İçeriğe geç

Kırık Yansıma

Bölüm 5 · 14 dk okuma

Kırık Yansıma

Bölüm 5

Ben neredeyim?

Sakin su, tüm vücudumu ele geçirip damarlarımın derinliklerine kadar sızmıştı. Her kasım gevşiyor, zihnimdeki gürültü, boğucu bir sisin içinde kayboluyordu. Saçlarım artık özgürdü; suyun nazik elleri, tel tel ayrılmış tellerimi dansa kaldırmıştı. Yüzümde tuzlu bir esinti, tenimde ürperten bir serinlik… Sakince süzülüyordum.

Ama… ben nerede süzülüyordum?

Geçmiş, insanın üzerine çöken görünmez bir denizdir; ne kadar yüzersen yüz, dibe çekilmeye mahkûmsundur.

— 6 gün önce —

Aynalar… artık bana nefes alacak yer bırakmıyordu. Her köşede, her duvarda, her cam kırığında kendi yansımamı görmek… dayanılmaz bir hal almıştı. Gözbebeklerimin içine kadar sızan o başka bakış… benim değildi. Bir şey geri dönüyordu. O, o manyak haliyle…Nefesim düzensizleşti. Parmaklarım masanın kenarındaki örtüye asıldı. Tek bir hamle ve masa üzerindeki her şey yere savruldu. Tabaklar çığlık çığlığa parçalandı, kristal bardaklar soğuk bir melodi eşliğinde kırıldı.

Elimdeki örtüyü sımsıkı kavradım, çıldırmışçasına aynaya koşmaya başladım. Bağıra bağıra vurmaya başladım, her darbe etimi titretiyor, kırıklar derimi paramparça ediyordu. Ellerim, kollarım, yüzüm… sıcak, yapışkan bir hisle kaplandı. Ayna kırıkları zeminde küçük bıçaklar gibi dans ediyordu. Parmak uçlarımda keskin bir sızı, dudaklarımda ise… garip bir gülümseme vardı.

Dizlerimin üzerine çöküp yerdeki parçaları izledim. Kırık camın içinde yansıyan ben değildim — bana bakan başka bir şeydi.

“Bazen kan, yalnızca bedeninden değil, zamanından da akar.”

— 2 hafta önce —

A.V.

Onun gözlerinin içine baktığımda, bana cevap vermeyen bir sessizlik vardı. Sanki ses telleri değil, ruhu susturulmuştu. Karşımda oturan Lina değildi; aynı bedende, başka biri yaşıyordu.

“Bana söyle… o gece ne gördün?” dedim, ama cevabın kelimelerden değil, bakışlardan geleceğini biliyordum.

Lina başını eğdi, parmak uçları masanın kenarını kavradı. Tırnakları tahtaya sürtünürken çıkan o ince ses, boğazımdaki sabrı çiziyordu. Nefesi düzensizdi… sanki içeriden biri dışarı çıkmak için göğüs kafesine vuruyordu.

Bir süre sessizlikte bekledim. O konuşmadı. Konuşmak istemiyordu. Ya da… konuşursa kendinden başka bir şeyin sesini duyacağından korkuyordu.

O an kararımı verdim. Bu dava onun ellerinin altından kayıp gitmeliydi. Çünkü Lina, sadece tehlikeli bir tanık değildi… kendine bile sakladığı karanlıkla, tehlikenin ta kendisiydi.

Adamlarıma talimat verdim. Onu izlemeleri, adım adım takip etmeleri gerekiyordu. Ama çok geçmeden başka bir şey öğrendiler.

Aynalar…

Bir eve girdiğinde ilk baktığı yer duvarlardı. Gözleri, kendini görme ihtimali olan her yansımanın üzerinde gezinirdi. Sanki yansımaların içinde başka bir yüz arıyordu. Yatağın karşısındaki küçük makyaj aynasına dakikalarca bakar, sonra üzerini örterdi. Ama bazen… gecenin sessizliğinde kalkar, örtüyü çeker, ayna karşısında nefes nefese kalırdı.

