Cenk’in gidişinin ardından salonda asılı kalan o ağır, tekinsiz sessizlik, akvaryumdaki bir suyun dibine çökmek gibiydi. Ankara’nın pencerelerden sızan gri ışığı, Karan’ın elit, modern salonundaki keskin hatları daha da belirginleştiriyordu. Ben, merdivenlerin hemen bitiminde, darmadağın olmuş hayatımın tam ortasında öylece duruyordum. Cenk gitmişti. Beni bir gecede silen adam, hayatımdan bir daha dönmemek üzere, korku içinde çıkıp gitmişti. İçimde hissetmem gereken o zafer ya da intikam duygusunun yerinde yeller esiyordu; sadece buz gibi bir boşluk vardı.
Karan, elindeki viski kadehini hafifçe sallayarak bana doğru birkaç adım attı. Üzerindeki o pahalı kumaştan kesilmiş siyah gömlek ve pantolon, az önce bir adamın hayatını tehdit eden o karanlık ruhu gizleyen şık bir zırh gibiydi. Gözlerindeki o yırtıcı, her şeyi kontrol altında tutan bakış bir an bile üzerimden eksilmiyordu.
"Ayakta kalmaya niyetin yokmuş gibi duruyorsun," dedi Karan. Sesi o kadar pürüzsüzdü ki, salondaki o gerilimi tek bir nefeste dağıtabiliyordu. "Otur. Konuşacaklarımız var."
İtiraz etmedim. Ayaklarım beni daha fazla taşıyamayacak kadar titriyordu zaten. Karan’ın işaret ettiği geniş, koyu füme rengi deri koltuğa yavaşça çöktüm. Çarşafın altından aceleyle geçirdiğim kıyafetlerim, dün gecenin o salaş bar kokusunu ve alkolün bayat izlerini hâlâ taşıyordu. Bu lüks dairesinin kokusuna — o tütün, odunsu parfüm ve taze nane karışımına — taban tabana zıttı benim varlığım. Ben buraya ait değildim.
Karan tam karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Dirseklerini dizlerine dayayıp öne doğru eğildiğinde, aramızdaki o görünmez güç alanı yeniden daraldı. Bakışları doğrudan gözlerimin içine mühürlendi.
"Dün gece," diye başladı, sesi alçak ama odadaki her bir nesneyi titretecek kadar otoriterdi. "Bir anlık öfkeyle, canını yakan o heriften intikam almak için kollarıma atıldın. Bunu anlıyorum. İnsan canı yandığında en tehlikeli uçurumlara bile birer sığınakmış gibi bakar. Ama burası bir sığınak değil, Melis. Burası benim dünyam."
"Beni tehdit mi ediyorsun?" dedim, sesimin titremesini engellemek için dişlerimi sıkarak. İçimdeki korku, yavaş yavaş o eski, bildik gurura yerini bırakmaya çalışıyordu. "O telefondaki mesajları gördüm diye beni burada tutsak mı edeceksin?"
Karan hafifçe, alaycı bir tavırla gülümsedi. "Seni tutsak etmek mi? Hayır, küçük kız. Seni burada zorla tutacak kadar vaktim yok. İstediğin an o kapıdan çıkıp gidebilirsin, bunu sana yukarıda da söyledim. Ama o kapıdan çıktığın an, benim için sadece 'sırrımı bilen bir yabancı' olursun. Ve benim dünyamda sırları bilen yabancıların ömrü, limandaki bir sevkiyatın süresinden daha kısa olur."
Boğazımın kuruduğunu, nefesimin göğüs kafesimde tıkandığını hissettim. Bu adam beni açıkça, nezaketle ölümle tehdit ediyordu.
"Eğer burada kalırsan," diye devam etti Karan, ses tonundaki o buz gibi ciddiyet tüylerimi diken diken etmeye yetti. "Benim kurallarımla yaşayacaksın. Ve ilk kural: Bana asla yalan söylemeyeceksin. Gözlerimin içine baktığında arkanda başka bir plan, başka bir niyet görmeyeceğim. İkinci kural: Ben ne zaman, nerede olmanı istiyorsam orada olacaksın. Bu şehirde benim adımı duyan herkes senin bana ait olduğunu bilecek. Geçmişindeki o aciz adam, o kırık dökük anılar... Hepsi bu sabah itibariyle tamamen öldü. Anladın mı?"
Bana ait olduğunu bilecek. Bu kelimeler içimde garip bir girdap yarattı. Bir yanımdaki modern, özgür kadın bu boyunduruk fikrine nefretle baş kaldırırken, dün gece paramparça edilmiş, hiçe sayılmış o diğer yanım, bu mutlak gücün gölgesine sığınmak için can atıyordu. Cenk beni taşımakta zorlanmıştı ama bu adam beni dünyadaki herkesten koruyabileceğini, dünyayı başıma yıkabilecekleri onlara dar edebileceğini söylüyordu.
