İçeriğe geç

Kardelen Masum Ve Suçlu

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Kardelen Masum Ve Suçlu

Bölüm 1

İDAM İPİ

22.12.1982

Hain dediler. Babası, “Benim güzel ülkem. Mustafa Kemal Atatürk, bize emanet etti. Emanete ihanet olmaz. Bilin ki ben ülkeme ihanet etmedim!" Sesi gür, anlı ak. Son sözlerinde bile ülkesine, aşkla bağlı bir adamı idam ettiler. Üzerinde beyaz bir infaz gömleği, gömleğin üzerinde şuçu yazan bir yafta asılımıtşı. Bir adamın çocuğuna, ülkesine bağımlı olan bir adamın, kızına hain dediler. Yaşı henüz yedi olan bir kıza, hain dediler. Kimdi hain? Bu topraklarda, bu ülkede, işlenen cinayetlerin önü arkası kesilmezken Savcı, Hakim, Polis, Devlet adamları... Onları salıverirken, küçük bir kıza hain dediler. Kimdi hain? Bir masum muydu hain? Yoksa ufacık çocuğa hain diyenler miydi? Babasını infaz edenler miydi hain? Kimdi hain? Bir çocuğa, babasının idamını izlettiler. Bir kız çocuğu, hain olarak anıldı. Bir babaya, vatan haini dediler. Kuru bir ekmeği, bir düşman bile paylaşırdı. Bir çocuğa, kuru bir ekmeği bile reva görmediler. Annesini yaşatmadılar. Söyleyin kimdi hain? Hain, üzeride masumun kanını taşıyandı. Kan lekesi çıkmazdı, kokusu miğde buladırırdı. Füsun bu kokuyu, bir gece vakti buram buram almıştı.

Bir kadın, bağırdı. Halk, gözünü yumup, kulaklarını tıkadı. Yalnızca tek bir kelime yankılandı, kızcağızın kulaklardında. Annesinin sesi, korkunç dehşet verici, hıçkırıklarının arasında, "Cihan Eslem, hain değil! Benim kocam ilelebet, ölene kadar bu vatana sağdık kaldı. Asıl hain sizlersiniz. Rabbim, bu vatanı sizin ellerinize koymasın." kadının dudakları titredi. Lakin başı dikti. "Benim de boynuma urgan geçirin, durmayın çünkü ben durmayacağım! Susmayacağım. Siz bu vatanın, yüz karasısınız. Utanın. Bu millete, bu ülkeye zerre yararı olmayan, mahluklarsınız. Utanın! Bugün bir masum asıldı utanın!" Bağırışları her yeri inletirken, sevdiğini kaybeden bir kadının feryadına karşılık, "Susturun bu kahpeyi! Bu ülkede, haine yer yok. Susturun bu ahlaksızı!" Füsun köşeye sinmiş, annesini izlerken bedeni açık kapıdan gelen, soğuk rüzgarla sarsılıyor, durmaksızın titriyordu küçük bedeni.

