“Çelişmez. Buradan çıktıktan on beş dakika sonra karşına bir Emekli bir Altsubay oturacak, seninle konuşmamı o istedi. O kız çocuğu bana emanet dedi. Geldim, gördüm, iki kelam ettim. Vatana ihanet edebilecek bir kadın bulmadım karşımda. Suçluyu, beraat etmem ben. Halka gençliği hitabeyi okutturan, bir cinayete susmayan bir kadının siciline, bunun girmesine gerek yok.” Ruhum da büyüyen o titrek hasta kuş, sıcağı görünce sakinleşti.
Uzun zaman sonra tam ölmeye yakınken biri, onu ısıtabilmişti. “Hain değilim....” sesim kısık çıktı. Uzun zaman sonra biri bana, hain olabilecek bir kadın değilsin diyordu. Dudaklarım titredi. “Buna inanıyorsun öyle değil mi yalandan kıytırık bir kelime değil hain değilim bunu görüyorsun değil mi?” bunu duymaya öyle muhtaç vaziyetteydim ki duyduğum an, sessizce bir köşeye sinip, saatlerce göz yaşı dökebilirdim.
Aç bir çocuğun ev ev gezip, kuru bir ekmek dilenmesini bilirdim. Şu an aç bir çocuk gibi, hain değilsin cümlesini dileniyordum bu adamdan. “Hain değilsin.” dedi. Bu iki kelime karnımı doyurmaya yetti de arttı. Bir kız çocuğu, hâlâ hain olarak anılıyordu. Büyüdüğünde böyle anılmamak, tek temenisiydi. Bir kişinin demesi bile kabulüydü. Benim kabulümdü bu bana yetmişti. “Lakin babanın kızısın hainlik kanında var. Elbet ihanet edeceksin.” bedenim soğuk bir esintiye maruz kalmış gibi titredi “Öyleyse kes cezamı, kapatma dosyayı.” bilmem kaçıncı kez duymuştum hain lafını.
Benim için anlamını yitirmeye başlamış, aklımın bir köşesine leke gibi yerleşmişti bu kelime. Bir süre sonra, inanmak gibi bir gaflete bile düşürmüştü beni. Hayatımı bir kelime mahvetmişti ve mahvetmeye devam ediyordu. Kimsesizdim ben. Kimden ne duyduysam, niymet demiş yemiştim o kelimeleri ama karnımı doyurmamıştı hiçbiri. Bana kuru bir ekmeği bile, çok görmüşlerdi. “Söz verdim.” dedi anlı kırıştı “Hain bile olsan, tutardım sözümü tuttum da.” kelimeleri yaktı beni dudaklarım titredi ama gülümsedim “Söz...” diye fısıldadım.
Onun tek kelimesi, dudaklarımda takılı kaldı. Boynumu büktüm. Yine hainsin Füsun... Yine alnına leke gibi, yazıldı bu kelime. Kabulün mü? Değil. Etmiyorum, kabul. Göz pınarlarım, yanaklarımı suladı. Gülümsemem, sönmedi bir saniye bile. “Ben cahiliği kimsesizliği hatta aç bir çocuğun bir ekmek dilenmesi nedir bilirim ama hainlik... onu bilmem anam babam onu bana öğretmediler kulaktan duyma kelimelerle öğrendim ben hainliği ilk duyguğum da babamın boynunda bir urgan vardı beynine işledi o kelime silip atamadım bir çocuk hain olur mu avukat? Bilmediği bir kelimenin suçunu işleyebilir mi?” bilmem kaçıncı kez tekrar ettim bu iki kelimeyi içimden, ‘hain değilim...’ bir tek kendimi ikna etsem, bu kelimeyi bu kelimenin anlamını unutsam olmaz mıydı? “Doğruyu yanlışı bilmeyen çok. Ben çok gördüm bilmediği suçu işleyen insanları, aileleri çocukken öğretmemiş suçun, hangi ilkelelerde gerçekleştiğini. Aç bir çocuğun, ekmek çalması da suçtur. Suçun gerekçesi yoktur.” dediğinde istemsizce derin bir iç çektim. ”Pekala diyorsunuz ki, suç suçtur adalet gerekçe kabul etmez. Öyleyse iffeti ihlal edilen mağdur kadınlar kendilerine saldırıda bulunan adamı canları için, bir canavarın canını alsalarda suçlular öyle mi?“ bu konu da o kadar çok mağdur kadınlar vardı ki, hepsi sonrasında iffetsizlikle suçlanıp, taşlan toplum tarafından yargılanan dışlanan çok kadın vardı, “Toplum ayaklanmasın diye üstü örtülen bu hususta, kaç kadını iffetsizlikle yargıladı? Adalet, sizin o kalın kitaplarınız da yazmıyor diye, aç bir çocuk ekmek çaldı diye yargılanıyor ve bir kadının namusunu korumak için bir adamı öldürdü diye yargılanıyorsa, sorun büyük avukat. Ülkemiz çürümekte. Bir milleti ayakta tutan, doğrulardır. Adalet'in de bir ölçütü vardır, masumun hakkına girmemek gerekir. Bu ülkede bir çocuğun, neden aç olduğu sorgulamak ve buna çözüm bulmak gerekir. Aksi durumda adalet dediğimiz kavram çürümez mi?" Bilemiyordum, bunu kendime çocukluğumdan beri sorardım. Niçin böyle oluyordu? Niçin kimse bu yanlış demiyordu? İffetsizlikle suçlanan bir kadın ölünce, diller zehirli oluyordu. Hiç mi vicdanları sızlamıyordu? Susmalı mıydı kadın hep? Pekala bir çocuk ekmek çalabilirdi, lakin bilmezdi suçunu ya öğreten olmamıştı, ya da çok mecburdu. Açlık öyle bir şeydi ki karnın içeride isyan eder, miğdende ki o boşluk, o boş miğdeyi bulandırırdı. Bir su bulurdu hiç olmadı miğdesinde bir çalkantıyla iki büklüm, açlığı dinsin diye beklerdi. İstese verirlerdi belki bir kuru ekmek. Yeterdi yatıştırırdı bir nebze açlığını. Helal lokmayla, haram lokmanın arasında çok fark vardı.
Misal helal lokma karın doyururdu, haramsa boğazını tırmalardı. Ölmek üzereyken belki eli harama uzanmıştı lakin kimse neden bu çocuk aç demiyordu? “Derde deva olan, gönüle reva olur.” dedim “Ölüme yakın olan, suç işlemeye meyillidir.” dedi keskinlikle. Kısa cevaplar veriyordu. Belki de geçeğin farkındaydı, kendini yalnızca kandırıyordu bu gerçekten. “Suçluya da, suçsuza da yargıç karar verir. Ben suçluyu da, suçsuz da savunurum. Hükmü yargıç verir adalet anlayışın da bir sorun yok, fazlasıyla makul,” kaşlarım havalandı, beni haklı gördüğü bir husus vardı. Ne garip... Oysa çoğu kelimeleri zehir gibiydi. “Aynı safadayız, bu hususta.” bilmem nasıl olur da bu hususta aynı oluyorduk? Ben diyordum ki, bir kadın iffetsizlikle yargıladı.
