İçeriğe geç

Kırık Yansıma

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Kırık Yansıma

Bölüm 3

Hayal'et

Saatler, duvarlardan sarkmıyor artık; damarlarımın içinde tıkır tıkır işliyor. Her tik, biraz daha eksiltiyor beni. Ensemde bir nefes var—ne soğuk ne sıcak, sadece orada… varlığıyla tehdit eden bir gölge gibi. Her saniyemi çalıyor usulca, fark ettirmeden, isteyip de veremediğim her şeyi söküp alırcasına.

Bir ölüm vardı, evet. Ama bir de kalım—daha da acıtan, daha da belirsiz. Yaşamak, yerle göğün tam birleştiği çizgide takılı kalmak gibiydi; ne düşebiliyor ne yükselebiliyordum. Sanki görünmeyen bir el, beni o çizgide tutuyor, “henüz değil” der gibi kulağıma fısıldıyordu. Ama neye hazır değildim? Ve zaman, neden bu kadar sessizken bu kadar gürültülüydü?

Karanlık, duvarlardan süzülüp üzerimize sinmişti; sanki gece değil de bir bakış izliyordu bizi. Sokak lambası titrediğinde, gözlerim istemsizce pencereye kaydı. Orada—camın hemen gerisinde—bir şekil belirdi. Belki de gölgeden fazlasıydı.

Silüet, yalnızca bir anlığın ötesinde duruyordu. Ne bir ayak sesi, ne de bir gölge kayması… ama çok daha ürkütücü bir şey yaptı: Başını yana eğip bana baktı. Sonra gülümsedi—dudakları değil, bakışlarıyla. Ve ardından, yavaşça el salladı. Soğuk bir şey içimden geçip giderken, ben hâlâ kıpırdayamamıştım.

Bir adım geri çekilmek isterken, göz kırpar gibi yok oldu. Aras hâlâ bir şey fark etmemişti, yüzünde sıradan bir cümleyi kuracak insanın ifadesi vardı. Ama ben, o bakışın içime kazındığını hissediyordum.

Zaman gerçekten orada mı durmuştu? Yoksa ben mi onun dışına atılmıştım artık?

Geriye yalnızca bir soru kalmıştı:

Kim önce hareket edecek?

Ben hâlâ oraya—camın arkasında yokluğunu bırakan o silüetin olduğu yere—bakarken, içimde garip bir ürperti büyüyordu. Nefes almayı unutmuş gibiydim.

Aras'ın eli, elimden birden kaydı.

“Neden gülüyorsun?” diye sordu aniden, sesi beklenmedik şekilde keskinleşmişti.

Bakışları, benim baktığım yere kaydı ama onun gözleri hiçbir şey görmedi. Camda sadece yansıması vardı, yüzünde endişeyle karışık bir belirsizlik.

Gülmüyordum. Ama yüzümde bir gülümseme vardı—yabancı, bana ait olmayan bir kıvrım gibi dudak kenarıma asılmıştı. O el sallayan silüetin ardından kaldığını fark ettiğim bir ifade. Sanki biri beni içeriden yönetiyordu.

“Orada…” dedim boğuk bir sesle. “Biri vardı, Aras.”

“Kimse yok.” diye karşılık verdi, adımını geri çekerek. Ama sesi tam inançlı değildi.

Bir an sessizlik çöktü. Sadece duvar saatinin tıkırtısı. Bir. İki. Üç.

Aras bir şeyler söylemek ister gibi oldu ama kelimeleri yutmuş gibi sustu.

Ben pencereye değil, artık cama kazınmış boşluğa bakıyordum. O silüetin gülüşü gözümün arkasında kıpırdıyor, zihnimin perdesine kazınıyordu.

“O seni gördü mü?” diye sordu Aras fısıltıyla, neye inanmak istediğini bilmeden.

Bir cevap veremedim. Çünkü ben bile artık hangimizin baktığını, hangimizin izlendiğini bilmiyordum. Aras’ın gözleri camda bir süre daha takılı kaldı. Ama bakışı, gördüklerinden çok kaçmak istediği şeylere benziyordu.

Ceketinin yakasını düzeltti, sonra bir adım geri çekildi.

“Benim… gitmem lazım,” dedi, sesi gerginliğini gizleyemiyordu. “Ofise uğramam gerek, acil bir dosya…”

Cümlesini tamamlamadan arkasını dönüp çıktı. Kapının kapanışı biraz fazla hızlıydı.

