İçeriğe geç

Kurtların savaşı

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Kurtların savaşı

Bölüm 3

Kefensiz yatan kedersiz yaşananlara denk değil

kefensiz yatan kedersiz yaşayanlara denk değil

"Bu sabah erken saatlerinde polis baskınıyla şaşkına dönen teröristlerin açtığı ateşlerden yaralanan iki polis memuru maalesef hayatını kaybetmiştir." Kıpkırmızı olmuştu yüzüm, adeta karanlıktan çıkmış bir gökyüzü gibi gözyaşı dökülmüştü. Kahrımdan babam ve annem hatırıma gelmişti, belki bilmiyorum. Bilmiyorum, belki de başka bir şeydi, ama o gün böyle başlamıştı olaylar. Ardından öyle saatlerinde gelen canlı bomba haberi beni derinden sarsmıştı. Korkmuyordum. Hayır, korku değil bu. Başka bir şeydi, çok başka bir şey. Yaşayan bilir daha da bu duyguyu korkusuzca. Asi gibi sanki kelimeler boğazıma düğümlenmişti, aklımdan bir kelime geçiyordu ki duyan olsa ne derlerdi bilmiyorum, ama sessizce söylemiştim ben onu, kimse duymasa da. Bir rüyanın olduğunu bile bile. Neymiş o kelimem? "Kefensiz yatanlar kedersiz yaşayanlara denk değil."

Karanlık bir sokaktan geçerken bir ses geldi. Konuşma yapıyordu bir yaşlı teyze. Ben kulak tıkar geçerdim, ama dedikleri cahillik ne demek gösterdi. Bana bir kez daha...

"- Duydun mu, Nurten Başkan isterse bütün kızları gelin yapabiliyor muş?

- Onu kim dedi, Kadiriye? Doğru ise, bekar kız kalmaz Türkiye'de.

- Kızlar evlenmek istemiyor ki, işleri güçleri okumak. Çocuğu kim doğuracaksa, okuyunca ne olacak sanki?

- Öyle deme ki, bak benim kız öğretmen oldu, çok şükür. Ne fazlası ne eksiği var ama gerekli.

- Aman boş ver, yarın bir gün it uğursuz ile evlenir yine."

Hiçbir akşam bu kadar öfke dolmamıştım. Bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir fikir alışverişi, bu nasıl bir idam sehpasıdır? Kadını yok sayan yine kadındır. Evet, bunu anlamıştım. Bugün bu saate söylüyorum, yine kadını yok sayan yine kadındır.

Mahallenin sonuna gelmiştim. Eskişehir sokaklarında gezinmek güzel ama hırlayan köpeklere kurt olmak zor maalesef. Kardeş kanı dökmek istemiyordum. Burası İki Eylül Caddesi değildi. Çünkü kitaplar ile aşk yaşayan kartal olmazdım. Ne kadar dinsiz, imansız, şuursuz varsa, bu şehrin bu sokaklarında yadı. Sözde Atatürkçü Kemalistler başıbozuklar tasmasız it gibi gezerlerdi. Onları görmemek için sokak değiştirmek istedim ama olmadı. Bugün babama Türk'ü savaşa zorlayan nedir diye sorduğumda bana gülerek ama içi yanarak, "mazlumun yardım feryadlarıdır evlat" demişti. O sokakta bir mazlum vardı. Sesi bana gelmişti. Ben korkmadan olayın olduğu sokağa döndüm, hayatımın dönüm noktası olacağını bilmeden döndüm.

"- Sen Kürt'sün, burada sana yer yok, pis terörist!

- Ben Kürt'üm, doğru, terörist değilim. Sizin kurtuldunuz sadece. Bu hiçbir kanıtız yok, gafiller. Elbet size de bunun hesabını soracak Alper Tungalar çıkacaktır. Perslerden sonra siz onlardan beter olduğunuzu unutunuz. Türklüğü size yine sizden olanlar hatırlatacak."

Bu söz üzerine elindeki sopayı çocuğun üstüne doğru salayan adamın elinden tutum gözüm öyle bir dönmüştü ki sesim öyle bir hür çıkıyordu ki kelebeklerden kartallara, bütün kuşların içine acı düştü sanki.

"- Kefensiz yatanlar, kedersiz yaşayanlara denk değil, bre gafil, cahil köpekler. Siz çocuklara hırlamayı, Kurtluk mu bilirsiniz? Dişiniz dağdakine yetmedi, mazlumlara mı yeter? Sizi parça parça etmeden defolun, gidin buradan, bir daha da hiçbir çocuğa ırk, din ve görüşü üzerinden gazap etmeyin, yoksa o zaman Türkler niye Allah'ın gazabıdır, bizzat bende öğrenirsiniz."

Bunun üzerine sokak çakal doldu etrafım, kana susamış yamyam ordusu. Ama korku ecele rest çekmiştim bir kere, Azrail olsa karşımda deli dumrul olurdum.

