İçeriğe geç

Tek gecelik Hata.

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Tek gecelik Hata.

Bölüm 3

Karşılaşma ve Kararın Bedeli.

Aşağıdan gelen tok kapı sesleri, lüks dairenin modern ve minimalist duvarlarında yankılanırken içimdeki korku katlanarak büyüyordu. Cenk buradaydı. Dün gece beni hiç düşünmeden, bir çöp gibi kapının önüne koyan, yıllarımı ve hayallerimi tek bir kelimeyle unufak eden adam, şimdi beni arıyordu. Ama daha da korkuncu, hemen karşımda duran, ıslak saçlarından damlayan sularla bile ölümcül bir gücü temsil eden Karan’dı. Okuduğum o mesajlar, limandaki karanlık infazlar, hepsi bu odanın havasını bir zehir gibi doldurmuştu.

Karan, korumasının getirdiği haberle zerre irkilmedi. Aksine, yüz hatlarındaki o gerginlik yerini tamamen yırtıcı bir sakinliğe bıraktı. Aynadaki yansımasından bana son bir kez baktı, ardından yavaş adımlarla yatağın kenarına kadar yürüdü. Eğilip yerdeki dağınık kıyafetlerimi tek tek topladı. Hareketleri o kadar pürüzsüz ve rahattı ki, sanki kapımızda öfkeli bir eski sevgili değil de, sadece bir kargo görevlisi bekliyordu.

"Giyin," dedi, kıyafetlerimi yatağın üzerine bırakırken. Sesi bir emir kipi taşısa da son derece alçaktı. "Geçmişinle yüzleşirken üzerinde sadece bir çarşaf olmasını istemezsin. Tabii eğer onun karşısına bu şekilde çıkıp dün geceyi bir hata olarak ağlayarak anlatmak istemiyorsan."

"Sen..." Kelimeler boğazımda düğümlendi. "Ona ne yapacaksın? Cenk’in hiçbir şeyden haberi yok. O sadece..."

Karan hafifçe duraksadı, ardından dudaklarının kenarı tekinsiz bir kıvrımla yukarı doğru büküldü. "Ona ne yapacağım, tamamen senin şu an vereceğin karara bağlı, Melis. Dediğim gibi, ben arkamda açık kapı bırakmam. Ya aşağı inip o çocuğun seni alıp götürmesine izin verirsin ve ben ikinizi de hayatım boyunca birer tehdit olarak hafızama kazırım... Ya da benim kurallarıma göre oynarsın."

Titreyen ellerimle kıyafetlerimi üzerime geçirmeye başladım. Alkolün dün geceden kalan o ağır, uyuşturucu etkisi tamamen kaybolmuş, yerini saf bir adrenalin patlamasına bırakmıştı. Ankara’nın sabah ayazı pencerelerden içeri sızmıyordu belki ama odanın içi buz gibiydi. Aynaya baktığımda, darmadağın saçlarım, göz altlarımdaki hafif morluklar ve dudaklarımdaki o yabancı adamın bıraktığı yakıcı izlerle kendimi tanıyamıyordum. Sadece birkaç saat içinde, üniversite mezunu, kendi halinde bir kadından, bir mafya liderinin yatağında uyanan bir suç ortağına dönüşmüştüm.

Karan gömleğinin son düğmesini de ilikledikten sonra ceketini omzuna attı ve odanın kapısına doğru yürüdü. "Beş dakikan var," dedi arkasını dönmeden. "Aşağıda, salonda bekliyorum."

O odadan çıktığında nihayet nefes alabildim. Göğsüm hızla inip kalkarken, komodinin üzerinde duran o telefonu ve az önce okuduğum infaz mesajlarını düşündüm. Gerçekten böyle bir adamın yanında kalabilir miydim? Ama diğer seçenek neydi? Cenk’in yanına dönmek mi? Beni hiç acımadan terk eden, gururumu ayaklar altına alan o adama sığınmak, Karan’ın ölümcül namlusunun ucunda yaşamaktan daha mı güvenliydi? En azından Karan bana bir güç vaat ediyordu. Canımı yakan herkesten intikam alma gücü.

Aşağıya inen geniş, sarmal merdivenlerden teker teker inerken kalbimin ritmi kulaklarımda uğulduyordu. Salon, devasa camları sayesinde tüm şehri ayaklar altına seriyordu. Ankara, gri ve puslu örtüsünün altında her zamanki gibi yorgun görünüyordu. Ancak salondaki atmosfer, dışarıdaki havadan çok daha ağırdı.

Cenk, salonun ortasında, iki iri yarı, takım elbiseli korumanın arasında duruyordu. Üzerindeki hırka darmadağındı, saçları karışmıştı ve gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir çaresizlik ile öfke karışımı vardı. Beni merdivenlerde gördüğü an, korumaların barikatını aşmak ister gibi ileriye doğru bir adım attı ama adamlardan birinin elini göğsüne koymasıyla olduğu yerde çakıldı.

"Melis!" diye bağırdı Cenk. Sesi tüm evde yankılandı. "Melis, buradasın! Tanrı aşkına ne işin var senin burada? Dün gece her yerde seni aradım. Telefonun kapalıydı, eve gelmedin... Kim bu adamlar? Seni zorla mı tutuyorlar?"

Bakışlarım Cenk’ten, salonun diğer ucundaki tekli koltukta, elindeki viski kadehini hafifçe sallayarak oturan Karan’a kaydı. Karan, bir tiyatro oyununu izleyen elit bir seyirci gibi rahat ve aristokrat bir duruş sergiliyordu. Gözleri doğrudan benim üzerimdeydi; vereceğim tepkiyi, yapacağım hamleyi tartıyordu.