O diyordu ki, masum ve suçlu bir. İkisini de savunur, cebimde ki namussuz o iki kuruşa bakarım. Benim karnım haramla doyar ama sokakta ki çocuk, açlıktan bir parça ekmek çalınca suçlu olur. Titrek bir nefes aldım, “Biz aynı safada olsak, bir kefaret borcu boynuma dolanıp, boğardı beni. Biz sizinle çok ayrı yelerdeyiz, siz kazandığınız iki kuruşun hesabını yapmaya devam edin.” iki parmağımla, şakaklarımı ovdum. Baş ağrısı içindeydim, düşünmeden duramıyor, aklımı kurcalayan binlerce isyan, durmaksızın bu adaletsizliğe isyan ediyordu. Bir kez olsun bir umut olsun istiyordum. Ben ölmekten korkmuyordum. Ben öldürülmekten korkuyordum. İkisi çok farklıydı. Misal babam gibi hain olarak anılılarak, öldürülmek istemezdim ya da annem gibi, hakaretler içerisinde taşlandıktan sonra, kin dolu insanlar yüzünden yakılarak öldürülmek istemezdim. Ben ecelim ile yakın bir zamanda ölmeyi dilerdim. Ev diyebileceğim her hâlûkarda sığındığım insanları benden, neden alıyorlardı? Yaşım yediydi kimsesiz kalmıştım, yaşım yirmi üç hâlâ kimsesizim. Ömrümde yaşıyorum dediğim tek bir an olmuş muydu? Belki yedi yaşımın evvelliydi. Babamın efsunlu çiçeğiyken, şimdikinden daha uzun, daha bir güzel olan, annemin ellerinin değdiği saçlarımı ördüğü zamalardı belki. Aklımın bir köşesinde, yaş aldıkça silinmeye yüz tutmuş bir düş gibi, yüzleri beli belirsiz beliriverir, kendilerini hatırlattıklarında hâlâ yaşıyor olduğumu anlıyor olurdum. Unutursam ölürdüm. Unutursam hain olurum diye korkuyordum. Ben unutmayarak, bir gün çiçek gibi açmak istiyordum. Mutlu olmak, mutlu ölmek istiyordum. Yaşamak değil ölmek istiyordum. Çiçek açmak, sonra da can vermek sadece bir günlüğüne bunu istiyordum. Bir kışın ortasında diğer çiçeklerin aksine, bir kardelen gibi bahar gelmeden yanlış vakitte açmak istiyordum. “Benim bu hususta, bir sükûtta gömüleceğimi sana düşündüren nedir?” diye sordu. Hakikaten neden böyle düşünüyordum? Her insan aynı değildi. İyiler de vardı ama kelimeleri ilmek ilmek bana zehir gibi geliyor, bir savunma hazırlarken buluyordum kendimi. Lakin bu zamana kadar, hep külfet altında kalmıştım. Bir girdaba giriyordum ve hep yara alıyordum. “Bilmem mesleğiniz bana bunları hissettirdi. Zira suçluyu da, suçsuzu da savunmakla mükellefsiniz. Yoksa niymet mi ayrıyorsunuz? Kanuna tüm bu düzene mukavemet mi ediyorsunuz?” Sadakat, kıymetli bir mücevher gibidir. Bir insanın sadakati dosta ödül, düşmana zarardı. Belli belirsiz başını salladı “Milletimiz bölünmesin diye hainleri ayıklıyorum. Bu millet, tecavüze göz yumarsa çürür. Herkes bir değil. Beklenmediktir ki, dilin uzun. Haddinden fazla uzun. Bu söylediklerini başkalarının karşısında dile getirme. Seni ben bile kurtaramam Füsun Ökem.” Bana susmamı mı söylüyordu? Çatık kaşlarım daha da çatıldı. “Ben konuşmasam, onlar konuşmasa kim konuşur? Mazlum susarsa bende susarsam kim konuşur?” bir yere varmaya çalışıyorduk. Aynı lisanı kullanıyorduk, aynı milletendik. Lakin bana diyordu ki sus. Derin bir iç çektim. İnsan yozlaşır, bir bakarsın karşında ki gibi cani olmuşsun. Bir seçenek yoksa yozlaşma