O geceyi hatırlıyorum. Onu pencereden izliyordum. Saçları dağınıktı, yüzüne düşen gölgeler gözlerini daha karanlık gösteriyordu. Aynanın karşısında dudaklarını oynatıyordu, ama ses çıkmıyordu. Sonra bir an, kendi yansımasına değil… sanki aynanın içindeki başka birine gülümsedi.

Ve o an… arkamdan buz gibi bir rüzgâr geçti.

İçimdeki ses, bunun davadan daha derin olduğunu fısıldadı. Lina’nın gerçeği, aynanın ötesinde saklıydı.

Annemin kaybolduğu geceyi hiç unutmam.

Odamın kapısından, ince bir aralıkla izliyordum. Saçları siyah bir perde gibi omuzlarından süzülüyor, loş ışıkta yüzüne düşüyordu. Karşısında duran eski boy aynasına fısıldıyordu — kelimeler net değildi, ama tonundaki o soğuk yalvarış… hâlâ kulağımda.

Bir anda sessizlik oldu. Parmak uçları aynaya dokundu. Cam, sanki suyun yüzeyinde dalgalar oluşmuş gibi kıpırdadı. Sonra… yok oldu. Yansıma kaldı, annem yoktu.

Yıllar boyunca bunun peşini bırakamadım. Paranormal araştırmacılar, eski kitaplar, özel cihazlar… ama hep yarım kaldı. Hiç kimse, annemi aynadan çeken şeyi anlamadı.

Ta ki Lina’yı görene kadar.

Onun aynalara bakışı… başka kimsenin gözünde görmediğim bir şeydi. Sanki bir tarafıyla korkuyor, bir tarafıyla oraya çekiliyordu. Bu yüzden ona yaklaşmam gerektiğini biliyordum. Plan basitti: Onu aynalarla dolu bir odada bırakacak, her kararını, her tepkisini izleyecektim. Belki annemi kaybettiğim gece gördüğüm o kıpırtıyı yeniden yakalayabilirdim.

Ama bir şey, planı bambaşka bir yöne çekti.

İzleme ekibim, Lina’nın telefonuna her gün bir mesaj geldiğini söyledi. İlk başta önemsemedim… ama sonra “gizli numara” dediklerinde içimde tanıdık bir dürtü uyandı. Açmalıy­dı.

Telefonu elime aldığımda, ekranın soğuk ışığı odadaki karanlığı yarıp geçti. Her gün… farklı bir saat, farklı bir konum, farklı bir tarif. Bazen bir adres, bazen sadece üç kelime:

"Kırık cam hatırla."

"Geceyarısı, sol köşe."

"Gözlerini kapatma."

Mesajlar arasında bir bağ vardı, ama henüz ne olduğunu çözemiyordum. Tek bildiğim… bu, sadece Lina’nın değil, benim de hikâyemdi artık.

Peki… ya bu mesajları kim gönderiyordu?

— 4 Saat Öncesi —

Gülüşmeler, ince bir sis gibi odanın içinde dolanıyordu.

Arada duyulan kısa cümleler, boğuk fısıltılar… kelimeler havada asılı kalıyor, sonra birbirine karışarak anlamını kaybediyordu. Ben hiçbirine cevap vermedim. Dudaklarım kıpırdadı, ama sesim çıkmadı.

Birden yan tarafımdaki eski cam, kendi kendine tıngırdadı. Önce rüzgâr sandım. Ama sonra… yavaşça, kendiliğinden aralandı.

Adımlarım beni istemsizce oraya götürdü. Çerçevenin soğuk metali, parmak uçlarımı üşüttü. Başımı uzatıp dışarıya baktım. Ve gördüm…

Bembeyaz bir havuz.

Su değil, sanki erimiş süt doluydu içine. Yüzeyi kıpırdamıyordu, rüzgâr bile dokunamıyordu ona. Ne bir yansıma vardı, ne de derinlik. Sadece kör edici bir beyazlık.

Camın kenarına parmağımı bastırdım. Kurumuş kan, açılmaya direnen yarayı yeniden uyandırdı. Acının sıcaklığı, damlayan kırmızıyla birleşip parmağımı boyadı.

Gözlerim yan taraftaki uzun, dar aynaya kaydı. Bir an kendi yansımamı gördüm… sonra göz bebeklerimin ardında başka bir karartı belirdi. Dudaklarım istemsizce kıpırdadı, parmağımdaki kanı aynanın soğuk yüzeyine sürdüm.

