İçeriğe geç

Kırık Yansıma

Bölüm 4 · 13 dk okuma

Kırık Yansıma

Bölüm 4

Ardındaki Ses

“Yansıman kırıldığında, seni en çok hatırlayan da sen olmayacaksın.”

Aynalar hakkında garip bir şey var. İnsan kendini görmek için bakar ama ne kadar dikkatli incelese de hep bir şey eksik kalır. Sanki yansıyan görüntü, gerçeğin sadece usulca kesilmiş bir parçası gibi. O gece karşımdaki aynada çatlağın tam ortasında duran gözlerime uzun uzun baktım. Camın kırık çizgileri, yüzümün üzerinden geçerken, tanıdık gelen bir yabancıyı izliyormuşum gibi hissettirdi. Ne ben ondan bir şey bekliyordum, ne de o bana ait gibiydi. Yansıma yerinde duruyordu, ama nedense her şey olması gerektiğinden bir adım kaymış gibiydi.

Rüyadaydım… ya da değildim, emin değilim. Uyandığımda kendimi duvarları kahverengi mermerle kaplı, küçük ve boğuk bir odada buldum. Odaya tek eşya olarak bir musluk hâkimdi; ne bir ayna, ne bir sandalye… sadece musluk. Tavan lambası, çatlak camın ardından titrek bir ışık sızdırıyor, odanın köşelerini bulanıklaştırıyordu. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, ağır bir is kokusu ciğerlerime doldu; pasla karışmış, unutulmuş bir yangının soluğu gibi.

Adımlarım beni odanın ortasındaki ayaklı bir sehpaya götürdü. Üzerinde siyah, kömürle yazılmış bir yazı vardı—ama tersti. Harfler dağınık ve aceleyle çizilmişti, sanki biri söylenmemesi gereken bir sırrı fısıldar gibi yazmıştı. Yavaşça konumumu değiştirdim, gözlerimi kırpmadan okudum:

“Önüne bak.”

Kalbim istemsizce hızlandı. Ne önünden bahsediyordu? Başımı kaldırdığım anda, oda nefes alır gibi genişledi. Duvarlardaki kahverengi mermerler, birer aynaya dönüşmeye başladı. Pürüzsüz yüzeyler yansımalarla doldu; her biri benden bir parça taşıyor ama hiçbiri ben değildi. Her köşe başında bir başka ben… ama bakışları boş, elleri bulanık, adımları yankısızdı.

Geri çekildikçe yansımalar bana yaklaştı. Uzaklaştıkça daha da çoğaldılar.

Sanki kaçtığım şey bendim.

Ama bendeki neydi, onu hâlâ bilmiyordum.Bir yansıma, diğerlerinden daha netti. O bana ait değildi—gözlerinde bir başkasının gölgesi vardı. Dudakları kıpırdadı.

Fısıltı hâlinde gelen tek bir kelime işittim:

“Hatırla.”

Tam o anda, zemindeki fayans çatladı. Çatlağın içinden yoğun bir uğultu yükseldi; kulaklarım uğuldadı, bedenim hafifledi. Her şey bulanıklaştı.

Ve birden—sanki biri göğsümden tutup beni yukarı çekmiş gibi—nefesim kesildi. Gözlerimi açtım.

Tavan.

Soğuk.

Sessizlik.

Avuçlarım ter içinde. Kalbim deli gibi atıyor. Ama etrafımda hiç ayna yok. Yine de... birinin beni hâlâ izlediğine yemin edebilirim.

Yorganı itip doğruldum. Tenimde hâlâ o fayans odanın soğukluğu vardı. Parmağımda, rüyada dokunduğum çatlağın izi gibi ince bir çizik... Derin bir nefes alıp yataktan kalktım. Tenimde hâlâ o fayans odanın soğukluğu vardı. Parmağımda, rüyada dokunduğum çatlağın izi gibi ince bir çizik... Derin bir nefes alıp yataktan kalktım. Koridora adımımı atmamla birlikte, ayak sesleri geldi kulağıma—hafif ama kararlı.

Kafamı kaldırdım.