"Hain, sizlersiniz. Siz bir masumun, ölümünü izlediniz. Hepinize ah ediyorum. Bu vahşeti izleyen, göz yuman herkese ah ediyorum!" Halk öfkelendi. Taşlar yağdı, camlar kırıldı. Taşlar Sevda Eslem'i, yaralıyordu. Bir masum, bir çok insan tarafından hain diye taşlanıyordu. Aklını kaybetmeye yüz tutmuş bir kadını, canından ediyorlardı. Kadın, kocasının ölümünü durduramamanın azbı içindeyken, Allah bu azabı bitsin diye bir kadını sevgiliye kavuşturuyor, bir çocuğu kimsesiz bırakıyordu. Bir süre sonra taşlar durdu. Sevda Eslem yaşıyordu. Yaralıydı. Şakaklarından, anlından, kaşından... Bedenininde göremediği ama hissetiği yaralardan akan kan, zerre umrunda değildi. Yalnızca kızı için endişe etti. Canı yanıyordu ama şikkayet bile edemiyordu. Yalnızca "kızım Füsun'um... Allah'ım, onu koru al canımı. Onu yaşat." diyordu. Dua ediyordu Allah'a. Kabul oldu duaları belki de... Sevda, evinin kapılarını kilitlemişti. Füsun, annesine bakıp bakıp ağlıyordu. Annesine yaklaştı, yaşadığı şoku üzerinden atamamış, tir tir titriyordu. Sevda, kızını sarıp sarmaladı. "Babama neden hain diyorlar? Babam, hain değil!" Bedeni fütursuzca titreken, hainin ne demek olduğunu defalarca sorguluyordu. Babasının asılışı, annesinin feryadı kulaklarında çınlıyordu. Annesi o acıyla bile kızı, bu caniliği görmesin diye onu göğsüne bastırıp, feryat etmişti. Füsun, anlayamamıştı o an. Yanlızca bir kaç saniye babasının boynunda bir ip, ayakları boşlukta sallanırken görmüştü. "Değil... Füsun'um değil. Baban, hain değil." Kızını acıyan göğsüne, kalbine bastırdı. Sanki kalbinin acısını, dindirmek ister gibi... Kızını, gösünde uyuttu. Saçlarını öptü, kokladı ‘Ağlama.’ demişti kocası. ‘Hainlerin yüzünü güldürme. Başını dik tut. Benim anlım ak, Sevda'm.’ demişti. Kızını emanet etmişti ona. Biricik kızlarını... ‘Füsun'um, duymasın bunları. Babasını hain bilmesin. Aklına ben gelince, hep tebessüm etsin. Babam desin her hâlûkarda. Unutmasın beni. Unutturma beni ona Sevda'm.’ demişti karısına. Öyle yapmıştı Sevda. Dik durmuştu. Emanete ihanet olmazdı. Ölene kadar kızını bırakmayacaktı. Öyle de yapmıştı. Ölene kadar kızıylaydı. Uzun bir vakit değildi. Kocasın, öldüğü günün akşamıydı. Sözünü tutu. Emanete ihanet etmedi lakin ölüm, onları hızlı ayırdı.