Kırıldığında bakma, bakarsan geri çağırırsın.

Söz, camın üzerinde kırmızı bir mühür gibi duruyordu. Yansıma ise… hâlâ bana bakıyordu.Ama o an… havuzun beyazlığı dalgalandı.

Bana seslenmedi, ama çağırdı. İçimdeki bütün gürültü sustu. Sanki o beyazlık, benden eksik olan parçayı içinde saklıyordu.

Ayaklarım pencere pervazına çıktı. Soğuk, bileklerime tırmandı. Gözlerim havuza kilitlendi.

Ve… kendimi bıraktım.

Havuzun yüzeyi, beni yutarken hiçbir ses çıkarmadı. Ne bir çarpma sesi, ne bir su şapırtısı… sadece beyazlık. Ve o beyazlığın içinde, aynadaki silüet bana gülümsüyordu.

— 1 Gün Sonra —

Gözlerimi açtığımda, tavanda bana bakan kör bir floresan ışığı vardı. Gözlerimi acıtacak kadar beyaz, ama içinde bir sıcaklık yoktu. Yüzümün yanından geçen soğuk hava, üzerimde ince bir hastane örtüsü olduğunu hissettirdi. Bedenimde tuhaf bir ağırlık vardı… sonra fark ettim, kollarım ve göğsümden çıkan ince kablolar bir monitöre bağlanmıştı.

Kafam hâlâ bulanıktı. Hafızam, parçalanmış cam kırıkları gibi dağınıktı.

Başucumda biri vardı. Beyaz önlüklü bir doktor, gözlük camlarının ardında ürkek bir bakış… Yanında ise tamamen siyah giyinmiş, uzun boylu bir adam. Yüzü gölgede kalmıştı ama gözlerinin beni incelediğini hissediyordum.

Doktor, hafifçe öne eğilip, “Ama—” diyecek oldu.

Adam başını ona doğru çevirdi. Sadece bir bakış… ve doktor sustu. Sanki boğazına görünmez bir el dolanmış gibi, kelimeler yarıda kaldı.

Adam elini bana uzattı. Parmağıma dokunduğu an, soğukluğu iliklerime kadar işledi.

“Yürü,bakalım” dedi sadece.

Ne olduğunu anlamadan kablolar söküldü, çıplak ayaklarım soğuk zemine değdi. Onun peşinden dar bir koridora girdik. Adımlarımızın yankısı, duvarlardan geri dönüp kulağıma çarpıyordu.

Koridorun sonunda… bir oda.

İçeri girdiğimde nefesim kesildi. Siyah duvarlar, üzerimde kapalı bir tabut gibi baskı yapıyordu. Ama… bu odayı tanıyordum. Bir gün önce, aynaya kanla yazdığım sözler, şimdi duvarlara kazınmıştı. Harfler yarım, kırık, bazen eğri… duvarın köşelerinde donmuş kan lekeleri, yerde ufalanmış taş kırıkları vardı.

Ellerim titredi. Geri çekilmek istedim ama arkamdaki adam omzuma dokundu.

“Devam et,hadi” dedi bu kez, daha yumuşak ama hâlâ emredici bir sesle.

Tekrar yürüdük. Bu kez bir asansöre bindik. Butonlara bakmam gerekmiyordu; kendi kendine durdu. Kapılar açıldığında yukarıdaki dijital panelde 66 yazıyordu.

Koridorda yalnızca tek bir kapı vardı. Adam kapıyı itti

Bembeyaz bir oda… duvarlar, zemin, tavan — hepsi tek bir boşluk gibi. Ortada bir masa. Ve masanın başında oturan Aras.

Gözleri beni gördüğünde yavaşça yerinden kalktı.

Adımlarını duyabiliyordum, ama yüzündeki ifadeyi okuyamıyordum. Sadece… bana doğru yaklaşıyordu.

O an, boğazımda kelimeler düğümlendi.

Beni buraya neden getirmişti...?

Bir süre sadece birbirimize bakıyorduk.

