İçeriğe geç

sevgimi -senin- ulaşamayacağın bir yere koydum.

Bölüm 2 · 20 dk okuma

sevgimi -senin- ulaşamayacağın bir yere koydum.

Bölüm 2

1. BÖLÜM

(4,5 ay önce)

Güneş, gecenin yükünden kurtulup her sabah göğün uçuk noktasına doğru ilerliyordu. Ne zaman o uçuk noktaya varsa dünyanın yarısının hepsine ışık olurdu. Güneş bizim için her sabah doğuyor ve bizim için ışıldıyordu. Ve şimdiyse her zamanki gibi bizim için doğacak ve bizim için ışıldayacaktı.

Yine sabahladığım gecelerden biriydi. Ben her zamanki gibi gün doğumunu izlemek için gece boyunca beklemiştim ve o esnada da sıkılmamak için gece boyunca kitap okumuştum. Evimizin büyük cam balkonlu terasında sabahlıyordum. Ve güneş yavaş yavaş uçuk noktaya ilerliyordu. Kitap okumayı bir kenara bırakıp, doğan güneşe baktım. O sırada içeri Miraç girdi.

Miraç, benim ağabeyimdi ve benden üç yıl önce dünyaya gelmişti. Uzun boylu, hafif yapılıydı. Esmer bir tene ve kahverengi gözlere ve siyah saçlara sahipti. Kendince bir karizması vardı.

"Sen yine mesaidesin galiba." dedi ve terastaki koltuklardan birine oturdu. Yarı çıplaktı ve üzerinde sadece pantolon vardı. "Evet," dedim ve cebinden sigara çıkardı. "Sen de yine hasta olmak için çabalıyorsun." dedim yarı çıplaklığına ima yaparak. Çakmağıyla sigarasının ucunu alevlendirdi ve sigarasından derin bir nefes çekti. "Sen beni çok takma. İki gün sonra okul açılıyor." demesiyle ağzındaki duman konuşması sırasında özgür kalıp havaya karıştı. "Sen en iyisi bi' uyku düzenini oturttur." diyerek devam etti.

"Takma sen beni." dedim imayla. Bana dik dik baktı ve sigarasını içmeye devam etti. Kafamı ondan ayırıp tekrar gökyüzüne baktığımda güneş tüm parlaklığıyla karşımdaydı ve bu parlaklığı gözümü kör edecek gibiydi. Güneş yine göğün uçuk noktasındaydı. Miraç'a baktım. "Dediğin gibi okullar açılıyor. Sen ne yapacaksın?"

"Ben tekrar mezuna kalacağım." dedi. Miraç yirmi yaşındaydı ve bir sene daha mezuna kalacaktı. "Umarım seneye gideceksin de rahat kalalım biraz." diyerek sırıttım. "Böyle dedin diye gitmiyorum lan."

"Umurumda mısın?" diye sordum alayla. "Olmalıyım."

"Eninde sonunda gideceksin işte. Senin odana konayım da gör sen." dediğimde yanındaki yastığı bana attı. Terastaki koltukların yastıkları biraz sert olduğu için geriye sendeledim. "Ya anneme diyeceğim ha." diyerek tehdit ettim. Bir yastık daha attığında "Salak!" diye bağırdım. O sırada buraya doğru ayak sesleri gelmeye başladı.

İkimiz de birden durduk çünkü bu annemin ayak sesleriydi. "Oh olsun! Annem geliyor." dedim. "Sen de dayak yiyeceksin." dedi bana emin bir şekilde. "Şimdi göreceğiz." diyerek iddiayı ortaya koydum. O sırada terasa annem çıktığında sinirli bakışları ikimizde gidip geldi. "Ne işiniz var sizin bu saatte burada?" dedi sinirli bir şekilde. Direkt yataktan çıkıp geceliğiyle yanımıza geldiği için kendimi gülmemek için zorladım.

"Bir şey yapmıyoruz anne." dedi Miraç. "Yalan söylüyor," dedim. "Kafama çakmak fırlattı." diyerek yalan uydurdum. "Hayır, anne. Asıl kendisi bana terlik fırlattı." Miraç'a gözlerimi kıstım. "Kesin sesinizi! Şimdi yiyeceksiniz terliği kafanıza, göreceksiniz gününüzü." Klasik annem, her zamanki gibi terlikle tehdit etti.

"Hemen geçin odalarınıza."

"Ya ama an-"

"Hemen dedim!"

"Of, tamam!" dedim ve terastan çıktım. Odama girdiğimde kendimi direkt olarak yatağa attım ve bir süre sonra gözlerimi kapadım.