Koridorun ucunda biri duruyordu. Işık tam üzerine düşmediği için yüzü net seçilmiyordu ama duruşu tanıdık gelmeyen bir ağırlık taşıyordu. Uzun, koyu renk bir palto giymişti. Bileği açıkta kalmıştı; orada durmuş bir saatin donmuş zamanı vardı.

Ama tanıdım. Gözüm bir saniyeliğine yanılmıştı, kalbim asla.

Ilgaz.

Hiçbir yere ait olmayan o duruş, konuşmadan bile gerilim yaratan o suskunluk… yıllar geçse de değişmemişti. Sadece bakışlarında fazladan birkaç karanlık vardı artık.

“Sen...”

Cümlem yarım kaldı. Söylenecekler o kadar eski, o kadar kırık döküktü ki neresinden başlasam, başka bir yara kanardı.

Bir adım attı bana doğru. Sesi, hâlâ bildiğim gibiydi—düşük, tok, hiç acele etmeyen.

“Bazı rüyalar, sadece uyurken görülmez,” dedi.

Bakışları gözümdeki yorgunluğu değil, içimdeki parçalanmayı okuyor gibiydi.

Bunu daha önce de yapmıştı. Ben anlatmadan anlamak onun laneti gibiydi.

“Burada ne işin var?” diye sordum. Sesim beklediğimden daha titrekti.

Gülümsedi—ama o gülümseme çok kısa sürdü.

“Benim için değil, senin için geldim.”

Kaşlarımı çattım.

“Bu kaçıncı gelişin?”

“Bu defa gitmeyeceğim,” dedi.

Bu kadar kolay mıydı? Yıllar sonra çıkıp gelmek, kırık geçmişi ayağa kaldırmak?

Ama biliyordum… Ilgaz hiçbir zaman kolay biri olmamıştı. Onun gelişi demek, ya bir felaketin haberi ya da bir sırrın açığa çıkmasıydı. Belki de ikisi birden.

“Elimde bir iz var,” dedim, parmağımı kaldırarak. “Rüyamda bir çatlağa dokundum, gerçek hayatta izi kaldı. Bu ne anlama geliyor?”

Ilgaz bir an sustu. Ardından cebinden eski, buruşmuş bir not kağıdı çıkardı.

Zaten hazırda tutuyormuş gibiydi.

“Bu senin ilk çatlaktan sonra okuman gereken şey,” dedi.

Elime tutuşturdu. Kağıdı açtım. Üzerinde siyah mürekkeple sadece üç kelime yazıyordu:

“İlk iz senden.”

Gözlerimi kaldırdım.

“Ne demek bu? Ilgaz, neden şimdi?”

“Çünkü senin hikâyen daha başlamadı bile, Lina. Ve ben... artık dışarıdan izleyemem.”

Gözlerim karanlıkta bir noktaya odaklandı.

Tam o an… her şey bir anda dağıldı.

Koridor, çatlak iz, not kâğıdı… hepsi bir sis gibi eriyip gitti zihnimde. Nefesim kesik kesikti, alnım ter içindeydi. Göğsümde bir baskı vardı, sanki rüyanın ağırlığı bedenimden çıkmamıştı henüz.

Uyanmıştım.

Ama garip olan şuydu: Tenimde hâlâ fayans odanın soğukluğu vardı. Ve parmağımda, o çatlağın izi gibi bir çizik... Hâlâ oradaydı. Gerçekti.

Elimi yavaşça kaldırdım. Çiziğe baktım. Bu, bir rüyadan fazlasıydı.

Ve o anda...

Ayak sesleri.

Bu kez rüya değil.

Gerçekti.

Yatak odasının kapısı hafifçe aralandı.

Ilgaz.

Aynı paltosu, aynı donmuş saat bileği. Ama bu kez hiçbir sis yoktu. Bu kez netti.

Bana baktı.

“Sadece rüyada kalmaz bazı şeyler,” dedi yeniden.

Gözlerim büyüdü. Kalbim, rüyanın kaldığı yerden yeniden atmaya başladı.

“Ilgaz…?” dedim, neredeyse fısıltıyla.

