var olmak için susmam
O gün saçlarım dağılmış bir şekilde yataktan kalktım. Hava çok sıcak ve boğucuydu. Bunun sadece ölene kadar süreceğini biliyordum. Eskişehir'de yaşamak böyle bir şeydi. Kavgacı çocuklardık, biz öyle her şeye Eyvallah edenlerden değildik, ama susardık zamanı gelmeden konuşmazdık. Çünkü böyle öğrenmiştik abilerimizden. Abilerimiz demişken, ne çok abilerimiz varmış. Bizim en son giden Fırat abim, Suat abim, daha niceleri vardı. Biz ne zaman bir olmak istesek, İlla nifak soktular, kan girdi aramıza vatansızları. Vatan seviyor gibi gösterip çift başlı yılanları kurtlara baş yapmaya kalktılar, ama olmadı. Ne kurtta tasma ne de köpekte ahlak vardı. Biz yolumuzdan dönmedik hiçbir zaman. Hiçbir zaman da dönmeyeceğiz, ama o sabah bir farklıydı sanki. Şair ruhuna dokunmuş bir kirli düşünce vardı sanki.
Elimi yüzümü yıkarken bir abimin idama edilmeden önceki yazdığı mektup aklıma geldi. Biz o zaman yoktuk bile ama okuduğumda yüreğim titremişti.
"Selamün aleyküm başkanım, ben Ali...
Çok sevinçliyim. Aldığım idam cezası 1 hafta ertelendi. Ben 1 hafta sonra öleceğim diye sevinmiyorum. Hatim indiriyordum, yarım kalmıştı. Onu tamamlamaya fırsat kazandım, ona sevindim! Benden ve benim gibilerden Yasin-i Şerif’i esirgemeyin. Kaza oruçlarım vardı, bitirdim sanıyorum. Aklım pek yerinde değil, belki okuduğunuz Yasin sureleri bana şefaatçi olur."
Ali Bülent Orkan
T
abii,
Bu mektup içime işlemişti. Ölürken beni bitirebileceği hatime sevinen biri nasıl faşist olabilirdi? Bence olamazdı. Bunu o sabah daha iyi anlamıştım.
Dışarı çıktım, işlerim vardı. Sıcak hava dışarıdaki edepsizleri iyice kudurtmuştu. Ne demek istediğimi anladınız bence. Kokusu burnuma gelen, sözde özgürlük için soyunan maskara kadınlar çok saçma geliyor bana, nedense. Bunun İslam dininin emri için demiyorum. Sadece sanki "sen bunu yapamazsın" deyince yapmayı özgürlük sanan çocuklar gibiler. Keşke onlar kadar masum olsalardı.
Çiçek gibidir kadın. Keşke o çiçeğin saklaması gerektiğini anlasalar. Bir sessiz sokağa girmiştim bu arada. Siyah kapılı bir evden bir şarkı duyuldu. Her zaman ki gibi İzmir Marşı ezber bilir buradaki insanlar. Oysa İstiklal Marşı'nı bilen varsa da pek sabah sabah son ses bağıra bağıra okuyan olmaz nedense. İçeriden bir ses duyuldu. Korktum bir an, çünkü ses bir sırtlanın kahkahası gibi gelmişti kulaklarıma.
"Kapat şunu. Kurtlar bile senin kadar hayvan değiller kızım," dedi.
"Bunu söylerken ne düşünüyordu? Merak ettim ama üstünde durmadım. İki sokak geçtikten sonra anlayacaktım. Maalesef acı bir şekilde, hem de.
İki grup kavgaya tutuşmuştu. Kulaklarım bu sesleri tanıyordu, ama çok uzak gibiydiler. Sesler yaklaştıkça konuyu anladım.
"-Siz kimsiniz oğlum? Atatürk'e laf atıyorsunuz cahil!"
"-Siz kimsiniz ki, Abdülhamid hana laf atıyorsunuz? Haddinize mi bu sizin?"
"Sus lan sen yobaz herif!"
"Asıl sen sus vatansız köpek!"
Kavga alev alacaktı belli. Müdahale etmek için atıldım. Gençler beni görünce sustular, ama öfkeli gözleri canımı yaktı resmen. İşte o an anladım, bu Türk-Kürt kavgası değildi. Bu, ata silme ya da ata hatırlama kavgasıydı. "Ben Osmanlıyım" demek suç, "Ben Atatürkçüyüm" demek suç. Oysa bilseler, Osmanlı olmasa, Atatürk'ler olmazdı. Enver, Talat, Yakup, Cemil olmazdı. Allah bize bu aklı Osmanlı ve Selçuklu gibi devletlerle verdi. Bizi adem ile kılıç etti. Hava ile kalem etti. Bu kavga Türkler arasında da vardı. Bence saçma sapan şeyler yüzünden birbirimize girmenin manası neydi o zaman? Bence siz de biliyorsunuz, ama ben cevap vereyim:
Kibir, gurur ve cahillik kâfidir. Bunun için maalesef cahiliz. Zeki olmayı bilmek sanıyoruz, ama zeki olmak düşünmek demektir. Düşünebiliyorsan, varsın o zaman Atatürk'ün aslında Osmanlı olduğunu, ama şartlar değişmesi gerektiği için değiştiğini anlamak çok zor olmasa gerek. Ama kibir, şeytanın kendinden bile tehlikeli. Çok sıkmadım demi sizi, ama bunları bilmek yaşamak demektir.
Olayı bastırttıktan sonra devam ettim, kitapçıya doğru yürüdüm. Okuduğum kitapları vermek için, tabii ki okumak ilim demekti. Ama susmak alim demek değildi. Korkak olmak, zeki olmak değildi.
