İstanbul, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Levent’teki Aslanhan Holding binasının 47. katı, dışarıdan bakıldığında şehrin üzerinde asılı duran dev bir elmas gibi parlıyordu. İçeride ise sessizlik, sadece klavye tıkırtıları ve uzaktan gelen trafik uğultusuyla bölünen boğucu bir ağırlıktaydı.
Defne Yıldırım, masasının başında, önündeki ekrana odaklanmış gibi görünse de zihni bambaşka bir yerdeydi. Elleri titremesin diye onları kucağında birleştirmişti. Sahte kimliği, sahte geçmişi ve sahte hedefleri... Hepsi, babasının hayatını çalan o adama, Kerem Aslanhan’a bir adım daha yaklaşmak içindi. Babası, holdingin eski mali müşaviriydi. Bir sabah her şeyi elinden alınmış, "yolsuzluk" suçlamasıyla kapı dışarı edilmişti. Oysa Defne, o iflasın arkasında daha büyük bir yalan olduğunu biliyordu.
"Yine mi o dosya, Defne?"
Derin, pürüzlü ve bir o kadar da otoriter ses, odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Defne yerinden sıçramamak için kendini zor tuttu. Kerem Aslanhan, ofisinin kapısında dikilmiş, elindeki kristal bardağı hafifçe döndürüyordu. Üzerindeki takım elbise, sanki teninin bir parçasıymış gibi kusursuzdu. Bakışları, odadaki her ayrıntıyı bir tarayıcı gibi analiz ediyordu.
"Efendim," dedi Defne, sesini istikrarlı tutmaya çalışarak. "Yarınki yönetim kurulu toplantısı için verileri düzenliyordum. Bazı kalemler... 2018 yılına ait kayıtlarla uyuşmuyor."
Kerem, yavaş adımlarla masaya doğru yaklaştı. Her adımında, havadaki statik elektrik arttı sanki. Adamın yaydığı baskın enerji, Defne’nin nefesini kesmeye yetiyordu. Kerem, Defne’nin tam arkasında durduğunda, onun üzerinden yayılan sandal ağacı ve pahalı tütün kokusu Defne’nin duyularını esir aldı.
"Geçmişin kayıtları tehlikelidir, Defne," dedi Kerem, sesi neredeyse bir fısıltı kadar alçaktı ama içinde gizli bir tehdit barındırıyordu. "Bazı dosyalar kapatılmak için değil, gömülmek için oradadır. Sen henüz üç aydır buradasın ve şimdiden fazla derin kazıyorsun."
Defne arkasına dönmedi ama Kerem’in yansımasını cam bölmede gördü. Adam ona bakmıyor, doğrudan aynadaki görüntüsüne bakıyordu. "Merak, bir asistanın en büyük düşmanıdır," diye devam etti Kerem. Elini uzatıp masadaki dosyayı kapattı. Parmakları, Defne’nin parmaklarına milim mesafedeydi. "Neden burada olduğunu bildiğini sanıyorsun, değil mi?"
Defne’nin kalbi göğüs kafesini zorluyordu. "Ben sadece işimi yapmaya çalışıyorum, Bay Aslanhan."
"İşini mi?" Kerem güldü, ama bu gülüşte neşe yoktu; sadece acı bir farkındalık vardı. Adam, Defne’nin sandalyesini yavaşça kendine doğru çevirdi. Defne artık Kerem’in delici, okyanus mavisi gözlerine doğrudan bakmak zorundaydı. Adamın gözleri, sanki Defne’nin ruhundaki tüm yalanları, babasının iflasıyla ilgili o tek soru işaretini okuyabiliyordu.
"Baban, Selim Yıldırım," dedi Kerem. Sesi bir anda buz kesti. "O, bu şirketteki en zeki adamlardan biriydi. Ama aynı zamanda en aptal olanıydı. Bir şeyi korumak için, başka bir şeyi feda etti."
Defne, yutkunmaya çalıştı. "Onun suçsuz olduğunu biliyorsunuz."
Kerem, Defne’nin çenesini nazik ama kesin bir hareketle kavradı. Baş parmağı, kadının alt dudağının kenarında bir anlığına durdu. Bu temas, ne bir tacizdi ne de bir aşk göstergesi; bu, iki düşmanın arasındaki sessiz bir ateşkesin ilanıydı.
"Suç ve suçluluk, İstanbul’da ne anlama gelir biliyor musun, Defne?" diye sordu Kerem, gözleri Defne’nin dudaklarında gezindi. "Biri yaşamak için birini öldürmek zorundaysa, o kişi suçlu mudur, yoksa sadece hayatta kalan mı?"
Defne’nin nefesi hızlandı. Kerem’in parmaklarının sıcaklığı, çenesinden tüm vücuduna yayılan bir zehir gibiydi. "Siz... ağabeyinizden bahsediyorsunuz. O yaptı, değil mi?"
Odanın havası tamamen değişti. Kerem’in çehresindeki o kontrollü maske, bir anlığına çatladı. Gözlerinde, yıllardır sakladığı bir yas ve bitmek bilmeyen bir öfke parladı. Defne, sorusunun ağırlığını anında hissetti; bu, Kerem’in en karanlık sırrının kapısını aralamıştı.
Kerem, elini çekti ve geri çekildi. Odadaki ışıklar, gölge oyunlarını daha belirgin hale getiriyordu. "Sırlarını saklamayı öğrenmen gerekecek, küçük asistan. Çünkü bu binada, herkesin bir bedeli var. Ve sen, henüz kendi bedelini ödemeye başlamadın."
Defne, elleri masanın kenarına yapışmış halde titrerken, Kerem kapıya doğru yürümeye başladı. Tam çıkacakken durdu ve omzunun üzerinden geriye baktı. "Yarın sabah saat 08.00’de, arşiv odasındaki 'özel' dosyalar bölümüne gitmeni istiyorum. Şifreyi biliyorsun. Babana ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyorsan, o dosyaları aç. Ama unutma, bazı kapılar bir kez açıldığında, onları bir daha asla kapatamazsın."
Kapı ardındaki gürültüyle kapandığında, Defne odada tek başına kaldı. Dışarıda İstanbul, tüm ihtişamıyla geceyi yaşamaya devam ediyordu. Defne, masanın üzerindeki o dosyaya baktı. Elini uzattı, parmakları kapağa değdi. Eğer yarın o dosyayı açarsa, artık geri dönüşü yoktu. Babasının itibarını mı kurtaracaktı, yoksa kendi felaketini mi hazırlıyordu?
Tam o sırada masanın üzerindeki telefon çaldı. Arayan bilinmeyen bir numaraydı. Defne tereddütle telefonu açtı. Karşı taraftan gelen ses, ne bir insan sesiydi ne de bir yapay zeka; sadece rüzgarın uğultusuna benzer, boğuk bir hırıltı.
"O dosyayı açtığında," dedi ses, "Aslanhan Holding'in değil, kendi kanının rengini göreceksin."