O ise sadece içeri girdi, kapıyı kapattı.O ise sadece içeri girdi, kapıyı kapattı.

Bir süre hiçbir şey demedi. Gözleri üzerimdeydi. Yüzünde geçmişin gölgesi, sesinde yılların ağırlığı vardı.

Sonra dudakları kıpırdadı.

Ama sesi neredeyse rüzgâr kadar hafifti:

"Ben geldim.”

O iki kelimeyle içimde tuttuğum her şey çözüldü.

Bunca yıl boyunca bastırdığım özlem, susarak taşıdığım sitem, içimde büyüttüğüm kırgınlık…

Hepsi tek bir anda yerle bir oldu.

Dizlerimin bağı çözüldü sanki. Bir adım attım. Sonra bir adım daha…

Ve hiçbir şey demeden,

Yavaşça Ilgaz’ın boynuna sarıldım.

Önce kollarını açmadı. Belki şaşırdı. Belki duraksadı.

Ama sonra…

O da sarıldı.

Sımsıkı.

Ve ben…

Dayanamadım.

Ağlamaya başladım.

İçimde kırılan her şey, yanaklarıma gözyaşı olup aktı.

Hiçbir kelime bu kadar dolu olmamıştı.

Hiçbir sessizlik bu kadar gürültülü.

Ilgaz başımı usulca tuttu, saçlarımı okşadı.

“Artık yalnız değilsin,” dedi.

Ve o an, rüyadan kalma çizik…

Artık canımı yakmıyordu. Gözyaşlarımın arasından başımı kaldırdım. Ilgaz’ın gözleri hâlâ bendeydi. Ama bu kez, dokunmadığı bir kelime vardı bakışlarında—bir şey saklıyordu. Elini omzuma koyup hafifçe geriye çekildi. Artık ciddileşmişti. “Lina,” dedi, sesi netti. “Ben buraya sadece senin için gelmedim. Bir timdeyim artık. Özel görevli bir ekibin içindeyim. Ve bu şehirde… tamamlamam gereken bir iş var.”

Bir anlığına gözüm dondu.

“Ne işi?” dedim.

“Gizli tutuluyor,” diye devam etti. “Ama bir kişi… bir isim, merkezde dönüp duruyor. Seninle bağlantılı olabileceğini öğrendim. Bu yüzden önce seni görmek istedim.

Dudaklarım aralandı ama kelime çıkmadı.

Ilgaz başını hafif yana eğdi.

“Sana ne oldu Lina?” dedi. “Gözlerinin içi, yıllar önceki seninle aynı değil. Bir şey—belki uzun süredir, seni içten içe tüketen bir şey—var. Ve sen bunu gizliyorsun.”

Yutkundum. Gözlerimi kaçırdım. Gerçekten neyin içindeydim, ben de emin değildim artık. Ama o sırada…

Telefonum çaldı.

Ekranda tek bir isim parladı:

Aras VEZ.

Ilgaz, adımı anan o tanıdık sesi duymuştu. Bakışı bir anda keskinleşti.

“Aras mı?”

Gözleri ekrana takıldı.

Kaşları çatıldı.

“Bu ne alaka?” dedi. “umarım şu ünlü adam değildir." Demişti ve bense sadece başımı eğmekle yetişmiştim.

“Neden seni o arıyor?”

Dudaklarımda belirsiz bir titreme belirdi.

Tam cevap verecektim ki, Ilgaz yeniden konuştu.

“Lina… Benim geliş sebebim de o. Aras.”

Bir anlığına zaman durdu.

“Aras’ı mı izliyorsunuz?” dedim fısıltıyla.

Ilgaz gözlerini kaçırmadı.

“Daha fazlasını söyleyemem. Ama o adam temiz değil. Ve senin yakınında olması… hiçbir senaryoda tesadüf değil.”

İçimde bir şey sarsıldı.

Aras—beni her fırsatta koruyan, güldüren, yanımda olan Aras…

Ama Ilgaz’ın sesi tüm bildiklerimi yerle bir etmeye kararlı gibiydi:

“Ne anlatırsa anlatsın, ne gösterirse göstersin… Ona dikkat et, Lina. Çünkü senin hikâyenin başladığı yer, onun gerçeğini gömdüğü yer olabilir.”