"Peki ya sen?" diye sordum, cesaretimi toplayarak gözlerimi onun o dipsiz koyuluğuna diktim. "Sen bana ne vereceksin? Ruhumu senin kurallarına satmamın karşılığı ne?"
Karan oturduğu yerde arkasına yaslandı, kadehinden küçük bir yudum aldı. Gözlerinde ilk defa, dün gece barda beni tamamen teslim alan o tekinsiz ama büyüleyici parıltı belirdi. "Sana gücü vereceğim, Melis. Seni ezip geçen, seni değersiz hissettiren o dünyadan intikam almanı sağlayacağım. Benim yanımda durduğun sürece kimse sana yukarıdan bakamayacak. Kimse senin canını yakmaya cesaret edemeyecek. Ama bunun bir bedeli var: Kendi masumiyetinden vazgeçeceksin."
Masumiyet... Cenk bavullarını alıp o kapıdan çıktığında, içimdeki o saf, temiz kız zaten o evde ölmüştü. Şimdi karşımda duran bu karanlık adam, bana o ölümün üzerine yepyeni, sert ve acımasız bir zırh örmeyi teklif ediyordu.
"Tamam," dedim, sesim bu kez hiç titremedi. "Kabul ediyorum."
Karan’ın dudaklarında o zafer kazanmış yırtıcı tebessüm belirdi. Kadehini masaya bıraktı ve ayağa kalktı. "Güzel. İlk hamleni doğru yaptın. Şimdi bu üzerindeki eski hayatın izlerinden kurtul. Akşama bir davetimiz var. Bu şehrin yer altı, benim yanımda kimin durduğunu görecek. Hazırlanman için adamlarım sana ihtiyacın olan her şeyi getirecek."
Günün geri kalanı benim için adeta bir rüya gibi, gerçeklikten kopuk geçti. Karan’ın adamları eve devasa elbiseler, ayakkabılar ve mücevher kutuları taşıdı. Hayatım boyunca sadece vitrinlerde görebileceğim, adını bile telaffuz etmekte zorlandığım markaların tasarımları yatağın üzerine serilmişti. Birkaç saat önce bir mafyanın sırrını öğrendiği için ölüm korkusuyla titreyen ben, şimdi onun dünyasına sunulacak bir kurban gibi süsleniyordum.
Seçtiğim elbise, sırtı tamamen açık, gece mavisi, ipek bir tasarımdı. Aynadaki yansımama baktığımda kendimi tanıyamıyordum. Saçlarım mükemmel bir dalgayla omuzlarıma dökülmüştü, dudaklarımdaki koyu kırmızı ruj, içimdeki o intikam ateşinin bir simgesi gibi parlıyordu. Gözlerimde artık o çaresiz, terk edilmiş kızın bakışları yoktu; oraya derin, gizemli bir kararlılık yerleşmişti.
Akşam saatlerinde Karan odama geldi. Üzerinde kusursuz bir smokin vardı. Kapının eşiğinde durup beni tepeden tırnağa süzdüğünde, gözlerindeki o yakıcı arzuyu yeniden gördüm. Yanıma yaklaştı, elindeki gümüş kutudan çıkardığı pırlanta bir gerdanlığı boynuma taktı. Parmaklarının soğuk tenime dokunuşu, dün geceki o sıcak sevişmenin aksine, beni bu yeni hayata mühürleyen bir kelepçe gibiydi.
"Çok güzel olmuşsun," diye fısıldadı kulağıma doğru. Nefesi tenimi ürpertti. "Şimdi dışarıda seni izleyen yüzlerce göz olacak. Unutma, sen benim yanımda yürüyorsun. Dik dur ve kimseye korktuğunu hissettirme."
Evden çıkıp o siyah, zırhlı lüks araca bindiğimizde Ankara’nın sokak lambaları camlardan silik şeritler halinde geçiyordu. Şehrin lüks bir otelinin balo salonuna vardığımızda, kapıdaki korumaların Karan’ı gördüğü an nasıl ceketlerini ilikleyip saygıyla eğildiklerini izledim. Bu, Cenk’in ya da benim daha önce hiç tatmadığımız, tamamen korku ve güç üzerine kurulu bir saygıydı.
İçeri adım attığımızda, salondaki tüm fısıltılar bıçakla kesilmiş gibi durdu. Yüzlerce göz, yer altı dünyasının o acımasız liderinin yanındaki bu yeni kadına, yani bana kilitlendi. Karan, elimi sıkıca kavradı ve beni kalabalığın ortasına doğru yönlendirdi.
O gece, tehlikenin ne kadar büyüleyici olabileceğini ilk kez anladım. Karan’ın gücü, salondaki her bir adamın ona bakışındaki o saklı nefret ve korku, damarlarımdaki adrenalini zirveye çıkarıyordu. Ben artık sadece Melis değildim; ben Karan’ın cehennemindeki o ilk ve en tehlikeli kıvılcımdım. Ve bu gecenin sonunda, o cehennemin beni tamamen yutacağını bilsem bile, arkama bakmaya niyetim yoktu.