değil, korunmaktır.i nsan kendini korumak için, cana da kıyabilir. Bir vicdanın varsa işlediğin cinayet seni boğar. Kim olursa olsun, bir vicdan varsa yaşamak kolay değildir. İşlemediği bir günahı, boynunda bir urgan gibi taşıyan kadınlar çok. Hele ki namus ile yaftalanıyorsa nasıl yaşar kadın? “Kim kime hesap verir bilmem ama birileri de kadınlara hesap vermeli yoksa hesap mi mahşere kaldı?” işaret parmağım masanın üzerinde ki kazınmış, üzeri çizilmiş okunması zor olan ufak yazıda gezinirken, parmak ucum acıdı. Zira tahta masa aşındığından kıymık gibi dikenliydi. “Ben avukatım hesap sormam, hesap veririm. Ben işimi yapıyorum. İnsanı savunuyorum. Suçluyu savunursam, vuslat günü geldiğinde hesap veremem. Bunu açıkça yaparsan, seni yakarlar kadın. Sesi çok çıkanın, dilini keserler. Gel sen beni dinle. Sus kesmesinler dilini,” kaşları havalanmış dikkatle parmağımı izlerken, bakışlarını seçmek zordu. Kıymık parmağıma batığında, elimi hızla çektim. Dudaklarımı ısırdım, acıyı sineye çektim. Parmağımın ucuna bakmaya utandım. Şu an o tahta parçasını çıkarmak, mümkün değildi. Ne görebileceğim bir ışık vardı. Ne de acısını belli edebilecek güç. Parmağım zonklarken, acıyı yok saydım. Cümlesini düşünmeye çalıştım. “Siz susuyorsunuz da ne oluyor? Bakın savcı öldürüldü. Failer ortada yok. Bakın bu Cumhuriyette çalışan bir savcıydı. Söyleyin bana, niçin canını aldılar? Onun da mı dilini kestiler? Konuşmak istedi de susturdular mı? Söyleyin rica ediyorum. Meslektaşınız sayılır. Neden aldılar savcının canını?” şahittim bu memlekette olan her şeye. Şahittim, ailemi alan bu millette, iyi insanlar kadar kötülerin de bulunmasına. Şahidim ki memleket iyi değildi. Şahidim ki kötüler hep kazanıyordu. İyiler kaybediyordu. Ben sersefilim, kimsesizlikten memkelete ait olamamaktan. Ölüm insan ayırt etmiyodu. İyiler hep ölüyordu. Benim ailemde ki insanlar, iyi insanlardandı bir ben kötüydüm. Herkes can vermiş, yalnızca ben kalmıştım. Belki de bu yüzden, bir türlü can vermiyordum. Bir melek olup, gelecek olan alamıyordu ruhumu kötülükten. ”O benim işim değil. Herkes kendi görevini yapmalı. Karışma bu hususa,” diye çıkıştı ısrarım onu rahatsız etmişti. “Bilemezsin kim suçlu savcı haindi belki de.” kaşlarım havalandı. Parmağımda ki kıymık, sükûnetle canımın yakarak, beni rahatsız etti. Canıma kıymışlardı yedi yaşındaydım canımın canını almışlardı benim babamı idam etmişlerdi normalde tutmaya çalıştığım kin beliriverdi kalbimde gözlerime yansıdı acısı öfkesi “Belkilerle mi kıyıyorlar insanların canına? Boğazıma urgan geçirilecek olsa, bir belkiyle mi geçirilecek? Bir can, bu kadar mı kıymetsiz? Dinlemeden yargısız infazlarla mı alıyorlar canları? Şayet ben, burada karşımda düşmanım otursa, dinlerdim. Kıyamazdım canına. Hiç mi vicdan yok? Bir parça kanıt sunsanız, kabulüm. Derdim ki, okumuş etmiş adam bir bildiği vardır. Bana bir belki vermeyin. Sebep verin. Bir soysuzluk verin. Verin ki susayım, yoksa dilimi kesecekler. İnanın öldürülmek istemiyorum.” bir nebze rahatlarsa içim. Boşu boşuna birinin katledilmiş, olmamasına inansam yeterdi bana.