Benim zihnimde cevapsız milyonlarca soru birbirine çarpıyor, onun gözlerinde ise sisler ardında kalmış, geçmişten sızan donuk bir anı asılı duruyordu. Yanımızdaki adam, üzerimize çöken bu sessizliğe fazla dayanamamış olacak ki hafif bir homurtuyla yerinden kalktı, misafir koltuklarından birine geçip iyice rahatına yerleşti.

Bu da kimdi böyle?

Aras fark etmiş olacak ki, buyur der gibi avuç içini hafifçe havaya kaldırdı. Başımı kaldırıp ona bakmadım, yalnızca adamın tam karşısındaki koltuğa oturdum. Adamın ilgisini çekmiş olmalıydım; eliyle ağzını kapatarak gülmemek için kendini tutuyor, yine de yanaklarına tırmanan kızarıklık her şeyi ele veriyordu.

Aras yanıma doğru yürümeye başlamıştı ki…

Kapı, arkadan birdenbire sert bir çarpma sesiyle açıldı. Gürültü öyle kuvvetliydi ki odadaki hava bile sarsıldı. Önden, alnından terler damlayan, nefesi düzensiz, şişman bir adam girdi. Onun hemen arkasından, siyah takım elbiseli birkaç koruma adeta odaya doldu.

Adam bir an durdu. Gözleri etrafta gezindi, dudakları titredi, kelimeler dilinde düğümlendi.

“Ben… şey… sanırım…” dedi, ama sesi kendi boğazında boğuldu.

Korumalardan biri öne çıkarak alçak bir sesle, “Özür dileriz efendim,” dedi. Bu özürde garip bir tını vardı—sanki yalnızca biz duymalıymışız gibi yankısız, ama iç titreten bir tonla.

Adam da başını hafifçe eğip, aynı mekanik ifadeyle, “Affedersiniz…” dedi.

Ne olduysa oldu, hepsi aynı hızla, hiçbir şey açıklamadan odadan çıkmaya başladılar.

Tam kapı kapanacakken, adamın ceketinin iç cebinden küçük bir kâğıt parçası süzüldü. Havada ağır çekimle dönerek yere indi. Loş ışık kâğıdın kenarlarına vurduğunda, o an için altın gibi parladığını gördüm.

Aras kâğıdı yerden aldı. Elinin değdiği anda, sanki odanın sıcaklığı bir derece düştü. Yüzündeki ifade hızla değişti; kaşları çatıldı, dudakları gerildi. Bakışlarını önce kâğıttan kaldırmadan okumaya devam etti, sonra bir anda başını kaldırıp gözlerime baktı. O bakışta, gördüğü şeyin imkânsız olduğunu bilen birinin şaşkınlığı vardı.

Ona doğru eğildiğimde, kâğıdın üzerindeki yazıyı kısa bir an görebildim. Harfler titrek, mürekkep sanki yerinde duramıyormuş gibi dalgalanıyordu:

> “O seni izliyor. Gözlerini kapatma.”

Okuduğum an, odadaki ışık hafifçe titredi. Tavanın köşesinden ince bir uğultu yükseldi, ama hemen ardından yok oldu.

Aras, kâğıdı hızla avucunda buruşturdu. Fakat gözlerini benden ayırmadı.

Ve ben, o bakışın içinde, çoktan üzerime çökmüş olan görünmez bir şeyin varlığını hissettim.

Aras hâlâ elindeki buruşturulmuş kâğıdı avucunda tutuyordu, ama bakışları artık bıçak gibi bana saplanıyordu.

“Bu ne demek Lina?!” diye bağırdı. “Bana doğruyu söyle! Mesajlar, bu not… neyin peşindesin sen?!”

Başımı yavaşça kaldırdım, bakışlarımı onun gözlerine kilitleyerek… dudaklarımda alaycı bir kıvrım oluştu.

“Banane…” dedim soğukkanlı bir tonda. “Ne yaparsan yap. Geldiyse geldi. Beni bu odaya hapseden sensin. Olaylarla alakam yok.”

Sözlerim havada asılı kalırken ayağa kalktım. Çıplak ayaklarım betona her bastığında keskin bir soğuk içime işledi, ama bu adımlarımın sertliğini daha da belirgin kılıyordu. Hiç hız kesmeden, geldiğim yerdeki köşeye geçip oturdum.