O an hiç konuşmak istememiştim. Boğazıma düğümlenen kelimeler, sadece suskunlukla çözülüyordu. Söyleyeceği şeyler her neyse — özür müydü, yoksa yine bir bahanenin ardına gizlenmiş yalan mı — duymak bile istemiyordum. İçimde büyüyen o tanıdık kırılganlık, beni konuşmaktan çok kaçmaya zorluyordu. Bu yüzden gözlerimi onun üzerinden çekip Ilgaz’a çevirdim.

Bana çocukluğumu hatırlatan tek yüz buydu.

Ilgaz…

Kayak takımında hep en önde giderdi, ama benimle birlikteyken yarışmazdı. İlkokulda bana koruma kalkanı olurdu, saçımı çeken çocukları tehdit eder, teneffüslerde sırf ben güleyim diye plastik kalemlerini kırıp kafasına takardı.

“Yıldız anteni gibi oldun,” deyince kıkırdamıştım bir keresinde.

O zamanlar onu bir ağabey gibi severdim.

Ve şimdi, yıllar sonra karşımdaydı.

Ceketi kollarında yarı kaymış, saçları biraz daha kısa kesilmişti ama hâlâ gözlerinin içi aynı parlıyordu. Sanki bütün bu karışıklığın ortasında bir yerim hâlâ güvendeymiş gibi…

Yanına yürüdüm, biraz çekingen. Birkaç adım sonra göz göze geldik.

Hiçbir şey sormadı.

Sadece, “Biraz yürüyelim mi?” dedi.

Başımı hafifçe salladım.

Birlikte sahil yoluna çıktık.

Rüzgâr yavaş yavaş saçlarımı savuruyordu, ağustos sıcağına inat, hafif serin bir esinti vardı. Adımlarım taşlı yolda yankılanırken, içimdeki yük de sanki biraz hafifliyordu.

Sessizlik uzadı.

Ama bu, rahatsız edici bir sessizlik değildi. Aksine, iyileştiriciydi.

Sonunda konuya ben girdim.

“Sana bir şey anlatmam gerek,” dedim.

Sesi çatallı, biraz titrekti.

“Dün… birini gördüm.”

“Kim?” dedi hemen.

Ama ben cevap vermedim.

Gözlerim karşı kıyıya takılmıştı.

Orada bir bina vardı. Camları paslı, çatısı kırık döküktü.

“Önce onun olduğuna emindim. Kalbim hızlandı. Ellerin karıncalandığında hissettiğin o tanıdık şey vardı ya… Ama sonra döndü, yüzü netleşti. O değildi.”

Derin bir nefes aldım.

“Ben delirmiyorum, değil mi?”

Ilgaz durdu. Ciddiyetle yüzüme baktı.

“Lina,” dedi, “Eğer delirmeye başladığını hissediyorsan, birlikte delireceğiz.”

Gülümsemem kaçınılmazdı.

Ama o sırada içimde bir şey yer değiştirdi.

Gördüğüm o adam…

O yabancı yüz…

Ve gözlerindeki tanıdık boşluk.

Ben yanılmadım.

O biriydi.

Sadece kim olduğunu henüz bilmiyorum.

Ilgaz’la yürürken içimde bir şey gevşedi sanki. Omuzlarım artık düşmüyordu.

Onunla olmak…

Küçükken teneffüslerde beni koruyan o çocuk hâlâ oradaydı.

Bu şehirde herkes değişmişti ama Ilgaz…

O hâlâ aynı bakıyordu yüzüme.

“Sen hâlâ simit yiyor musun kahvaltıda?” diye sordu gülümseyerek.

Kıkırdadım, başımı iki yana salladım.

“Hayır. Artık latteyle glutensiz çörek yiyorum. Medeniyetin merkezindeyiz sonuçta.”

Kahkahası anında patladı.

“Tabii tabii… Sen ve medeniyet. Hatırlat da yarın çamurda zıplayalım biraz.”

O anda gözlerim doldu.

Ama Ilgaz fark etmedi, hâlâ gülüyordu.

