İçeriğe geç

Sonu belli Hikayem

Bölüm 8 · 8 dk okuma

Sonu belli Hikayem

Bölüm 8

4. Gizemli adam

🎶Young The Giant - Mind Over Matter🎶

"Bir çocuk düşünün, kalbi sevinmesine bile engeldi..."

Küçükken hep çiçekler ekerdim bahçemize. Evimizin bahçesi küçüktü ama bu bana yetiyordu. Altı yaşlarındaydım. Babam küçük ağaç fidanları ekerken yanında ona bakıyordum. Her fidanı toprağa yerleştirirken yüzündeki huzuru görebiliyordum. Bahçede çiçeklerle oynarken, dünyamın sadece bu küçük alanda sınırlandığını bilmek beni hiç rahatsız etmiyordu o zamanlar. Çünkü babam yanımdaydı... Hem de her saniye, her dakika...

Toprağın nemli kokusu ve taze çimenlerin üzerine düşen ilk çiğ damlaları, sabahın ilk ışıklarıyla birleştiğinde, bana o anın sonsuz olduğunu hissettiriyordu. Babamın elleri, toprağı özenle kazarken, her bir fidanı yerleştirirken ki dikkati, onun doğayla olan bağını ortaya koyuyordu. Gözlerinde beliren huzur, yılların yorgunluğuna rağmen hala içindeki o mutluluğun bitmediğini gösteriyordu.

Ben küçüklüğümü yaşayamadım hiç. "Koşma," dediler, "kalbin hızlanıp bayılırsın." "Gerilme, heyecanlanma," dediler, "kalbin dayanamaz." "Çok sevinme, heyecanlanma," dediler, "kalbin durur." Bir çocuk düşünün, koşamazdı, oynayamazdı yaşıtlarıyla. Bir çocuk düşünün, kalbi sevinmesine bile engeldi.

Her gün okuldan sonra parkta oynayan çocukları izlerdim. Onların koşuşturması, neşeli kahkahaları, bana ait olmayan bir dünyanın kapılarını aralardı. Kalbim, her an patlayacakmış gibi atarken, ben sadece izlemekle yetinirdim. Kalbinin ritmi ona sürekli bir sınırlama getiriyordu. Onun için neşe bile bir lüks, sevinç bile bir tehdit...

Bir çocuk düşünün, neşe dolu kahkahaların ve koşuşturmacaların uzağında, kendi içine hapsedilmiş. Gözlerinde umut parıltıları taşıyan, ama her adımda, her nefeste, kalbinin yükünü omuzlarında hisseden bir çocuk. Diğer çocuklar gibi koşup oynamak istese de, kalbinin ritmi ona sürekli bir sınırlama getiriyor. Onun için neşe bile bir lüks, sevinç bile bir tehdit.

O çocuk, parkta oynayan çocukları izlerken içi hüzünle dolan, onların neşesine katılamamanın acısını her gün yeniden yaşayan bir çocuk. Kendi bedeninin ihanetine uğramış gibi hisseden, kalbinin her atışında özgürlüğünü yitiren bir çocuk. Yaşıtları top oynarken, o çocuğun tek oyuncağı kitaplar, tek eğlencesi hayallerdi. Çiçekler dikerken, her bir çiçeğin büyümesini kendi yaşamının bir sembolü olarak gören, doğanın mucizesine tutunan bir çocuk.

İşte o çocuk bendim. Babam bana bu eksiklikleri yaşatmamak için elinden gelemeyecek şeyleri bile yaptı. Genç yaşta, benimle aralıksız ilgilenmek için işlerini amcama teslim etmişti. Ben yalnız olmayayım, korkmayayım, annemin yokluğunu hissetmeyeyim diye çabalıyordu Her sabah beni uyandırdığında, gözlerindeki yorgunluğa rağmen bana hep gülümseyerek baktı. Beni yaşatmak için her şeyi yaptı.