O an, kenardaki adam kahkaha attı. Ağır adımlarla ayağa kalktı, alkışlamaya başladı.

“Aferin sana,” dedi, gülümsemesinin ardında tuhaf bir hayranlık vardı. “Helal sana.”

Aras, dişlerinin arasından hırladı.

“Otur oturduğun yerde, Lina!” diye sertçe çıkıştı. “Yoksa ömür boyu oturarak geçirirsin hayatını!”

Serter, bu tehdide karşı yalnızca umursamazca güldü.

“Tamam patron,” dedi alaycı bir tonda. “En iyisi ben bu etkileşimden çıkıp adamı bulayım.”

Ve ağır adımlarla kapıya yürüdü. Kapı kapanırken, odaya aniden bir sessizlik çöktü. Sessizlik… ama normal bir sessizlik değil; kulaklarım uğulduyor, sanki uzaklardan boğuk fısıltılar yükseliyordu.

Aras bana doğru bir adım attı.

“Beni aptal yerine koyma Lina,” dedi, sesi artık bağırmaktan ziyade buz gibi bir fısıltıya dönüşmüştü. “Bu not… senin bildiğin bir şey.”

Ben ise bakışlarımı yere indirdim. Gözlerim, biraz önce düşen kâğıdın bıraktığı silik toz izine takıldı. Ama iz… hâlâ orada değildi. Sanki kendi kendine yavaşça kayboluyordu.

“Bir şeyin içine çekiliyoruz,” dedim fısıltıyla, kendi kendime konuşur gibi.

Aras, “Ne dedin?!” diye bastırdı.

O an odanın loş ışığı hafifçe titredi. Duvarın bir köşesinde, gözle seçilemeyecek kadar silik, gölgeye karışmış bir siluet belirdi. Sadece gözlerini gördüm… gözleri açık değildi ama beni izlediğini biliyordum.

Ben nefesimi tuttum. Aras ise fark etmemişti, hâlâ bana sorular yağdırıyordu:

“Kim seni izliyor, Lina?! Onlar sana ne söyledi?!”

Tam o anda, siluet bir anda yok oldu. Ve odanın kapısının arkasından, Serter’in gittiği yönden, boğuk bir ses geldi. Tıpkı boğazı sıkılmış birinin çıkardığı son nefes gibiydi.

Serter kapıdan çıkarken Aras hâlâ beni süzüyordu. Kapı ardına kadar açık kaldı; içerideki ağır hava dışarıya sızar gibi oldu. Ben nefes bile almıyordum.

Bir… iki… üç adım…

Derken koridordan Serter’in sesi geldi:

“Aras… buraya gelmen lazım.”

Aras hızla kapıya yöneldi, ben de istemsizce peşinden sürüklendim. Koridorun loş lambaları her adımda hafifçe titriyor, ışığın solukluğu derimin altına işliyordu.

Ve orada… tam karşımızda… notu düşüren adam, sırtı duvara yaslanmış, başı yana düşmüş halde duruyordu. Gözleri açık ama bomboştu. Dudaklarının kenarından siyah, yoğun bir mürekkep sızıyordu—damlalar çenesinden süzülüp gömleğine, oradan da beton zemine yayılmıştı. Kokusunda garip bir metal ve yanık kâğıt karışımı vardı.

Aras eğildi, adamın omzuna dokundu. Dokunduğu an, adamın bedeni neredeyse bir kukla gibi yana devrildi. Ama en ürpertici olan, dudaklarının kıpırdamasıydı—ölmüş olmasına rağmen.

Titrek bir şekilde, kâğıttakiyle aynı ses tonunda fısıldadı:

“Gözlerini… kapatma…”

O an koridorda, sanki uzaklardan gelen bir uğultu yankılandı. Lambalar bir an söndü, ardından tekrar yandı.

Ben, bu manzaranın içinde bile ayaklarımın acısını hissetmeye başladım. Çıplak derim betondaki pürüzlere sürtünüyor, her adımda sanki bıçak kesiği gibi yanıyordu. Bir an durup aşağı baktım; topuklarımın altı kırmızıya dönmüş, bazı yerlerden kan damlıyordu. Betonun tozuyla karışmış bu kırmızı, neredeyse kurumuş bir mühür gibi görünüyordu.

