla çalıştığını bilmiyordum."
Kerem, elini belimden çekmedi. Aksine, beni kendine biraz daha bastırdı. "Yanlış zaman değil, Selim. Tam da olman gereken yerdesin. Defne, aradığımız o kayıp dosyanın yerini buldu."
Selim’in yüzündeki renk soldu. Gözleri bir anlığına dehşetle açıldı. O an, sadece babamın ve ağabeyimin değil, bu ofisteki herkesin birer piyon olduğunu anladım. Kerem beni sadece korumuyordu, beni bir yem olarak kullanıyordu.
Tam o sırada, binanın yangın alarmı aniden çalmaya başladı. Koridorlardan insanların çığlıkları, acil çıkış kapılarına koşanların ayak sesleri yükseldi. Binada elektrikler kesildi. Karanlıkta, Kerem’in kulağıma doğru eğildiğini hissettim.
"Oyun başladı, Defne. Şimdi, ya benim yanımda kalıp hayatta kalmayı öğreneceksin ya da bu binayla birlikte yerle bir olacaksın. Seçim senin."
Elimdeki belgeleri ceketimin içine gizleyip karanlığa doğru bir adım attım. Ama tam o anda, binanın havalandırma sisteminden içeri sızan bayıltıcı gazın kokusunu aldım. Gözlerim kararmaya başlarken, Kerem'in beni kucakladığını ve bir yerlere doğru sürüklediğini hissettim.
"Seni bırakmayacağım," diye fısıldadı karanlığın içinde. "Çünkü sen artık benimsin."