İçeriğe geç

Tek gecelik Hata.

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Tek gecelik Hata.

Bölüm 2

Girdap ve Teslimiyet

Zaman, saniyelerin omzuma birer balyoz gibi indiği o dehşet anında tamamen durdu. Banyodan süzülen buhar odanın soğuk havasına karışırken, Karan’ın gözlerindeki o dipsiz koyuluk doğrudan benim kırılgan teslimiyetime kilitlenmişti. Elim, komodinin üzerindeki o lüks akıllı telefonun hemen birkaç santim uzağında havada asılı kalmıştı. Parmaklarımın titremesini gizlemek için çarşafı göğsüme daha da sertçe bastırdım, ancak içimdeki o vahşi korkunun dışarı sızmasına engel olamadım.

O, barda karşıma çıkan, sesinde kadife bir yumuşaklık taşıyan adam değildi artık. Islak saçlarından damlayan sular, göğsündeki eski bir yarayı andıran o silik izin üzerinden geçip belindeki beyaz havluya ulaşıyordu. Attığı her adımda, zemindeki parkelerin değil, benim ruhumun ezildiğini hissediyordum. Aramızdaki mesafe kapandıkça odadaki oksijen tükeniyor, Ankara’nın o gri sabahı bir hücreye dönüşüyordu.

— "Merak," dedi Karan. Sesi o kadar alçak, o kadar sakindi ki, bir fısıltıdan ziyade tenime çarpan bir jilet gibiydi. "İnsanı hiç ait olmadığı yollara sokar, Melis. Ve o yolların çoğunda geri dönüş tabelası bulunmaz."

Yatağın kenarına, tam karşıma oturduğunda yatak onun ağırlığıyla hafifçe çöktü. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Kokusu — o odunsu, tütün ve taze nane karışımı tekinsiz koku — burnuma doldukça başımın dönmesi daha da şiddetlendi. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan elini uzattı ve telefonu yavaşça aldı. Ekranı yüzüne doğru bile kaldırmadı; parmak uçlarıyla cihazın kenarını okşarken bakışları hâlâ benim üzerimdeydi.

— "Ben... ben sadece saate bakmak istemiştim," diye fısıldadım. Sesim bir farenin kedi karşısındaki aciz çığlığı gibiydi. Dilim damağım kurumuştu, kelimeler boğazımda birer cam kırığına dönüşüyordu. "Ben gitmeliyim. Cenk... yani, gitmem gerekiyor."

Karan hafifçe güldü. Bu gülüşte zerre samimiyet yoktu; sadece durumun ironisinden keyif alan bir avcının tatmini vardı. Telefonu yatağın üzerine bıraktı ve aniden çenemi kavradı. Parmaklarının baskısı canımı yakmıyordu ama beni tamamen hareketsiz kılacak kadar güçlüydü. Başımı yavaşça yukarı kaldırdı, beni doğrudan kendi karanlığına bakmaya zorladı.

— "Dün gece buraya gelirken arkanda bıraktığın o adamı, o aciz geçmişi tamamen sildiğini sanıyordum," dedi, yüzünü yüzüme doğru yaklaştırarak. "Şimdi o ekranda gördüklerinden sonra, o zavallının güvenli limanına mı sığınmak istiyorsun? Sevkiyatlar, infazlar... Bunlar seni korkuttu mu?"

Gözlerimden bir damla yaşın süzülüp onun parmaklarına doğru akmasına engel olamadım. Dehşet içindeydim. Dün gece acımdan kaçmak için sığındığım, yatağını paylaştığım adam, bir adamın ölüm emrini tereyağından kıl çeker gibi veren biriydi. "Sen kimsin?" diyebildim sadece.

— "Ben senin dün gece dertlerini unutturmam için yalvardığın adamım," dedi, çenemi serbest bırakarak ayağa kalktı. Gardıroba doğru yürürken arkası bana dönüktü. "Ve dürüst olmak gerekirse Melis, buraya kendi isteğinle girdin. Ama buradan çıkış biletini ben keserim."

Dolaptan çıkardığı siyah bir pantolonu ve gömleği hızla üzerine geçirdi. Onun bu profesyonel, soğukkanlı hareketlerini izlerken, dün gece aramızda yaşanan o yoğun, sınırları zorlayan tutkunun izlerini aradım. Vücudum hâlâ onun dokunuşlarının sıcaklığını taşıyordu. Dün gece, birlikte olma olayını bir sonraki boyuta taşıdığımız o saatlerde, beni tamamen teslim alan o vahşi arzunun sahibi, şimdi karşımda bir ölüm makinesi gibi giyiniyordu. Beni sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da paramparça etmişti.

Dün geceki sevişmemiz sıradan bir kaçamak değildi; o, içimdeki kırılmış, ezilmiş kadının dünyaya haykırışıydı. Karan beni her öptüğünde, canımı yakan her dokunuşunda Cenk’in açtığı yaraları diktiğini sanmıştım. Oysa o, beni kendi cehennemine mühürlüyordu. Yataktaki o deli sarhoşluk, tenlerimizin birbirine kenetlendiği o saatler, sabahın bu soğuk gerçeğiyle birleştiğinde içimde devasa bir fırtına kopardı. Ben bir canavarla uyumuştum.

Gömleğinin düğmelerini iliklerken aynadan bana baktı. "Şimdi," dedi sesi otoriter bir tona bürünerek. "Sana iki seçenek sunacağım. Birincisi; şu kapıdan çıkar gidersin. Hayatına kaldığın yerden, o kırık dökük kalbinle devam edersin. Ama unutma, gördüğün ve okuduğun her şey seni benim dünyamın potansiyel bir hedefi yapar. Ben arkamda açık kapı bırakmayı sevmem, Melis."

Nefesimi tuttum. Tehdit ediyordu. Hem de en kibar, en ölümcül şekilde.

— "İkinci seçenek ne?" diye sordum, sesimin titremesini engelleyemeyerek.

Karan yatağa doğru tekrar yaklaştı. Eğildi, ellerini yatağın iki yanına dayayarak beni tamamen kendi gölgesinin altında bıraktı. Gözlerinde ilk defa, dün geceki o yakıcı tutkuya benzer bir kıvılcım çaktı.

— "İkincisi; burada, benim yanımda kalırsın. Sana zarar veren herkesin, seni değersiz hissettiren o adamın dünyasını başına yıkarım. Ama karşılığında ruhunu bana satarsın. Benim kurallarımla oynarsın. Seçim senin, küçük kız. Güvenli ama korku dolu bir hayat mı, yoksa benimle birlikte yanacağın bir cehennem mi?"

Kapı aniden çalındı. İçeriye, dün gece arabada arkamızda oturan o iri yarı, takım elbiseli adamlardan biri girdi. Başını saygıyla eğerek Karan’a baktı.

— "Abi," dedi adam, sesi pürüzlüydü. "Aşağıda bir sorun var. Cenk denilen o çocuk kapıya dayanmış. Melis Hanım'ı arıyor."

Karan’ın dudaklarında o karanlık, tehlikeli tebessüm yeniden belirdi. Bakışlarını adamdan çekip yavaşça bana çevirdi. "Görünüşe göre geçmişin, geleceğinle tanışmak için sabırsızlanıyor," diye fısıldadı. "Evet, Melis... Oyun başlıyor. İlk hamleni hangi taraftan yana yapacaksın?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.