Aras bana baktığında gözlerinde ilk defa öfke değil, başka bir şey vardı—telaş. Hiç düşünmeden, yere diz çöküp kendi ayakkabılarını çıkardı.

“Giy şunları,” dedi sertçe, ama sesinin altında bir koruma içgüdüsü gizlenmişti.

Ben hiçbir şey söylemeden baktım ona. O an Aras’ın elinden ayakkabıları almak istemedim, çünkü bir yanım bu dokunuşun, bu yardımın bir bedeli olacağını hissediyordu.

Koridorda hâlâ o boğuk uğultu devam ediyordu. Ölü adamın dudaklarından son bir damla mürekkep akarken, yerdeki lekeler hareket etmeye başladı. Tıpkı bir yılan gibi kıvrılıp, duvara doğru tırmanıyordu. Ve duvarın en üst köşesinde… siyah bir gölge, gözleri olmayan bir yüz gibi bize bakıyordu.

Aras, bakışlarını o gölgeye dikti.

“Başladı,” dedi, sesi buz gibi.

Ben ise hâlâ kanayan ayaklarımın üzerinde duruyordum, ama artık acıyı hissetmiyordum—çünkü o gözsüz yüz, sanki kalbimin içine bakıyordu.

Gölge, siyah bir duman gibi koridorun ucuna doğru süzüldü. Ben, bakışlarımı ondan ayırmadan, dudaklarımın arasından soğuk bir nefesle fısıldadım:

“Bir yere gidiyor… Onu takip etmem gerek.”

Aras elindeki ayakkabıları bana uzattı. “Hayır. Odana dön.”

Sesi kararlıydı, ama gözlerinin derininde belli belirsiz bir tereddüt vardı.

“Gitmiyorum,” dedim, bakışlarımı ondan kaçırmadan.

“Dön odana!” diye sertleşti.

Ben cevap vermeden ayakkabıları kapıp hızlıca ayağıma geçirdim, bağcıkları bile bağlamadan koridorun sonundaki merdivene yöneldim. Adımlarım yankılanıyor, metal trabzanın soğuğu parmak uçlarımda hissediliyordu.

Üst kata çıktığımda, gölge tam önümdeydi. Duvar boyunca süzülüp verandaya açılan çift kanatlı cam kapıdan geçti. Onu izledim.

Verandaya çıktığımda, serin bir gece rüzgârı yüzüme vurdu. Ay ışığı, mekânın her detayını ürkütücü bir netlikte ortaya çıkarıyordu. Ve o anda… nefesim kesildi.

Duvar boyunca, düzensiz şekilde asılmış onlarca fotoğraf vardı. Her birinde ya ben ya Aras… ya da ikimiz birden vardık. Bazılarında bulanık hareketler, bazılarında arka planda anlam veremediğim silüetler görünüyordu. Fotoğrafların tamamı ince kırmızı iplerle birbirine bağlanmıştı; ipler, sanki görünmez bir el tarafından dikkatle örülmüş gibiydi.

Ama en ortada…

Büyük bir pano asılıydı. Pano üzerinde, notu düşüren adamın ölü bedeninin hemen yanında çekilmiş bir fotoğraf—ve o karede Aras’la ben vardık. O an, içimdeki hava sanki çekilmiş gibi oldu.

Gölge, panonun önünde durdu. Bana döndü… gözleri yoktu, ama yine de göz kırptığını hissettim. Ve bir anda, tıpkı dumanın havada dağılması gibi yok oldu.

Bunu fırsat bilip panoyu yerinden söktüm. Tahta çerçeve ellerimde titredi, parmak uçlarımda o eski, rutubetli koku kaldı. O anda, panonun arkasından ince, sararmış bir kâğıt yere süzüldü.

Eğilip aldım. Üzerindeki yazı, siyah mürekkep yerine koyu kırmızıya çalan bir renkle yazılmıştı. Harfler dalgalanıyor, sanki kâğıdın yüzeyinde canlıymış gibi yer değiştiriyordu.

Tek satırlık bir cümle vardı:

> “Kaçmak seni kurtarmaz. Yakalanmak, başlamanın tek yoludur.”