*-*-*-*-*-*-*-*-*

"Asena!" Annemin bağırışı kulaklarımı doldururken gözlerimi araladım ve yastığın altından telefonumu çıkarıp saatin kaç olduğuna baktım. Saat 10.12'ydi ve yaklaşık beş saat uyumuştum. Çok takmayıp kafamı tekrar yastığa gömdüm. "Asena!" diyerek bir kez daha bağırdı ve odama doğru ayak sesleri gelmeye başladı. "Asena!" dedi son bir kez daha ve odama hızlıca giriş yaptı.

Yastığa gömdüğüm kafamı hafifçe kaldırıp anneme çevirdim. Annemin ağzı kulaklarındaydı ve çok sevinçli bir şekilde bana bakıyordu. "Anne, ne oldu?" dedim uyku mahmurluğuyla. "Kazanmışsın Asena." dedi. "Anne neyden bahsediyorsun."

"Kazanmışsın diyorum kızım." dedi sevinçle. "Bursluluğu kazanmışsın!" diye bir sevinç çığlığı attı. Gözlerim birden kocaman açıldı ve çığlığı basarak yataktan kalktım. Hemen telefonu elime aldım ve internete girdim. Sisteme giriş yaptıktan sonra kişisel bilgilerimi girdim. Karşıma sonuç ekranı çıktı.

Değerli öğrencimiz, Asena Soydere girdiğiniz bursluluk sınavımızı yüksek dereceyle tamamlayıp okulumuz, Taşyürek Koleji'ne yüzde yüz burs imkanıyla girmeye hak kazandınız.

Yazıyı tekrar tekrar okudum ta ki idrak edene kadar. "Anne, kazanmışım!" diye çığlık attım ve ona sımsıkı sarıldım. "Gurur duyuyorum seninle!" dedi. "O zaman güzel bir kahvaltıyı hak ettin. Bir koşu ekmek al gel ailecek kahvaltı yapalım." dedi ve odamdan çıktı. Sevinçle yatağın üzerine çıktım ve zıplamaya başladım. Kahkaha atarak zıplamaya devam ettim ve o esnada Miraç içeri girdi.

"Ne yapıyorsun böyle? Hayırdır, şizofrenlik mi başladı?" dedi alayla. "Eben şizofren." dedim sinirle ve zıplamaya devam ettim. "Ne zaman çocukluk döneminden çıkacaksın." diye sordu dalga geçerek.

"Ben çoktan çıkmışım ama seni bilemem." Yataktan indim ve ona baktım. "Bu çocuk dediğin kardeşin var ya,"

"Ee ne olmuş?"

"Bu çocuk dediğin kardeşin Taşyürek Koleji'ne yüzde yüz bursla giriyor." Gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Vay anasını. Aferin lan." dedi ve kolunu omzuma alıp beni sıkıştırdı. "Ya Miraç bırak." Eliyle kafamı bastırarak silkeledi. "Ya salak!" diye bağırdım ve kolunun altından çıktım.

"Defol odamdan!" dedim ve onu kapıya doğru itekledim. Kapıyı arkasından kapattığımda mutlu bir nefes verip dolabıma yöneldim. Madem artık bir kolej öğrencisiydim bunun hakkını vermem lazımdı. Dolabıma bir göz gezdirdim. Gözüme, üstünde siyah küçük çiçek desenli olan beyaz crop takıldı. Onu dolabımdan çektim ve yatağa fırlattım. Altına ise siyah kalça boyunda bir kot şort seçtim, ve bunların üstüne beyaz bol duran bir hırka aldım. Hırka boyu kot şortumun boyunu geçiyordu.

Boy aynamın önüne geçtim. Yüzüme bir göz gezdirdim. Çoğu kızın saç rengini tutturmak için kuaförlerden çıkmadığı turuncu saç rengine ben doğuştan sahiptim. Saçlarım kıvır kıvırdı ve belime kadar geliyordu. Açık kahverengi gözlere ve düzgün bir buruna sahiptim. Burnumda ve yanaklarımda yoğun çiller vardı ve bu benim yüzüme farklı bir aura katıyordu. Bedenime baktığımda ise normaldim. 1.57 boydaydım ve kilom elli ikiydi. Boyuma göre normal bir kilom vardı.

Saçlarımı sıkı bir atkuyruğu yaptım ve odamdan çıktım. "Anne, ekmekten başka bir şey lazım mı?" diye seslendim.

"Yok!" diye geri dönüş aldığımda evden çıktım. Evimiz müstakildi ve iki katlıydı. Büyük bir bahçesi vardı ve genelde bahçeyi annem kullanıyordu. Bahçede bisikletlerin yanına doğru geldim. Beyaz klasik bisikletimi yerinden çıkarıp sürmeye başladım. Market sokağın sonundaydı ve bisikletle üç beş dakikalık bir yoldu.

Sokakta sürmeye başladığımda önüme bir yokuş çıktı. Yokuşu tırmandığımda sıra yokuşun alçak tarafına gelmişti. Bisiklet hızlandığında bende pedalları daha sert çevirmeye başladım. Yokuşlarda hızlı gitmeye bayılıyordum, her ne kadar annem beni uyarsa da bu hareketi hep yapıyordum. O sırada kaldırımda oynayan çocukları gördüm. Hepsi bisiklet sürüyordu.