"Beni kimse zorla tutmuyor, Cenk," dedim. Sesimin bu kadar soğuk ve stabil çıkmasına kendim bile şaşırmıştım. Merdivenlerin son basamağını da inip salona adım attım ama Cenk’e çok fazla yaklaşmadım. Aramızda aşılmaz bir uçurum vardı artık.

"Ne demek zorla tutmuyor?" Cenk’in gözleri dehşetle açıldı, ardından bakışları koltuktaki Karan’a döndü. "Bu adam kim Melis? Dün gece bir barda bu herifle görüldüğünü söylediler. Kendinde değildin, sarhoştun! Lütfen yürü, eve gidiyoruz. Saçmalık bitti. Dün gece söylediklerim... sinirliydim, tamam mı? Konuşmamız gerek."

Sinirliydim. Sadece bu kadar mıydı? Hayatımı mahveden o kelimeler, onun lügatında sadece anlık bir sinir patlaması mıydı? İçimde dün geceden beri biriken o dehliz gibi kara öfke, Cenk’in bu pişkinliğiyle birlikte yeniden alevlendi.

"Dün gece bitti, Cenk," dedim, Karan’a doğru bir adım atarak. Bu hareketim bilinçli bir seçimdi. Safımı belli ediyordum. "Biz bittik. Sen öyle söylemiştin, hatırlıyor musun? 'Artık seni taşımakta zorlanıyorum' demiştin. İşte bak, beni taşıyabilecek birini buldum."

Cenk, bu sözlerimle adeta vurulmuşa döndü. Yüzündeki o pişmanlık ifadesi, yerini derin bir gurur kırıklığına bıraktı. Tam bana doğru tekrar hamle yapacaktı ki, Karan oturduğu koltuktan ağır ağır ayağa kalktı. Kadehini masaya bıraktığında çıkan o küçük tık sesi, salondaki tüm sesleri bıçak gibi kesti.

Karan, Cenk’in tam karşısına gelip durduğunda aralarındaki güç farkı gözle görülür cinstendi. Cenk, kendi halinde bir şirkette çalışan, modern dünyanın sıradan bir dişlisiyken; Karan, o dişlileri istediği an kırıp atabilecek bir çarkın ta kendisiydi.

"Çocuk," dedi Karan, sesi derin ve tehditkar bir tınıyla salona yayıldı. "Melis sana duymak istediğin cevapları verdi. Şimdi, benim evimde, benim misafirimi daha fazla rahatsız etmeden önce o arkandaki kapıdan efendice çık git."

"Sen kimsin be?" Cenk öfkeyle haykırdı, sesindeki korkuyu gizlemeye çalışarak. "Polisi arayacağım! Melis’i uyuşturucuyla mı kandırdın, ne yaptın bilmiyorum ama—"

Cenk cümlesini tamamlayamadan, Karan’ın arkasındaki korumalardan biri tek bir hareketle Cenk’in kolunu arkasına kıvırdı ve onu dizlerinin üzerine çöktürdü. Cenk acıyla inlediğinde, içimden bir parçanın cız ettiğini hissettim ama yerimden kıpırdamadım. Korku, beni olduğum yere çivilemişti.

Karan, diz çökmüş olan Cenk’in önünde eğildi. Yüzlerindeki mesafe kapandığında, Karan’ın gözlerindeki o ölümcül parıltıyı buradan bile görebiliyordum. "Polis mi?" diye fısıldadı Karan, alaycı bir tavırla. "Bu şehirde polisin benim kapıma gelmesi için önce benden izin alması gerekir, küçük adam. Şimdi dinle... Melis artık benimle. Onun geçmişindeki tek bir iz bile olamazsın. Eğer bir kez daha onun etrafında, evinin yakınında ya da zihninde seni görürsem, gümrükteki sevkiyatların arasına senin o aciz bedenini de eklerim. Beni anladın mı?"

Cenk’in gözlerinde ilk defa saf, katıksız bir ölüm korkusu gördüm. Karşısındaki adamın şaka yapmadığını, kuralların tamamen dışında bir dünyadan geldiğini o an idrak etti. Başını hızla onaylar anlamda salladı.

Karan korumaya bir işaret verdi. Koruma Cenk’i sertçe ayağa kaldırdı ve kapıya doğru sürüklemeye başladı. Cenk, kapıdan çıkmadan önce bana son bir kez baktı. O bakışta artık aşk ya da nefret yoktu; sadece bir canavara teslim olmuş bir kadına duyulan o acınası çaresizlik vardı. Kapı arkasından büyük bir gürültüyle kapandığında, salona yeniden o ağır, tekinsiz sessizlik hakim oldu.

Yavaşça Karan’a döndüm. O ise çoktan viski kadehini yeniden eline almıştı. Bakışlarını bana çevirdiğinde, içimdeki tüm duvarların yıkıldığını hissettim.

"İlk hamleni yaptın," dedi Karan, kadehini bana doğru hafifçe kaldırarak. "Geçmişini kendi ellerinle kapının dışına attın. Şimdi söyle bakalım Melis... Cehennemime hoş geldin dememi ister misin, yoksa kuralları öğrenmeye hazır mısın?"

Attığım bu adımın dönüşü olmadığını biliyordum. Ben artık sıradan bir Melis değildim; tehlikenin tam göbeğinde, bir mafyanın kanatları altında yeni bir hayata uyanıyordum ve bu hayatın bedeli, ruhumun ta kendisi olacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.