İyi ki de fark etmedi.

Gülüşünü görmek… gözyaşından daha kıymetliydi.

Eve geldiğimizde gece çoktan yorganına sarınmıştı.

Rüzgâr pencereyi hafifçe tıklatıyordu, sanki biri hâlâ dışarıda bekliyormuş gibi.

Salonda yere uzandı Ilgaz.

“Burası düşündüğümden daha sıcakmış,” dedi, esneyerek.

Yastığı başının altına çekti.

“Burada yaşamayı düşünmüyor değilim.”

“Yaşarsan delirirsin,” dedim.

“Zaten bir deli var bu evde. Ben.”

Gülüştük.

O salondaki kanepeye, ben kendi odama çekildim.

---

03:00

Göz kapaklarım birden aralandı.

Nefesim boğazımda düğümlenmişti, sanki biri beni uykuda boğmuştu da şimdi bırakmış gibi.

Su içmeye kalktım.

Sessizlik…

Fazla tanıdık, fazla keskin.

Tuvalete yöneldim.

Işığı yakmadım.

Karanlık… daha dürüsttü.

Aynanın karşısına geçtim.

Yüzüm oradaydı.

Ama ben... ben dışarıdan bakıyordum kendime.

Bu beden, bu gözler... ben değildim.

Ya da tam olarak bendim.

Bir şey içimden çıkıyor gibiydi.

Sanki her gece azıcık daha…

“Oradasın, değil mi?” fısıldadım aynaya.

Bana göz kırpmadı.

Ama içimden bir ses “evet” dedi.

Kapıdan bir gıcırtı geldi.

Dönmedim.

“Lina?”

Ilgaz’ın sesi.

Yavaş ve uykulu.

Ona dönmedim.

Gözlerimi aynadan ayırmadım.

“Her şey yolunda mı?” diye sordu.

“Bir süredir aynaya bakıyorsun.”

Bir süredir mi?

Ben ne zamandır buradaydım?

Yavaşça döndüm.

Gözlerim bulanıktı, ama sabitti.

Onun gözlerine kilitlendim.

“Ilgaz…” dedim sessizce.

“Beni tanıyor musun?”

Bir adım attım.

Omzuna neredeyse dokunuyordum.

“Ben kim olduğumu biliyorum.”

Gülümsedim.

Ama o gülümseme… aynadakiyle aynı değildi.

O zaman bana baktı, ciddileşti.

“Lina, kendine gel. Bak bana. Buradasın. Gerçeksin.”

Gözlerim küçüldü.

“Gerçek mi?”

Bir kahkaha attım, kısa, tiz.

“Sen kimsin, Ilgaz? Hı?”

Sesim değişti.

“Ben buyum. Peki sen kim olduğunu biliyor musun?”

Bir adım daha attım, o bir adım geri.

Bunu görmek… beni daha çok güldürdü.

Aynadaki ben, artık daha netti.

“Beni burada bırakma,” dedim.

Ama içimdeki ses başka bir şey fısıldıyordu:

“Ya da seni de buraya alayım.”

Ilgaz’ın gözleri korkuyla büyümüştü.

Benimle konuşmuyordu artık… beni izliyordu.

Sanki karşısındaki kişi ben değilmişim gibi.

Haklı mıydı?

Hayır…

Ben sadece… uyanığım.

Gerçekleri görüyorum.

Ama sonra, ellerim bir anda güçsüzleşti.

Omuzlarım çöktü.

Bedenim, içimdeki karmaşaya ayak uyduramadı.

Ilgaz hızla banyoya yöneldi.

Bir şey aradı dolaplarda.

Birkaç tırtıklı kutu, eski bir reçete.

Derken küçük beyaz bir hap çıkardı.

“Sana bir şey vereceğim,” dedi, yavaşça.

“Bu sadece biraz… dinlenmeni sağlayacak. Tamam mı?”

Bir çocuk gibi, suskun ama itaatkâr şekilde başımı salladım.

Avucuma bıraktı.

Su getirdi.

İçtim.

Tadı yoktu ama etkisi… çoktan içimde gezinmeye başlamıştı.