İki cani gece yarısı anlaşmış, evin etrafına benzin döküyolardı. Bir çakmak çakıldı. Bir beden, cayır cayır yandı. Bir kız çocuğunun, avuç içleri yandı. Bir anne yandı. Bir çocuk kimsesiz kaldı. Halk ise, adalet yerini buldu dedi. Adalet neydi? Masumu yakmak, adalet miydi? İçinde bir çocuk, bir anne olan evi kundaklayanları yargılamayıp, örtbas eden susan herkes suçluydu. O kız çocuğunu Piyade Yüzbaşı Pars Öktem kurtardı babası hain olarak anılan bir kız çocuğunu, kim olduğuna bakmaksızın, kulak tıkadı. Yanan evin içinde ki çocuk çığlıklarına, kulak tıkamadı. Vicdanıyla, yüreğiyle ateşin içine atladı. Kız çocuğu is kokuyordu ama annesinin yanan bedeninin, kokusunu alıyordu kendisinden. Yanan avuç içleri, kolları aynı annesinden aldığı kokuydu. Öyle ya dinmek bilmedi acı. Kız çocuğu, ağladı. Titrek, ürkek bedeni titriyordu. Çok üşüyordu, Füsun. Oysa az önce onu ateş yutacaktı ama üşüyordu üzerinde ki turuncu elbisenin etekleri, koları ufak ufak yanmış, kömür gibi dumanla kararmış lekelenmişti. Bu cihana, bu ülkeye sığdıramamışlardı onu. Füsun, yüzünü elleriyle saklayarak, göz yaşı döküyordu. Acıyordu elleri. Onu kurtaran adama bile bakamıyordu. Çok kirliydi üzeri. O yüzden o evden, o adamın kucağında çıktıkları gibi inmek istemişti kucağından. Bacakları tutmuyordu çocuğun. Annesini yakmıştı bu millet. Memlekete küsülür müydü? Yaşasa babası buna asla müsaade etmezdi. ‘Memleket demek; ev demek kızım. Bu toprak, bizim şehitlerimizin kanıyla yıkanmış, onur duymalıyız. Sahip çıkmalı, gözümüz gibi bakmalıyız. Bu millet, payimal edilmeyecetir.’ derdi. Ne olursa olsun küsmezdi bu topraklara. Bu millet, bu sabah adaleti payimal etmişti. Yine de küsülmez miydi? Bu ülkenin katılığında, çiçek açmak mümkün müydü? Bir tesseli aradı çocuk. Babası, onu hep tesseli ederdi. Şimdi katıla katıla, nefesi kesile kesile, sarsılarak ağlıyordu. Neredeydi babası? Niçin onu teselli etmiyordu? Adam dondu kaldı. Kız çocuğu ürkmesin diye onu, yere indirmişti. Dokunsa sanki bu kızı, canından edecek gibi hissetti. Kızın önünde diz çöktü. Bir elli dizinde, bir elli kıza uzanırken, havada kalmış vaziyetteydi. Gün ağarıyordu, havada bir zemheri vardı. Çocuğun bedeni, daha şiddetli titredi. Adamın yüzünde bir melal belirdi. Çatık kaşları titredi. Milletinden, ilk kez uttandığını hissetti. Bir çocuğu kurtarmıştı lakin bîgünah bir anne, yanarak canını vermişti. Bir başkasının işlediği suçu, mazlum çekiyordu. Füsun ellerini yüzünden çekti ilk adamın yüzüne sonra üzerinde ki üniformaya baktı dudakları titredi “Annem, içeride kaldı... Sen asker misin? Onu da kurtar. Annemin elleri de, benimkiler gibi yanmıştır. Kurtar annemi. Babam, askerler kahraman dedi. Annem yanıyor asker abi. Kurtar annemi.” sesi mahzun acı acıydı kalbi ağrıtıyordu. Yüzbaşı sustu başını eğdi küçük kızın yüreği ağırlaştı annesizliği hissetti. Bir cevap alamadı çocuk. Annen, şehit oldu diyemedi. Kalbi mülevves insanlar, anneni yaktı. Annen, şehit sayılır diyemedi. Çocuk, cevabı biliyordu. Annesi, babasının yanına gitmişti. Yar, yardan ayrı kalamadı. Yaradan, iki aşığı yanına aldı. Bir çocuk, bir gecede hem yetim, hem öksüz kaldı. Yandı elleri çocuğun. Avuçları sızlıyodu. annesi yandı. Vatan sağ olsundu. Acı tekrar nüksetti ellerine. Annesinin, bir mezarı yoktu onu yakmışlardı. Bir veda günüydü bu. İs kokusu vardı. Çocuk, is kokuyordu. Ölüm kokusu üzerine sinmişti.

14.02.1998

“Ey Türk gençliği! Birinci Vazifen; Türk İstiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” başım dikti. Sesim bir kadının, çıkarabileceği kadar sertliği taşıyordu. Göğsümü gerdim omuzlarımı dikleştirdim. “Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.” diye bağırdım. Topluluktan sesler yükseldi. Gururla gençliği hitabeyi, okuyorladı. “Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.” Ankara Adalet Sarayı'nın sert ve insanı ezen büyüklüğü arasında, Bab-ı Adalet'in tam önünde, bir baş kaldırı gerçekleştiriliyordu ve sesi, en çok çıkan ailesi bu milletin elinde can vermiş olan, bendim. Dudaklarım titredi. Lakin bunu sesime yansıtmadım.

“Ey Türk İstiklalinin evladı! İşte bu ahval ve şeriat içinde dahi vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” hep bir ağızdan halk, cesaretle bir yürek olmuş, gençliği hitabe okumuştu. Bu millet, benim mektebe gitmeme müsaade etmemişti. Okumayı bana babam öğretmişti. Babam, bana Mustafa Kemal Atatürk'ü anlatmıştı. Eğer idam edilmeseydi, bana her şeyi o öğretirdi. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Buruk, kırgın, özlem dolu bir gülümsemeyle, iyice dikleştim.“Duyun beni. İşitin sesimi. Siz sustukça, bu millet çürüyor. Durdurun kibrinizi, işitin isyanımı! Ülkemizde, habis insanlar var. Hepsi sorgulanmalı, susmayın. Dün bir suikast yapıldı. Vatana ihaneti kabul etmeyen bu millet, niçin suskun? Siz sustukça, zalimler güç topluyor! Ülkemizde, işini düzgün yapmayan, hiçbir Devlet adamını bu ülkede, barındırmayacağım. Susmayacağım. Susmayın!” Dün Savcı Selim Akraya'ya, bir suikast yapıldı. Savcı Selim, elim bir cinayete kurban gitti.