Ama ne kadar çabalarsa çabalasın, içimdeki boşluğu, kalbimin kırılganlığını hiçbir şey dolduramıyordu. Her gece yatağıma yattığımda, babamın içkili halde balkonda oturduğunu görürdüm. Gözleri uzaklara dalmış, düşünceleri belki de kaybettiği eşine, anneme gitmişti. Beni uyandırmadan üzerimi örter, yanağıma hafif bir öpücük kondururdu. Son zamanlarda, bana sarılırken hissettiği korkuyu ve çaresizliği hissedebiliyordum. Sanki her an beni kaybedecekmiş gibi sarılıyordu bana. Onun ikinci bir acıyı kaldıramayacağını biliyordum. Annem gitmişti ve ben de gidersem, babamın dünyası tamamen yıkılacaktı.

Bir mum gibi eriyordu kalbim. Üç aydan daha yakın bir zamanda o mum eriyip bitecekti, tıpkı kalbim gibi... İşte o zaman her şey bitecekti. Yirmi yıl yaşadıklarım için son kez babama teşekkür edecektim. Annemin yanına gittiğimdeyse ona... Anneme, onun yokluğunu hissettiğim her an için.

Bana soracaksınız ki peki bir kalp bulunursa, yani bir kurtuluş var mı? Hayır, yok. Bunca zaman bulunmayan bir kalp, sadece birkaç haftaya bulunamazdı.

Kirpiklerim kıpırdanmaya başladığında göğsümde derin bir sızı hissettim. Elimi hemen refleks olarak kalbimin üzerine bastırdım. Muhtemelen yine bayılmıştım ya da bir şeyler olmuştu bana, çünkü bu sızı hep böyle anlarda olurdu kalbimde. Daha tam olarak açılmayan gözlerimi elimle ovaladım. Başımda da bir sızı vardı. Ne olmuştu bana böyle? Sanki çok yüksek bir adrenalin sonrasında içki içip sarhoş olan motosikletçi sürüleri gibi hissediyordum kendimi. Ah, ne kadar iğrenç bir tasvir olsa da öyle hissediyordum.

Nihayet gözlerim ortamdaki ışığa alışmaya başladığında tam açıldı. Merakla etrafa baktım. Karanlıktı, hem de çok. Sadece pencere kenarına sızan hafif bir gün ışığı vardı, o kadar. Gözlerim bu loş ışığa alıştıkça, etrafımı daha net görmeye başladım.

Oda çok da küçük değildi ve daha çok ahşap renkleri hâkimdi. İçinde çok az eşya vardı: Bir köşede düzensiz bir gardırop, yanına rastgele bırakılmış birkaç tişört, eski bir sehpa ve küçük bir tezgâh. Her şey, buranın uzun zamandır kullanılmayan bir yer olduğunu düşündürdü bana. Kanepenin üzerinde darmaduman olmuş begonya çiçekleri duruyordu. Bu çiçekler, sabah aldığım çiçeklerdi. Onlara baktıkça her şeyi hatırlamaya başladım.

Ben dar sokakta yürüdüğüm anda bir bağırtı duymuş, onunla dönemece bakmak istemiştim. Sonra oradan birisi tüm hızıyla koşarak çıkmıştı. Ben de tam o adamın peşinden gidecekken, biri kolumdan tutup beni kendiyle sürüklemişti. Ve ben... sonrası... yoktu. Ne olmuştu bana?

Zorlanarak doğruldum, göğsümdeki sızı her hareketimde derinleşiyordu. Pencere kenarına yürüdüm ve dışarıya baktım. Görüntü bulanıktı, sanki gerçeklik ve hayal arasında sıkışmış gibiydim. Gözlerim pencerenin kenarındaki tozlu camdan sızan ışığa takıldı.

Toz, güneş ışığının altında ince bir tül gibi süzülüyordu. Her bir toz tanesi, havada süzülürken zamanın ne kadar yavaş ilerlediğini hatırlatıyordu bana. Pencerenin kenarındaki çatlaklardan dışarının sessizliğine kulak verdim. Bir yerlerde bir kuş ötüyordu, ama ses çok uzaktı. Kalbimin hızlı atışları kulaklarımda yankılanırken, göğsümdeki sızı derinleşiyor, nefes almak zorlaşıyordu.