"Pişt! Yarış yapalım mı?" diye bağırdım çocuklara yokuştan gelirken. "Ama hep sen kazanıyorsun Asena abla."

"Olsun, azimli olursan belki beni geçebilirsin." dedim yanlarında dururken. "İmkansız bir şey bu." dedi bir diğeri.

"Mesela ben bu sene bayağı bir azim gösterdim ve sonuç Taşyürek Koleji!" diye bağırdım. "Anlaşılan sizin yarışmakta pek gönlünüz yok." dedim. "O zaman ben marketten dönene kadar beni burada bekleyin. Size bir sürprizim olacak."

Bisikleti sürmeye devam ettim ve nihayet markete yetiştiğimde bisikleti bırakıp, hızla içeri girdim. İki ekmek kaptığımda abur cubur bölümüne gittim. Sepete bolca abur cubur koyduğumda kasaya gittim. Kasada bunların hepsini ödedim ve tekrar dışarı çıktım. Bisikletin direksiyonunun önündeki sepete koydum tüm eşyaları ve yokuşa doğru gittim. Çocuklar hala orada oynuyorlardı.

"Çocuklar!" diye bağırdım onlara doğru yanaşırken. Onların önünde durdum ve önümdeki sepetten abur cubur poşetini aldım. "Bakın size ne aldım!" dediğimde hepsi sevinç çığlığı attı. Tek tek herkese abur cubur verdim. "Teşekkürler Asena abla."

"Eğer siz hep böyle uslu durursanız ben size her gün bunlardan alırım." dedim ve yola devam ettim. Yokuşu tırmandım. Aşağıya doğru sürerken bisiklet hızlandı. Yokuşun sonunda ara bir sokak vardı. Oraya doğru yaklaştım ve oradan geçtiğim sırada ağır korna sesi duydum. O korna sesini duymamla afalladım ve direksiyon hakimiyetimi kaybedip bisikletten yere doğru düştüm. Bisiklet çok hızlı gittiği için yere kapaklanmam bana ağır bir etki yarattı. Bisiklet ise hızın etkisiyle yerde takla atarak birkaç metre ötemde durdu. Korna sesi çoğaldığında başımı ara sokağa çevirdim. Şu an tam da o ara sokağın çıkışının hemen önündeydim.

Başımı o sokağa çevirdiğimde üstüme hızla gelen bir araba gördüm. Gözlerim kocaman açılırken çığlığı bastım ve gözlerimi kapadım. Ardından kulaklarıma arabanın freninin asfaltta çıkardığı tiz ses geldi ve birkaç saniye sonra her şey durdu. Birkaç saniye daha öyle gözlerim kapalı bekledim. Anlaşılan araba beni ezip geçmemişti ve ben hala hayattaydım.

Gözlerimi araladığımda karşımda gri bir Skoda Karoq gördüm. İçinden benim yaşlarımda genç bir çocuk çıktı ve telaşla bana doğru yürüdü. "İyi misin?" diye sordu. "Az daha beni eziyordun ve sen bana 'iyi misin' diye soruyorsun." Dizlerimden çok kan geliyordu ve dirseğimden ağır hasar almıştım.

"Önüme aniden çıkınca-"

"Ha şimdi bir de ben mi suçlu oldum? Sen o ara sokaktan çıkarken yavaşlayacaksın herhangi bir şey geçiyor mu diye?" Somurtarak söylemiştim bu lafları. "Ama senin yaptığın hızlı bir şekilde o ara sokaktan çıkmak."

"Kusura bakmayın ama sizde bisikletle hızlı geçmeden önce o ara sokağa bakabilirdiniz herhangi bir araba geçiyor mu, diye!"

"Şu an şu halime bak!" dedim dizlerimi göstererek. Canım o kadar yanıyordu ki sanki bu kelimeleri sarf etmek canımı daha çok yakıyor gibime geliyordu.

"Hadi hastaneye gidelim o zaman."

"Gerek yok!" dedim ve ayağa kalkmaya çalıştım. Ancak ilk denememde başarılı olamadım. "İsterseniz hastaneye gidebiliriz."

"İstemez." dedim ve ikinci denemeye hazırlandım. O sırada çocuk bana yardım etmek için eğildiğinde onu inceledim. Ela gözlere sahipti ve hafif büyük ama düzgün bir burnu vardı. Saçları kıvırcıktı ve havadaydı. Açık kahverengi sakallarını uzatmıştı ve bu onun yüzüne yakışmıştı. Dudakları ince ve pembeydi ama alt dudağı üst dudağına göre daha dolgundu. Boyu 1.80 civarıydı ve kaslı kollarından yapılı olduğu anlaşılıyordu. Onu incelerken birden konuştu.