Göz kapaklarım ağırlaştı.

Dünya yavaşladı.

Ilgaz’ın sesi uzaklaştı, duvarlar bulanıklaştı.

Yere düşmeden önce bana sarıldığını hissettim.

---

SABAH

Gözlerimi açtığımda, tavan beyazdı.

İlk birkaç saniye… nerede olduğumu hatırlayamadım.

Sonra yatağı fark ettim.

Kendi odam.

Perde aralığından süzülen ışık, incecik bir çizgi hâlinde yüzüme vuruyordu.

Yorgan biraz kaymıştı, üstümde bir battaniye daha vardı.

Ilgaz…

Telefonuma uzandım.

Ekran parlaktı ama ilk gördüğüm şey bildirimlerdi:

Ilgaz:

Simit almaya çıktım. Çay koyma, açık içeceğim.

Yanında bir 🥯 ve 🫖 emojisi.

İster istemez güldüm.

Sonra yüzüm ciddileşti.

Geceyi hatırladım.

Aynayı.

Kendimi.

O anki gözlerimi…

Telefonun ekranını kaydırdım.

Aras’ın adı gözümün önüne geldi.

İçimde bir kıpırtı…

İyisiyle kötüsüyle, bildiğim bir yüze ihtiyaç duyuyordum belki de.

Parmaklarım refleksle bastı arama tuşuna.

Çalıyor...

Bir… iki… üç…

Aras:

“Efendim?”

Sesinde her zamanki o umursamaz tını vardı.

Ama altında bir tetikte bekleyiş de seziliyordu.

Hissediliyordu.

Belki beni bekliyordu.

Derin bir nefes aldım.

Cümlelerim hazır değildi ama artık başlamıştım.

“Aras…"

“Yemeğe benimle çıkar mısın?”

Cümlemi tamamlayamadan, onun sesi çarptı kulaklarıma.

Bir an ne dediğini tam algılayamadım.

Gözlerim pencereye kaydı.

Dışarısı hâlâ sessizdi ama içimden fırtına geçiyordu.

“Ne?”

“Bu akşam,” dedi, bu kez sesi daha derin.

“Benimle bir yere gelmeni istiyorum. Dışarı. Baş başa.”

Kalbim boğazıma tırmandı.

Oysa sadece simit yiyip güne başlamayı planlamıştım.

“Aras...

Bu bir tarih mi şimdi?”

Kahkaha attı.

Ama o kahkaha… tanıdıktı.

Beni eskiden öfkelendiren, sonra da alıştığım o kahkaha.

“Sen nasıl istersen Lina.”

Ben sadece seni görmek istiyorum.

Hem… sanırım artık zamanı geldi.”

“Zamanı mı?”

Bir gölge gibi geçti içimden.

Ne zamanı?

Gözlerim hâlâ aynaya takılıydı.

Orada hâlâ bir iz kalmış gibi.

Bana ait olmayan bir bakış.

Sen ne görmeyi bekliyorsun?”

Sessiz kaldı.

Sonra kelimeleri neredeyse fısıltı gibiydi.

“Sen hâlâ sensin Lina.

Ama sana kim olduğunu hatırlatmak için… belki bu geceye ihtiyacımız var.”

Telefonu kapattığımda, titreyen elim hâlâ telefonun alt köşesine bastırıyordu.

İçimde bir şey hâlâ bağırıyordu:

Gitme. Bu bir tuzak olabilir.

Ama başka bir şey de fısıldıyordu:

Belki de hatırlamanın tek yolu bu.

Telefonu kapattım.

Ekran aniden karardı.

İçimde ise bir şey hâlâ titriyordu.

Beni görenin Aras olması…

Beni çağıran sesin onun sesi olması…

Kapı aralandı, Ilgaz başını uzattı.

Elinde iki tabak vardı.

“Hazır mısın kraliçem?

Sana krallara layık bir kahvaltı getirdim.”

Gülümseyerek başımı salladım.

Masaya geçtiğimizde simit, peynir, zeytin ve çay dışında başka hiçbir şey yoktu ama Ilgaz onu kraliyet menüsü gibi sunuyordu.