Bir arkadaşıma, "Sen neden bu kadar dik başlısın?" diye sormuştum. Bana ne dedi, sizce doğru nereden bileceksiniz?
Ben ona bir soruyu sorunca, o bana:
"Var olmak için susmam, var oldum. Ve beni var eden de belli. O yüzden susmak için korkak olmak yeter. Cahiller zaten hiç susmazlar."
Bende o gün susmadım. İşte ellerinde kelepçe ile kameralara konuşan adamı dediklerine kayıtsız kalamadım, öfkeme yenik düştüm:
"Neden mazlumları öldürdünüz? Kimin için çalışıyorsunuz? Nasıl bir örgütsünüz?"
Bunlar cevap olarak gelen şeyler, beni harekete geçirmişti:
"Biz Kürdistan hayalinde gençleriz. Faşist TC ve ortakları bize engel olamaz, onlar masum değildi. TC ajanı pisliklerdi. Siz biz ancak böyle kelepçe ile alırız."
Bir anda gözüm karardı. Adamın üstüne yürüdüm, o kadarını hatırlıyorum. Adamı yerde yatarken gördüm, kendimde nutuklar atarken ne dediğimi hatırlıyordum:
"Biz sizinle savaşmıyoruz, sizin maaş oldunuz devletler ile savaşıyoruz. Kendinizi bu kadar büyük görmeyin, başınız koptuğunda ananız bile arkanızda ağlamayacak hainler sizi."
Bu kelimeleri ben söylemiştim. Evet, kendimde değilken mi, yoksa kendime geldiğim için mi bilemedim şimdi, ama o gün hayatta bakış açım değişmişti. Bunlar kana susamış yamyam gibiydi. Çoluk çocuk demeden öldürüp duruyorlardı. Belki susacaklardı, ama onlar konuşurken biz susarsak, Ebu Cehilden ne farkımız kalır? Allah bir dir diyen Ebu Cehiller oluruz eğer susarsak...
O günden sonra olaylar, gelişmeler, çatışmalar artmıştı. Biz susmayacaktık tabii, ama onlar da boş durmayacaktı.
Sakin kafa ile kalemi almıştım elime, bugünü bir şiir ile bitirmek istiyordum."
Yazınızda bazı yazım ve noktalama hataları bulunuyor. İşte düzeltilmiş hali:
"Göz göze gece gelen ecel
Sen bana kötü müsün?
Şehit olmak ne yapmam gerek?
Söyle, sen beni ecelsiz öldürür müsün?
Sabah bahara açılır elbet,
Gece ondan saklı.
Haklı değilim, faniyim.
Azrail'den başka dürüst yasaklı.
Vatan zamana kadar değil,
Tütün sigara kokusu var içimde.
Sokaklar yine sessiz, sana da gelir.
Ölüm yar içimde.
Bu içimden geleni yazma huyum, benim sonum olacaktı. Savaşma arzusu içinde böyleydi. Kavga dövüş devam ediyordu. Abim haber salmış, cenazemi kimsesiz gömdürmesin diye, bu onun için yapacağım son şeydi. Aklı başında olan biri olarak ölümün ne demek olduğunu iyi biliyordum. Annem ve babam öldürülmüştü. Harika bir hayatım yoktu hiç; her yanımda zalim Türk diyenler ve bekçi Türk diyenler ile doluydu. Bu acı olaylar içinde bulunduğum için hüsran içindeydim. Benden önceki kuşaklar şair olanların, yani neler çektiği aklıma gelince, gülümseyip 'nede şükürsüz insan sın, kartal efendi' demiştim. Korku, insana emanet bir miras gibidir. Ali Kemallerde vardı vatanımda, Mustafa Kemallerde vardı. Hangisi olduğunu anlamak pek zor değildi. Ama insan bazen hain tarafa hizmet ettiğini görmez maalesef. Bende bilmiyorum şuan doğru muyum yanlış mıyım, sadece vicdan denen Terazi sayesinde biraz aklı başında durabiliyordum.
"Hakkı arayan kişi mazluma kıymaz" bu sözler, ben 8 yaşındayken babamdan duyduğum son nasihatlerdi. O öldükten sonra, bu sözler beni büyütüp zor kararlarda onun nasihatleri ile karar aldım. İçim hep rahat olmuştu. Haberlerde bir olay vardı. Dik
1995 yılında ölen bebeklerin kalıntıları, Suriye ve Afganistan'a olmak üzere bir çok zulüm gören ülkelerde ortaya çıktı. Onların tek ortak yanı müslüman olmalarıydı. Bu bir müslüman soykırımıydı. Ve dünya buna göz yumuyordu. Hatta destek veriyordu. Oralarda ölenler asker bile değildi. Bu kinin ve nefretin niye olduğunu anlamak zor değil, ama niye çocuklar ve kadınlar ölüyordu? Niye askerler ve paralı faşistler katil değil kahraman oluyorlardı? Size bu soruyu sormak kalbimi acıtıyor ama neden müslümanlar buna sessiz kalıyordu?
Sessiz kalma derken ne demek istediğini anlamıştım. Ama biz Türkler bir dava peşinde olduğumuzu unutup sadece Türklük için yaşamaya başladık. Oysa Türk demek vicdan ve namus demek. Her müslüman kadın, kız çocuk, ülke Türk'ün namusudur. Biz Türk ne demek unutmuşuz maalesef. Bursa'nın fethinin bir zalime karşı olduğunu unutmuşuz, İstanbul, Edirne'nin fethinin zulüm gören halkların çağrıları yapıldığını unutmuşuz, maalesef unutmak huyumuz olmuştu. Bu benim içimi yakıyordu. Yatağa girip gözlerimi kapattım. Artık unutmak istemiyordum."