"Ağzını kapa biraz da kalkmana odaklan." dedi hafif dalga geçer gibi bir sesle. O uyarana kadar ağzımın açıldığını hissetmemiştim ama o uyardığında ağzımın açık kaldığını anladım ve geri kapattım. "Çok komik!" dedim acıyla karışık bir sesle. Beni kaldırdı ve bende gücümü vererek ayaktaydım. Hafif topallıyordum.

"Emin misin hastaneye gitmek istemediğine?"

"Evet, eminim. Bu kadar ısrarcı olma!" dedim yargılayarak. "İyi sen bilirsin." dedi ve arabasına yöneldi. Topallayarak karşı kaldırıma yürüdüm. Sırtımı dönüp ona baktım. Kapının eşiğindeydi ve bana bakıyordu. "Evine bırakıyım mı?" diye sordu umutsuzca.

"Hayır!" diyerek tekrarladım. "Ama şimdi seni bu halde bırakırsam aklım kalır." Bir şey demedim ve bisikletime doğru yavaşça yürüdüm. Bisikletimin sepeti bir yerde, pedallar bir yerde, koltuk bir yerdeydi. "Bak gör ne yaptığını?" dedim bisikleti işaret ederek. "İşte bu yüzden bin şu arabaya." dedi ısrarla.

"Şu an umurumda olan tek şey bisikletim." dedim ve yere düşen ekmekleri yerden aldım. Ona doğru baktım, gitmiş mi diye ama hala kapının eşiğindeydi ve beni izliyordu. "Senin gitmeye niyetin var mı?"

"Galiba yok!" dedi ve yanıma geldi. "Ya sen şu an bu arabaya bineceksin ya da ben şuradan şuraya adımımı atmayacağım."

"Ya sen git!" dedim ve kaldırımdan yürümeye devam ettim. O da beni tatlı bir telaş içerisinde takip ediyordu. "Ya rahat bıraksana beni. Se işine dön!" Ayaklarımın acısı her yere bastığımda artarken arada sırada inliyordum. "Amma inatçı çıktın ha sen! Görmüyor musun şu dizlerinin halini?" Daha fazla kan gelmeye başladığında bende korkmaya başladım. "Sen burada bekle, ben arabayı hemen hızlıca buraya getireyim." dedi ve ara sokağa doğru koşmaya başladı.

Canım o kadar yanıyordu ki galiba eve kadar yürüyecek gücüm yoktu. Geriye tek bir seçenek kalmıştı, adını bilmediğim bu gencin arabasına binmekti. Genelde küçüklükten beri 'yabancıların arabasına binme' diyerek büyütülmüştüm ama şu an durum çok farklıydı. İki dakika sonra Skoda Karoq yanımda durduğunda camı indirdi.

"Hadi bin!" dedi ve benim de başka seçeneğim olmadığı için ön kapıyı açıp öne bindim. Araba hızlıca sokağı geçerken acı bir tık daha arttı. "Şurada peçete olacaktı." diye mırıldandı ve eliyle peçeteyi bana uzattı. Elindeki peçeteyi alıp dizlerime baskı uyguladım. Baskı uyguladığımda hissettiğim ağrı tavan yaptığında çığlık atasım geldi ama dişlerimi sıktım. Ve bu dişlerimin gıcırdamasına neden oldu.

"Yetişmek üzereyiz." dediğinde başımı dizlerimden kaldırıp yola baktım. Gerçekten yetişmek üzereydik. Nasıl bu kadar hızlı gittiğini bir türlü kavrayamamışken en nihayetinde bize en yakın hastaneye ulaşmıştık. Hastanenin otoparkına girip, arabayı park ettiğinde hızla arabadan indim.

"Dur yardım edeyim." dedi ve o da hızla arabadan inip yanıma doğru yürüdü. Kolumu onun boynuna attığımda ondan destek alıp hastanenin acil girişine doğru girdim. Direkt bir hemşire yanıma geldiğinde kolumu onun boynuna atmama yardım etti. Ve beni bir odaya götürdü. Burası ortak bir odaydı ve yaklaşık yirmiye kadar hastane yatağı vardı.

"Sorun neydi?" diye sordu hemşire beni boş bir yatağa götürürken. "Bisikletle hızlı bir şekilde gelirken ne yazık ki sert bir şekilde yere kapaklandı." dedi bana çarpan çocuk. "Kimin yüzünden acaba?" dedim sinirle ona bakarak. "Tamam, birazda benim suçum."

Hemşire beni yatağa yatırırken hızla yanımızdan ayrıldı. "Şimdi pansuman falan yaparlar sana."

"Bilmiyordum sanki." dedim. "Bir şey demedim. Sakin ol." O sırada aklıma annem geldi. Korkuyla gözlerimi açtım. "Telefonum," dedim telaşla. O da telaşla bana baktı. "Annemi aramam lazım." Allah bilir ne kadar merak etmiştir beni. Hızla ceplerime baktım ancak telefonum orada değildi. "Telefonum yok. Kahretsin!" dedim ve nereye bırakmış olabileceğimi düşünmeye başladım.