O an verandanın karanlık köşesinden hafif bir çıtırtı geldi. Başımı kaldırdığımda… kırmızı iplerden biri kendi kendine geriliyor, yavaşça çözülüp yere düşüyordu.

Ve içeriden, Aras’ın sesini duydum—ama sanki çok uzaklardan, derin bir kuyunun içinden geliyormuş gibiydi:

“Lina… o ipi sakın eline alma…”

Kırmızı ipin yere düşüşü hâlâ gözlerimin önündeydi. Tam elimi uzatacaktım ki, verandanın kapısı ardına kadar açıldı. Sert bir rüzgâr içeri doldu; soğuk hava tenimi keser gibi geçti.

Kapının eşiğinde Aras ve Serter belirdi. Adımlarının sesi bile verandadaki sessizliğe fazla geliyordu. İkisi de nefes nefeseydi; yüzlerinde hem şaşkınlık hem de dikkatli bir gerilim vardı.

“Lina… ne oluyor burada?” dedi Serter, gözlerini duvardaki fotoğraflardan ayıramayarak.

Ben panoyu hâlâ ellerimde tutuyordum. Gözlerim onlara çevrildi. “Aras…” dedim, sesim titriyordu. “Bana… az önce neden öyle dedin?”

Aras, kaşlarını çattı. “Ne dedim?”

“Az önce… içeriden bana ‘O ipi sakın eline alma’ dedin.”

O an Aras’ın yüzündeki ifade değişti; gözleri hafifçe büyüdü, ama ses tonu netti.

“Ben sana hiçbir şey demedim.”

Verandadaki hava ağırlaştı. Ay ışığı bir bulutun ardına girdi, fotoğraflar solgunlaştı. Duvarlarda asılı karelerin arasında, sanki biraz önce burada olmayan yeni bir görüntü belirmişti—bulanık ama tanıdık… ve bu kez, sadece Aras’la ben değil, üçüncü bir silüet de yanımızdaydı.

Ve o silüet, tam arkamda duruyordu.

Serter hâlâ duvardaki fotoğraflara bakıyordu ama bakışları giderek donuyordu. Aras ise adım adım bana yaklaşıyor, sanki ellerimden panoyu almak istiyordu.

Ama ben… gözümü o yeni beliren fotoğraftan alamıyordum. Orada, tam ortada, ben vardım. Yanımda Aras… ve arkamda bulanık bir silüet.

Sanki fotoğrafın içindeki “ben” farkındaymış gibi, omzumun üzerinden bakıyordu. İçimde keskin bir ürperti yükseldi. Başımı ağır ağır arkama çevirdim.

Ve oradaydı.

Bir insanın şekline sahipti ama yüzünde hiçbir detay yoktu; gözleri, ağzı, burnu yoktu—yine de bana baktığını hissediyordum. Gövdesinden ince ince siyah duman sızıyor, yere değmeden havada kayboluyordu. Soğuk, derimin altına işleyen bir nem gibi üzerime çöküyordu.

“Geri çekil Lina!” dedi Aras, bu kez sesi kesinlikle gerçekti. Ama ayaklarım zemine köklenmiş gibiydi.

Silüet, yavaşça başını yana eğdi. Sanki bir şey fısıldayacakmış gibi yaklaştı. Fısıltı sesi… tıpkı ölü adamın ağzından akan mürekkep gibi koyu ve boğuktu:

> “Kaçmak seni kurtarmaz…”

Tam bu sözleri duyduğum an, verandadaki tüm fotoğrafların kırmızı ipleri aynı anda gerildi. İplerden çıkan tiz ses kulaklarımı yaktı. Panoyu tutan parmaklarım istemsizce gevşedi ve pano yere düştü.

Aras koşup panoyu kaptı, Serter ise verandanın köşesine sıçrayarak o silüetin önünü kesmeye çalıştı—ama silüet bir anda, duman gibi yukarı süzüldü ve veranda tavanındaki karanlığa karıştı.

Geriye, hâlâ havada asılı kalan o soğuk koku ve göğsümde bastıran o “yakalanma” hissi kaldı.

“Bir yansıma, kırıldığında sadece şekli bozulmaz… hatırlamak istemediğin her şey, parçaların arasından sızar.”

Bölüm sonu

1 yorum