Kaç saat sürdü, kaç dakika bakıştık bilmiyorum, ama bir tek ses sırtlan sürüsüne emir verir, konuşana denk onu biliyorum.

"- Bre, ahmak herifler, ne duruyorsunuz, susturun şu adamı!"

Bunun üzerine üstüme gelen çakal sürüsü tek yere düşüyordu. Ama bunu ben değil, onlar yapıyordu. Üstümde bembeyaz kefen gibi giysiler, başlarında "kaderde ne varsa o gelir başa" yazıyordu. Kavga bir anda savaşa dönmüştü. Kan içinde yamyamlar ile kendilerine Yakup Cemiller diyen bir çete kavga ediyordu. Beni yıkmak isteyenlere onlar engel oluyordu sokak ortasında, asi şair namım yine izlemek bana zordu. Kanımı boğan ses beni benden aldı. Bir güzel kızın ağzından çıkan o ses, bir Kürt kızının sesiymiş gibi, bu ırkçılık için demedim bunu. Kürt olduğunu gözleri, sözleri anlatıyordu.

Bana bakarak "kim bu delikanlı asi Türk?" dedi, kimseden ses çıkmadı ama benden çıkmıştı. "Mavide kırmızıya, şairname kartalım ben," şimdi bu neydi, kimdi bu dediğim kişi, kimdi bu asi şairin mavisi kırmızısı, kimdi bu akşamın karanlık kelepçesi? Korkaklara cennet haram biliyorum, ama bu cesaret neydi, bir genç kızın boy gösterisi mi, yoksa Kürt olduğu için onu küçük göstermek mi? Neydi bu şimdi, neydi? Kartal karakurt birden karşılık verdi, o asi Kürt kızına gülerek.

"- Sen aslan değilsin, kurt'sun, bre, bu ne gür ses Türk oğlu.

- Kurt sessizliği silah olarak kullanır, ama düşmanlarına, dostlarına kükreyen aslan gibi karşı koyar, Kürt kızı.

- O bu sevda neyin sevdası, bu hangi törenin kanunudur, Türk oğlu?

- Bu Alper Tunganın töresidir, mazluma adaletle gider, Türk zalimi başına keder. Türk Alper Tunga, Perslere ne yaptı ise, ben onlara onu yaptım. Metenin Kurt'u bozkurtdur.

Tabii, metindeki bazı yazım ve noktalama hatalarını düzeltebilirim:

---

"O gün gökyüzüne derin derin bakmıştım. Sanki bir şeyler olacaktı da içime doğmuştu. Karanlık sokakta titreyen kedi gibi bekliyordum sadece, kimin ya da neyi olduğunu bilmeden. Birden bir ses duyuldu, bizim sokağın arka tarafındaki boş evden geliyordu. Polislerin sesiydi. 'Bu ne?' diye sordum. Bir olay vardı. 'Çatışmada kimlerin öldüğü belli olmaz,' derdi babam bazen. Masum görünüşlü bir hainin hedefi olurdu bazen polis ya da asker ya da tam tersi, bir masum canımdan olurdu. Korkardı insanlar ve bazen polisler de insandı işte. Böyle başlamıştı o gün sabah saatlerinde. Gökyüzü sanki anlamıştı olacakları, siyaha dönmüştü boz it değil Kürt kızı.

Derin derin baktı. Güzel ve asi Kürt kızı sanki bahane bulmayan avcı gibi gözlerime baktı. Mavi renkli şalvarı yere düştü ya da bilerek açtı, bilmiyorum. Baktı bana derin derin:

- Sen bu huyunu kimden aldın, Türk oğlu?

- Kefensiz yatan atamdan, Cenk'i zalime karşı yapan atamdan aldım. Bir gün mavilerde buluşacak abillerimden aldım, Kürt kızı.

Sustu. Yüreklerimiz yandı. Konuştu kaderimiz uyandı, Kürt kızı giderken öyle bir şey dedi ki beddua mı dua mı anlamadım.

- İnşallah atının ölümünü görmezsin, Türk oğlu.

Bu ne demekti, biliyordum. Göğsümde kalbim amin dedi. Aklımda şair amin dedi. Kartallar göz yaşı döktü. Kargalar kahkahalarla amin dedi. Bu ne demek biliyordum. Bir aşığın diğer aşığa şehit olmadan önce dediği söz tü bu niçin dediğini anlamamıştım ama anlayacaktım. Kılıcım kılından çıkmıştı. Artık davam için uluma zamanıydı. Çin'e köle olmuşlar soyunu hatırlatan Kürşad atam gibi bende Türkler özünü hatırlacaktım. Elbet zordu ama zalime mazlum demek o zaman biz de mazluma kılıç oluruz demiştim. İçimden savaş başlıyordu. Artık kefensiz yatanlar hatırasına Türk ne demek meydanlarda bağrıma zamanı gelmişti. Gece ikiye geliyor. Artık uyku vakti, yarın ola hayır ola canlar.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.