"Belki bisiklet kazasında düşmüş olabilir." Ah, bu benim nasıl aklıma gelmemişti. "Galiba. Ben şimdi anneme nasıl ulaşacağım." dedim telaşlı bir şekilde. "Al benden ara." dedi ve cebinden telefonunu çıkardı. Telefonunu bana uzattığında bir ona bir telefona baktım. "Of hadi direnme. Al şunu işte." dediğinde telefonu aldım ve hızlıca annemin numarasını yazdım.

Telefonumu kulağıma götürdüm. Yaklaşık ikinci çalışında telefon açıldı. "Alo!" dedi annem. Sesinde telaş vardı. "Anne benim!" dediğimde telefonun öbür tarafından rahat bir nefes geldi. "Kızım neredesin? Seni yüzlerce kez aradım. İyi misin?"

"Anne şu an hastanedeyim."

"Ne demek hastanedesin? Ne oldu? Hemen hastanenin adını söyle, geliyorum."

"İstanbul hastanesindeyim. Gelirsen iyi olacak." dedim. "Tamam, hemen geliyorum!" dedi ve telefonu kapattı. Bu sırada hemşire yanıma bir tepsiyle geldi. Tepsinin içinde çeşitli eşyalar vardı.

"Lütfen uzanın." dedi tepsiden bir kutu çıkarıp. Yatağa doğru uzandım. Hemşire dizlerime bir şey sıktı. Onu sıkmasının etkisiyle canım yandı. "Ah?!"

"Merak etmeyin ilk saniyeler acıyacak sonra zaten gidecek acısı." dedi ve dirseklerime de aynı şeyi sıktı. Ardından dizlerime ve dirseklerime yara bandı koydu. Acısı hafif geçmişti ama yine de ağrıyordu. "Ucuz atlatmışsınız. Geçmiş olsun." dedi hemşire ve yanımdan ayrıldı. "Geçmiş olsun." dedi bana çarpan çocuk.

"Teşekkürler." diyerek somurttum. "İstersen gidebilirsin. Annemler geliyor zaten." dedim. "Olsun," dedi masumca. "Onlar gelene kadar beklerim."

"O kadar iyi kalplisin ki sağ ol!" dedim dalga geçercesine. "Ne demek!" diyerek dalgama ayak uydurdu. Hastane yatağında öylece beklerken adam hala bana bakıyordu. Ona 'ne' dercesine başımı salladığında gülüp başını çevirdi. "Allah'ım bir günümde olaysız geçsin!" diye sitem ettim. "Niye her günün mü böyle geçiyor?"

"Çoğu zaman evet."

"O zaman sen daha kötü gün görmemişsin." dedi. "Neyden bahsediyorsun?"

"Boşver!" diyerek geçiştirdi. "Sanki bir daha ne zaman karşıma çıkacaksın? Anlatıver işte."

"Dünya küçük, her an karşıma çıkarsın." Gözlerimi ondan çevirip kapıya baktım ancak ne gelen vardı ne de giden. Aradan yaklaşık on beş dakika geçti ve ortalıklarda kimsecikler görünmüyordu. Acaba tekrar arasam mı, diye düşündüm. Sanki ne düşündüğümü anlamış olacak ki telefonunu cebinden çıkardı ve bana uzattı. "Aramak ister misin?"

"Olur!" dedim ve telefonu elinden alıp tekrar annemin numarasını girdim. Telefonu kulağıma götürdüm ve telefon dördüncüyle beşinci çalış arasında açıldı. "Anne neredesiniz?"

"Geldik kızım. Girişteyiz." dedi. Nefes nefese kalmış gibiydi. "Anne sen iyi misin?"

"İyiyim ben. İki dakikaya yanındayım." dedi ve telefonu kapattı. Telefonu ona uzatırken meraklı bakışları beni buldu. "Ne diyorlar?"

"Hastanenin girişindelermiş. İki dakikaya yanımda olur." dedim ve kapıya bakmaya devam ettim. Bir dakika sonra annem büyük bir telaş içerisinde kapıdan içeriye girdi. Burada bir sürü hasta olduğu için gözleri beni aradı, ve gözleri beni bulduğunda koşarak yanıma geldi. "İyi misin kızım?" dedi ve bana sarıldı. "İyiyim anne. Sadece ufak bir bisiklet kazasıydı." dedim onu sakinleştirmeye çalıştırarak.

"Nasıl oldu bu?" diye sordu. "Yokuşun sonundaki ara sokaktan bir araba çıktı ve ben de direksiyon hakimiyetimi kaybedip yere düştüm."

"Araba çarptı mı sana?"