Oda, sanki beni içine çeken bir labirent gibi hissettiriyordu. Etrafımdaki eşyalar, geçmişin izlerini taşıyor, her biri bir anıyı hatırlatıyordu bana. Gardırobun köşesinde asılı duran eski bir gömlek, babamın bana ilk öğrettiği düğüm atma tekniğini hatırlattı. Sehpanın üzerinde duran tozlu bir kitap, annemin bana her gece okuduğu masalları anımsattı. Her detay, her köşe, sanki yıllardır unuttuğum anılarımı canlandırıyordu.

Bir an için gözlerimi kapadım ve derin bir nefes aldım. Kalbimin atışları yavaşlamış, göğsümdeki sızı hafiflemişti. Kendimi toparlayarak odanın ortasında durdum. Neler olduğunu anlamalıydım. Belleğimin derinliklerinde kaybolmuş olan parçaları bir araya getirmek zorundaydım.

Yavaşça pencereye yaklaştım ve dışarıyı daha dikkatli incelemeye başladım. Görüntü hala bulanıktı, ama dışarıdaki dünya bir şekilde tanıdık geliyordu. Sanki burada daha önce bulunmuştum. Zihnimdeki puslu anılar birer birer netleşmeye başladığında, buranın çocukluğumun geçtiği evin arka odası olduğunu fark ettim. Uzun zamandır buraya gelmemiştim. Bu oda, yıllardır kullanılmayan, unutulmuş anılarla dolu bir yerdi.

Elimle pencerenin kenarını yokladım, tozlu ve soğuktu. Dışarıdaki sokak, sessiz ve ıssızdı. Bu sessizlik, içimde derin bir yalnızlık duygusunu tetikledi. Kendi kendime, buraya nasıl ve neden geldiğimi sorgulamaya başladım. Bir cevap bulamıyordum. Her şey o kadar karışıktı ki, düşüncelerim bir labirentte kaybolmuş gibiydi.

Kalbimdeki sızı hafiflediğinde, zihnimdeki bulutlar dağılmaya başladı. Bir an için, dışarıdaki dünyanın sessizliğine kulak verdim ve kendi iç sesimi dinledim. Bu sessizlik, bana unuttuğum bir şeyi hatırlatıyordu. Geçmişin gölgeleri arasında kaybolmuş olan bir anı, yavaşça su yüzüne çıkıyordu. Bu odaya, bu anılara dönmek zorundaydım. Kendimi yeniden bulmak için bu yolculuğa çıkmalıydım.

Çevreme daha dikkatle bakmaya başladım. Zemindeki tahta döşemeler eskimiş ve her adımımda gıcırdayan sesler çıkarıyordu. Gardırobun kapakları hafif aralıktı, içinde düzensizce yerleştirilmiş kıyafetler görünüyordu. Sehpanın üzerinde eski bir çakmak, birkaç kırık kalem ve bir not defteri vardı. Hiç vakit kaybetmeden sehpanın yanına yaklaştım ve not defterinin içini kontrol etmeye başladım. Defteri elime aldım ve karalanmış sayfalarına göz attım. Yazılar okunmaz haldeydi, ancak her satır, bir zamanlar burada yaşanan hikâyelerin sessiz tanıkları gibiydi. Sanki birileri sayfalara kendi sessiz çığlıklarını ve hıçkırıklarını saklamıştı.

Etrafı daha yakından incelediğimde iki kapı fark ettim. Birisi dışarıya açılıyor olmalıydı çünkü kapının ardından hafif araba sesleri duyuluyordu. Odanın içindeki diğer kapıysa gardırobun hemen yanındaydı.

Baş ağrımla ve kalbimdeki sızıyla kapıya yöneldim. Ahşap kapının gıcırtısıyla onu ittim. Odayı incelemeye başladım ama burada da insan yaşantısına dair bir kalıntı yoktu. Peki, beni buraya kim getirmişti? Bir yatak vardı. Yatak dağınıktı ve tek kişilikti, sanki uzun süredir kullanılmamış gibiydi. Duvarlara baktığımdaysa az kalsın dilimi yutuyordum. Duvarlar, siyah kalemle çizilmiş resimlerle doluydu. Bir masa vardı; ahşap bir masa, üzerinde siyah kalemler, bazıları kırıktı, bazıları tırnak kadardı. Kömür parçaları da vardı, yanı başında bir defter.