Sanki kaçıyordu.

O gittikten sonra odadaki hava daha da ağırlaştı. O el sallayan silüetin gülüşü hâlâ içimde dönüp duruyordu. Yabancı bir merak, içimde yavaşça kök salıyordu.

Ve o merak, beni harekete geçirdi.

Çantamı kaptım. Nereye gideceğimi bilmeden ama neden gittiğimi çok iyi bilerek çıktım dışarı.

Ayaklarım beni bilinçsizce adliyeye götürdü.

Gözümde bir görüntü: Uzun koridorlar, boğuk ışıklar ve her köşesinde fısıldaşan sırlar vardı.

İçeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey, alışıldık düzende bir gariplik olmasıydı.

Herkes telaşlıydı, ama bu telaş belgelerle ilgili değildi—bakışlar kaçıyor, fısıltılar yükseliyordu.

Bir görevli, dosyaları taşırken yere düşürdü. Toplamak yerine etrafa bakındı, sanki biri onu izliyordu.

Tam o anda, üst kattaki camlı odalardan biri sertçe kapandı.

Bir kadın çığlığı yankılandı kısa ama tiz.

Ardından sessizlik.

Adımımı atmamla birlikte bir görevli önümde durdu. Gözleri irileşmişti.

“Bugün… buraya mı geldiniz gerçekten?” diye sordu, sanki bunu sormak bile yasaktı.

“Evet,” dedim. “Neden?”

Bir an nefesi kesilir gibi oldu, sonra sesi kısıldı:

“Birkaç dakika önce… biri sizin adınıza teslim edildi.”

“Ne demek istiyorsunuz?” dedim, kalbim boğazıma tırmanırken.

Görevli cebinden titreyen elleriyle bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde tek bir cümle yazıyordu:

"Gözlerin hala hatırlıyor mu?"

Zarfı cebime koydum ama içimde bir uğultu büyüyordu. Bu ismin burada, bu şekilde anılması… hiç hayra alamet değildi.

Adliyede adımlarımı nereye attığımı bilmeden yürüdüm, ama içim bir odaya doğru çekiliyordu. Terk edilmiş, tozlu bir evrak arşivi—adeta unutulmuş bir geçmişin mezarlığı gibiydi. Kapısını ittiğimde, içeriye nemli kâğıt kokusu ve bayat sessizlik doldu.

Tozlu rafların arasında “N” harfine ait kutuları ararken, parmak uçlarım ürperiyordu. En sonunda buldum:

NİSA KORKMAZ – KOD: 874/6

Klasörü çektiğimde arkasından bir kâğıt yere süzüldü. Diğer evraklardan farklıydı; elle yazılmıştı ve neredeyse okunmaz hâldeydi.

“Tanık beyanı silindi. Bilinç kaybı mı, bastırılmış hafıza mı?”

Altında bir isim vardı, kalemle çizilmiş ama silinmemiş:

Eymen Serter.

Bir anda kalbim hızlandı. Bu isim tanıdık geliyordu ama nereden bilmiyordum. Gözlerim satırı tekrar tekrar taradı.

Kâğıtta, Eymen’in ev adresi de not düşülmüştü.

Adliyeden çıkarken her adımım, gerçeğe biraz daha yaklaştığımı hissettiriyordu ama aynı zamanda bir uçuruma yürüyormuşum gibi ürkütüyordu.

Saat akşamı çoktan geçmişti. Sokağın sonunda tek katlı, gri boyalı, bahçesi yabani otlarla dolmuş bir ev çıktı karşıma. Kapı açıktı… ama kimse görünmüyordu.

İçeri adımımı attım. Sessizlik burada bile konuşuyordu. Evin her köşesi sanki yıllardır aynı anda hem terk edilmiş hem de her gün biri tarafından izlenmiş gibiydi.

Bir odanın kapısı aralık duruyordu.

İttim.

Ve o anda…

Oradaydı.

Pencerenin önünde sırtı dönük bir adam.

Yavaşça döndü.

O gözler…

Aynı bakış. Aynı yabancı gülümseme. Aynı silüet.

Ama bu kez sadece uzaktan izlemiyordu. Bu kez konuşacak gibiydi.

“Sonunda geldi,” dedi, sesi zamanın içinden sızar gibi kısık ve tanıdık.

“Gözlerin hâlâ hatırlıyor mu, Lina?”

Bölüm sonu

1 yorum