"Hayır," diyerek araya girdi çocuk. "Yok, çarpmadım."

"Sen miydin o araba." diye sordu annem. "Evet arabayı ben kullanıyordum ama herhangi bir çarpma gibi durum söz konusu bile değil."

"Evet, anne." dedim onu savunarak. "Hatta kendisi beni hastaneye getirdi." Annem çocuğa döndü. "Çok teşekkür ederiz sana." dedi annem ve tekrar bana dönüp yara bantlarımla ilgilendi. Annem benimle ilgilenirken ona baktım. "Ee artık senin gitme vaktin gelmedi mi?" diye sordum.

Sanki yeni hatırlamış gibi aydınlandı. "Evet, annende geldiğine göre benim işim kalmadı burada." Başımı alayla 'evet' anlamında salladım. "Aydınlanman bittiyse hoşça kal!" dedim. "Görüşürüz."

"Görüşürüz yavrum." diyerek karşılık verdi annem. Çocuk kapıdan çıkarken annem hala benimle ilgileniyordu. "Kendini iyi hissediyorsan çıkalım mı?"

"Evet, çünkü bunalttı burası beni. Hadi çıkalım." dedim ve ayaklandım. Annem arabaya kadar gitmeme yardım etti. Arabaya yerleştiğimde yola çıktık. "Miraç'ın haberi var mı?" diye sordum. "Hayır, yok." dedi. Yaklaşık on dakikalık yolun ardından yeniden eve gelmiştim. Eve geçtim ve direkt mutfağa girdim. Çünkü sabahtan beri hiç bir lokma bir şey yememiştim ve ben kurtlar gibi açtım.

Tezgahın üstünde krep gördüm ve hızla onlara saldırmaya başladım. O sırada Miraç içeri girdi. "Senin halin ne böyle?" diye sordu çok umursamayarak. "Boşver." dedim çünkü şu an kelimeleri sarf etmek hiç istemiyordum. "İyi." dedi ve dolaptan bir şişe süt çıkardı. Şişeyi direkt ağzına gömdüğünde gözlerimi kocaman açtım. "Ya nasıl böyle içersin?" dedim ve yanına gittim. Sütü zorla almaya çalıştım ancak boyu benden uzun olduğu için süte erişemedim. "Bardak denen bir şey var. Versene şunu!" diye bağırdım.

Ancak inatla içmeye devam etti. "Ya, anne!" diye seslendim. "Anne!" Koşarak buraya giren anneme baktım. "Anne, Miraç'a bak ya." dedim mızmızlanarak. Annem, Miraç'a döndü. "Ya eşek sıpası ben sana kaç kez dedim bardakta içeceksin diye." Miraç şişeyi ağzından çekti. "Bitti bile." dedi gıcık vererek.

"Bir daha böyle içtiğini görmeyeyim yoksa iner terlik kafanın orta yerine." dedi sinirle. Miraç'a alaycı bir bakış attıktan sonra gülerek mutfaktan çıktım ve odama doğru çıktım. Dizlerimin ve dirseklerimin ağrısı biraz geçmişti. Odama çıktım. Bu sırada telefon sesi geldi. İşte buna çok sevinmiştim çünkü telefonumun kaza esnasında kaybettiğimi düşündüm. Birisi beni arıyordu ve telefonun sesi çekmecenin içinden geliyordu.

Hızla çekmecenin dibine geldim ve çekmeceyi açtım. Telefonum oradaydı ve 'Cansu' arıyordu. Cansu benim mahalledeki en yakın arkadaşımdı. Hemen telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Efendim Cansu."

"Kızım niye açmıyorsun şu laneti?" diyerek sitem etti. "Hiç, sorma Cansu."

"Sormak istemiyorum zaten." dedi somurtarak. "Kızım, sana çok büyük bir haberim var." dedi aniden ses tonunu değiştirerek. Merakla sordum. "Ne oldu lan?"

"Hani geçen beraber geçtiğimiz bursluluk sınavı vardı ya, kızım Taşyürek Koleji'ne yüzde doksan bursla giriyorum." dedi sevinçle. Benim de gözlerim mutlulukla açıldı. "Cansu, sana iyi bir haberim var!" dedim.

"Oha, ne?"

"Bende o kolejde burs kazandım." diyerek çığlık attım. Benim çığlığıma o da ortak olduğuna sevinçle yerimde zıpladım. Koleje en yakın arkadaşımla gidecek olmak beni çok ama çok mutlu etmişti.

"Asena acil buluşuyoruz. Terasımda bekliyorum seni."

"Ya, şimdi benim için çok zor." dedim. "Niye ki?"

"Bugün yaşadığım ufak bir kaza dolayısıyla dizlerim ve dirseklerim yaralandı. O yüzden bugün evde kalsam iyi olur."

"Bir şeyin var mı? İyi misin? Geleyim mi yanına?"