Resimleri hayranlıkla incelemeye başladım. Ağırlıklı olarak portreler vardı ve manzara resimleri de bulunuyordu. Duvar, kadın, erkek, çocuk her birinin birbirinden farklı resimleriyle doluydu. Duvarın üç yanı bu çizimlerle kaplıydı, diğer yanıysa yatağın olduğu kısımdı, orası boştu.

Resimleri incelerken az önce gözüme ilişen bir defteri elime aldım. Bu defter daha kalındı. Kapağı kahverengindeydi. İlk sayfada bir ev vardı. Duvarları yeşil rengindeydi. Küçük bir evdi, ama çok güzel çizilmişti. Sadece duvarları pastel boyayla yeşil renge boyanmıştı. Kara kalemle de duvarların kenarları çizilmişti. Bu kadar resmin içerisinde sadece bu evin duvarlarının yeşil renge boyanması gerçekten enteresandı. Arkamdan gelen sesle kalp atışlarım hızlanmaya başladı ve tüm bedenim gerildi. Arkamda birisi ya da birileri vardı.

"Defteri aldığın yere koy," dedi sert sesin sahibi. Sesle birlikte içime ürperme doldu ve defteri hemen masanın üzerine bıraktım. Sakin ve derin nefesler alarak arkamı döndüğümde büyük yapılı bir adamın göğsüyle karşılaştım.

Kaslı vücudu giydiği siyah atletten belli oluyordu. Yutkunarak başımı kaldırdım. Başı neredeyse tavana değecekti, tavanla arasında sadece birkaç milimetre vardı. Büyük bir adamla karşı karşıyaydım.

Adamı ona baktığım bu otuz saniyede hemen incelemeye başladım. Dağınık, özensiz saçları ve yarım yamalak tıraşı ile sert bir görünüm sergiliyordu.

Gözleri kahverengiydi ve bakışları derindi, sanki her şeyi bir bakışta anlayabilirmiş gibi. Siyah bir atlet giymişti ve kasları bu atletin altından açıkça belli oluyordu. Kasları, sanki bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi belirgin ve güçlüydü. Kolları, dirsekten aşağıya doğru kalınlaşıyordu ve damarları bile belirgin şekilde görülebiliyordu.

Serseri bir hava estiren bu görüntü, onu daha da ürkütücü kılıyordu. Şu an bu adamdan korkmamam için bir neden yoktu.

Acaba organ mafyasının adamı mıydı? Yoksa beni fidye için mi kaçırmıştı? Ya da bir sapık da olabilirdi. Korku dolu gözlerle ona baktım. Bu otuz saniyede hayatım boyunca yaşamadığım hisler yaşamıştım. Bu kadar çabuk ölmek istemiyordum, hem zaten ömrümün bitmesine az kalmıştı. Neden kendim değil de bu adamın elinde öleyim ki, değil mi? Bence çok mantıklıydı.

"Şey, özür dilerim," dedim titreyen sesimle. Korkudan titrerken acıyla sızlayan kalbime sanki bir kramp girdi. İnleyerek elimle kalbimi bastım.

Acıya dayanamayıp diz çöktüm. Sanki kalbim içimden çekilip alınmış gibi hissediyordum. Her atışı, derin bir bıçak darbesi gibi içime işliyor, nefes almak bile zorlaşıyordu. Kalbim sanki dar bir kafeste çırpınan bir kuş gibi çırpınıyor, her çırpınışında kaburgalarımı zorluyordu. Gözüm kararmaya başladığında sanki yukarıya kalktığımı, havalandığımı hissettim.

Zor da olsa gözlerimi açtığımda koca adamın beni kucağına aldığını gördüm. Çok büyüktü; sanki kucağında bir çocuk taşıyor gibi kucağında küçücüktüm. O bir çift kahverengi göz bana endişeyle baktı birkaç saniye.

Dudaklarından küfürler dökülüyordu. "Sikeyim," dedi. Gözlerime daha fazla dayanamadım. Çektiğim acıyla bu büyük adamın kucağında kıvrandım.

(Sınır 55 okuma) !!!!!

Bölüm sonu

9 yorum