“Yani? Dünden sonra nasılsın?”

Sesi yumuşaktı, gözleri dikkatli.

Bir an düşündüm.

Gerçeği söylesem ne değişirdi?

“Sanki… kendimle aynı odada kalamamış gibiyim,” dedim.

Başımı yana çevirdi.

“Daha fazla yalnız kalma o zaman.”

Gülümsedim.

İyi geliyordu, evet.

Ama hâlâ içimde o karanlık ses yankılanıyordu.

Çayı bitirdim.

Tabağı toparladım.

Sonra Ilgaz’a döndüm.

“Benim biraz işim var. Bir görüşme gibi. Hazırlanmam gerek.”

Yüzüme anlamlı bir bakış fırlattı.

“Görüşme mi? Kravatlı biri mi?”

Sırıttım.

“Belki. Belki de sadece biriyle yüzleşme.”

Odama geçtiğimde, gardırobun kapısını açıp birkaç saniye sadece öylece durdum.

Ne giyeceğini bilememek, aslında ne yaşanacağını da bilmemekle aynıydı.

Kırık beyaz, kolları dar bir gömlek seçtim.

Altına sade ama keskin çizgili bir pantolon.

Saçlarımı dağınık bırakmadım bu sefer.

Topladım.

Sıkı.

Kontrollü.

Güçlü.

Tam çıkarken çantamdan telefonumu çıkarıp mesaj attım:

Lina → Aras:

Hazırım. Konumu gönder.

Bir saniye sonra ekranımda mavi bir iğne belirdi.

Aras → Lina:

Sadece gel. Saat tamında.

Mesajdaki “sadece” kelimesi… nedense fazlasıyla yük taşıyordu.

---

Arabaya bindim.

Radyoyu açmadım.

Sadece motorun sesi ve içimde yükselen sessizlik vardı.

Konumun beni götürdüğü yer, şehrin daha önce hiç gitmediğim bir bölgesindeydi.

Geniş caddeler…

Yüksek, gri binalar arasında, aniden ortaya çıkan gösterişli bir yapı.

Koyu mermer kaplı dış cephesi parlıyordu.

Kapısında kimse yoktu.

Ne güvenlik, ne resepsiyon.

Sadece ben…

Ve bu yapı.

İçeri adım attığımda önce sessizlik karşıladı beni.

Sonra loş bir ışık.

Gözlerim alışınca… onu gördüm.

Ortada büyük, uzun bir masa.

Üzerinde neredeyse bir saray sofrasını kıskandıracak kadar yemek vardı.

Binbir türlü aroma… taze otlar, kızarmış etler, tatlılar, meyveler.

Ve masanın en ucunda — Aras.

Siyah bir ceket giymişti.

Bembeyaz masa örtüsüne zıt duran bir silüet gibi.

Gözlerini bana dikti, sonra hafifçe gülümsedi.

“Elbette yalnız yemeğe davet etmezdim,” dedi.

Ayağa kalktı.

Sandalyesini çekti.

“Buyur, Lina.”

Birkaç saniye duraksadım.

Ayakkabımın ucuyla zemine bastırdım.

Kararsızlık…

Sonra yavaşça ilerledim, sandalyeye oturdum.

O da yerine geçti.

Ama yemeğe başlamadı.

Hiçbir tabak uzatmadı.

Gözlerini üzerimden hiç çekmeden, ceketinin iç cebine uzandı.

Bir kumanda.

Simsiyah.

Üzerinde sadece tek bir kırmızı düğme.

Parmağını düğmeye bastığında...

Tık.

Ses yankılandı.

Ve birden…

Etraf değişti.

Duvardan duvara aynalar yükseldi.

Tavan, yer, çevrem…

Her şey ayna oldu.

Kendimle çevrildim.

Onlarca ben.

Farklı açılardan bakan, kıpırdamayan ben.

Nefesim kesildi.

Bir an başım döndü.

Kendi bakışım bana bu kadar yabancı mıydı?

Aras başını eğdi, kadehini kaldırdı.

“Lina…” dedi.

“Gerçeklerle yemek yeme vaktin geldi. "

Bölüm sonu

1 yorum