"Yok, hayır. Hastaneye gittim zaten. Şu anda iyiyim." dedim onu rahatlatmak için.

"O zaman iki gün sonra okulda görüşüyor muyuz?" diye sordu neşeyle. "Kesinlikle!" diye çığlık attığımda o da çığlığıma ortak oldu ve telefonu kapattı. "Seviyorum bu kaşarı ya!" dedim ve yatağıma tam anlamıyla uzandım.

(2 Gün Sonra)

Alarm çaldığı gibi yatağımdan kalktım. Saat 7.30'du ve ders 8.30'da başlayacaktı. Daha tam kendime gelememişken telefon çaldı. Arayan Cansu'ydu. Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Uyandın mı Asena?"

"Daha iki dakika önce uyandım." dedim uyku mahmurluğuyla. "İyi hadi hazırlan. Beraber gideceğiz okula."

"Tamam, hazırlanıyorum." dedim ve telefonu kapattım. Yataktan tam anlamıyla kalktım ve lavaboya ilerledim. Ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra dişlerimi fırçaladım. Bugün yeni okulumun ilk günüydü ve ben çok heyecanlıydım. Lavabodan çıktım ve tekrar odama geçtim. Dizlerim ve dirseklerimdeki yara bandını çıkarmıştım. İzleri gözükse de çok belli olmuyordu.

Okul üniformamı daha dün annemle almıştık. Üniformanın içinde siyah bir etek ve salaş bir beyaz gömlek bulunuyordu. Gömleğin üzerinde kırmızı kravat vardı ve kolej ceketiyse beyazdı. Ceketin sol tarafında Taşyürek Koleji'nin sembolü bulunuyordu. Okul üniformamı giyindim ve saçımı sıkı bir atkuyruğu yaptım. Kıvırcıklarım tokadan fışkırırken bu görüntü hoşuma gidiyordu.

Sonra çekmecemi açtım. Çekmecenin içinde makyaj malzemeleri vardı. Evet, makyaj yapmayı seviyordum. İlk önce yanaklarıma kırmızı allık sürdüm. Çok açık bir kırmızıydı ve çillerimle kırmızı allık beraber çok güzel duruyorlardı. Sonra gözlerime eyeliner çektim. İnce ve orta uzunlukta bir kuyruktu. Ne yazık ki diğer kızlar gibi 'şup' diye eyeliner çekemiyordum. Bu yüzden de ikisini aynı oranda tutturmak için defalarca kez deneme yapmam gerekiyordu.

Bugün üstümde bir uğursuzluk varmış gibi eyeliner çekmem sandığımdan uzun sürdü. En sonunda oldu ve açık pembe ruju dudaklarıma sürdüm. Rujun üzerine parlatıcıda sürdüğümde dudakları her zamankinden daha güzel görünmüştü. Okul çantamı sandalyenin üstünden aldım ve odamdan çıktım. Merdivende abimle karşılaştım.

"Vay!" dedi. Gülümsedim. "Okula mı gidiyoruz, podyuma mı belli değil?" dedi yargılayarak. "Sen ne sanıyorsan san ama ben okula gidiyorum ve sen daha podyuma giden kızlar görmemişsin."

"Peki, öyle olsun ama bir dahakine bence makyajı bu kadar çoğaltma çünkü doğal daha güzelsin." Samimiyetsiz konuşmuştu. "Sen bu konuşmaları git o 'abidik pubidik' sevgiline yap," Yüzü asıldı. "Çünkü onun hali bu konuşmaya daha çok uyar gibime geldi." diyerek devam ettirdim. Miraç'ın şimdiye kadar en az on tane sevgilisi olmuştur ve ben hiçbiriyle anlaşamamıştım. En son edindiği sevgiliyse hepsinden daha beterdi.

"Unutmadan Cansu'yla beni sen okula alacaksın."

Yanından geçip mutfağa indim. Annem her zamanki gibi eşsiz bir kahvaltı hazırlamıştı. "Bu kahvaltı bugün benim kolejli kızıma özel." dediğinde yanağıma gelip öpücük kondurdu. "Seni seviyorum." dedim ve direkt masaya oturdum. Kuş sütü eksik olmayan bu masaya hızlıca gömüldüm. Karnımı iyice doyurduktan sonra saate baktım. Saat 08.08'di. Hızlıca masadan kalktım. "Anne benim saatim gelmiş. Cansu beni bekliyor." dedim ve mutfaktan çıktım. Annem de peşimden gelirken, "Dikkat et kendine." dedi ve beni uğurladı. Arkamdan Miraç'ta peşimden çıktı.

Bahçeden sokağa çıktık. Cansu ile evlerimiz beş dakikalık mesafeydi. Cansu'yu sokakta buraya doğru yürürken gördüğümde el salladım. "Cansu!" Beni gördüğünde adımlarını hızlandırdı. Bende ona doğru yürürken onu inceledim. Cansu yeşil gözlere ve süt beyazı ten rengine sahipti. Estetikle düzgün olan burnu ve kalkık kaşları onu çekici göstermişti. Dolgun dudaklarına kırmızı ruj sürmüştü ve bu dudaklarının daha da belirginleştirmesine sebep olmuştu. 1.64 boyundaydı ve elli kiloydu. Şimdiki güzellik algılarına tamı tamına uymuştu. Cansu tapılası bir güzelliğe sahipti.

"Selam, nasılsınız?" dedi yanımıza geldiğinde. "İyiyim." dedim ve ona sarıldım. Miraç, garajdan arabayı çıkardı ve hemen önümüzde durdu. Arabaya bindik ve yola koyulduk. "Ee, kızlar. Sizce ilk gününüz nasıl geçecek?"

"Bence harika geçecek." diyerek söze atıldı Cansu. "Bence de!" diyerek katıldım ona. "Ee, o zaman hakkını verirsiniz artık bu okulun."

"Tabii ki vereceğiz." dedik Cansu'yla hep bir ağızdan. Gülüştük. Yaklaşık on dakika sonra okuldaydık. Arabadan indik ve öylece kalakaldık. "Cansu benim gördüğümü sen de görüyor musun?" dedim koca binaya bakarken. "Evet, görüyorum ve iyi ki de görüyorum Asena!"

İçeriye doğru geçtik. Okulun çok ama çok büyük bir bahçesi vardı ve öğrencilerin çoğu burada geziyordu. İçeriye girdiğimiz an herkesin bakışları bize döndü. Ben öylece onların suratlarına bakarken onlar da bana bakıyorlardı. "Asena, bunlar niye uzaylı görmüş gibi bize bakıyorlar." dedi Cansu beni dürtükleyerek. "Hiç bilmiyorum."

Önümüzden geçen herkesin bakışları bize dönüyordu. Kaşlarımı kaldırdım. Okulun ilk gününden rezillik çıkarmak istemediğim için sustum. Etrafa göz gezdirdim. Bahçede şişme puflar vardı ve öğrenciler burada oturup birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Tekrar önüme döndüğümde gelen geçen herkesin bakışları bizi buluyordu.

"Niye kaldınız öyle?" diye bağırdı bir kız arkamızdan. "İlk defa mı görüyorsunuz bir okul?" Bu sefer bu ses başka bir kıza aitti. Bakışlarımı sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Dörtlü kız arkadaş grubu bankta oturmuş bizi izliyorlardı. "Anlamadım, bize mi dedin?" diyerek çıkıştı Cansu.

"Evet, burada sizden başka kim var ödlek ödlek okula bakan?" Cansu onlara doğru yürüyecekken kolundan tuttum. "Bırak Cansu. Okulun ilk gününden kavgaya dahil olmayalım." diye fısıldadım ve onu kendime geri çevirip okulun giriş kapısına yürüdük.

Ancak gitmek için yeltendiğim ilk adımda okulun içinden çok tanıdık bir yüz çıktı. Genç bir çocuktu. Onu gördüğümün ikinci saniyesinde durdum ve iki saniye sonra jeton kafama düştü. Bu iki gün önce bana çarpan çocuktu. Yanında iki arkadaşı vardı ve içeriden gülerek çıkmışlardı. Onun gözleri beni bulduğunda o da ilk önce tanıyamadı ve kaşlarını çattı. Ancak sanki onunda kafasına jeton düştü ve beni hatırladıktan sonra gülümsemesi tüm yüzünü kaplamıştı.

Ben kaşlarımı çatıp onu izlerken Cansu bana şaşkın bakışlar atıyordu. Yanıma doğru gelirken bakışlarım hala ondaydı ve onunda bakışları beni kaybetmemiş gibiydi. "Asena, bir sorun mu var?" diye sordu Cansu ancak o kadar şaşkındım ki sorusunu anlayamamıştım bile. "Bu o!" diyebildim.

"Kim, o?" diyerek sordu. "Şu yürüyen çocuk." diyebildi sadece. "Burada herkes yürüyor Asena." diye kızdı bana ama asla takmamıştım. Çocuk hala bana doğru yürüyordu. "Oha, Asena. Çocuğa bak." dedi bana çarpan çocuğu göstererek. "Ben de ondan bahsediyorum Cansu."

Çocuk, yanımda bittiğinde gülümsemesi yüzünden eksik olmuyordu. "Merhaba. Seni yeniden gördüğüme sevindim." dedi. Hiçbir cevap veremedim. "Ne tesadüf," dedi. "Seninle burada tekrar karşılaşmak aklıma bile gelmezdi. Ama iki gün önce de dediğim gibi 'ne küçük dünya'."

"Evet." diyebildim sadece. "Neyse, okulumuza hoş geldin. Benim adım Arden, doğru dürüst tanışamamıştık. Dikkat et ama burası kurtlar sofrası!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.