Bu adalet aranan Bab-ı Adalet'in önünde, öldürüldü. Blirim ki; bu ülke bunu göz ardı etmemiş, nümayiş yapıyordu. Bunun için, en önde hak-perest olmaya razıyım. Rüzgar saçlarımı savurdu. Polis barikatları, önümü kesti. “Bu yaptığınız suç. Halkı, ayaklandıryorsunuz. Bir isyan çıkarıyorsunuz, hanımefendi. Bu durumda sizi, nümayişten alıkoyacağız. Lütfen zorluk çıkarmayın.” Omuz silktim. Gözlerimi kapatan saçlarımı, önümden çektim. “Çıkarmayacağım. Çünkü suç işlemiyorum. Hak arıyorum. Lakin siz, bunu engelliyorsunuz.” dedim. Sesim bir saniye de olsa, istemsizce titremiş, bedenim kasılmıştı. Olabildiğince korkusuz olmaya çalıştım. Oysa deli gibi korkuyordum.

...

Bedenim sorgu odasında, fütursuzca titredi. Üşüyordum. Babam da üşümüşmüydü? Karanlığın içinde zayıf bedenim, aynı tempoda bir süre durmaksızın titredi. Babama işkence etmişler miydi? Benim babama, ne yapmışlardı? Dişlerimi sıktım. Boğazım düğümlendi. İnanılmaz bir susuzluk, çekiyordum. Avuç içlerimde, hep hissettiğim o acıyla, kasıldım. Burnuma rutubetin tozları kaçıyor, genzimi yakıyordu. Boğuluyordum adeta. Kapı hızla açıldığında, irkildim. Dudaklarım titredi ama başımı dikleştirdim. Çehresi güzel bir adamdı fakat kahverengi gözleri, toprak kadar soğuk bakıyordu. Dudaklarımı ıslattım. Oturduğum sert sandalyede, dikleştim. Adam, karşımda ki sandalyeye oturdu. Kaşları çatık, çehresini sert, duygusuz tutuyordu. Elinde ki dosyayı, masaya koydu. Dosyaya göz ucuyla bile bakmadı. Yalnızca bana bakıyordu. “Vuslat Asanar.” dediğinde, istemsizce kaşlarımı çatım. Kendini tanıtıyordu. İsmiyle beraber, soyadını da söylemeyi ihmal etmeyecek kadar, onur duyuyordu soyadıyla. “Füsun.” dedim yalnızca. Sesim, beklediğimden bile cılız çıkmıştı. Çenem birbirine iyice kenetlendi. “Başka?” dedi adam.

“Yalnızca Füsun. Sizin gibi kibirle, soyadımla övünmek gibi, bir kibrim yok. Adım Füsun. Annem koymuş. Soyadım onurum. Herkesin diline yakışmaz.” artık sesim cılız korkak bir çocuğun ki gibi değil gururla çıkıyordu. Dediklerimi ona olan sözlerimi takmadan, “Avukatım. Senin avukatın. Dosyana bakmadım. Ani gelişen bir durum. Kendini şansılı sayabilirsin. Dosyana bile bakmadım. Yanlızca bir hain olduğunu duydum. İştahım kabardı.” dediğinde, yüzümü ekşittim. Ona, tiksinerek baktım. Miğdem kasıldı. "Hain değilim ben! Yanlızca adalet istedim. Bu beni hain yapmaz." Gözlerimde ki öfkeye engel olamadım. "Adalet..."Diye mırıldandı

"Senin gibilerin ağzına alması ne kadarda gülünç " diye devam ettiğinde kaşlarım çatıldı gözlerim etrafta gezdi bir süre onun cümlelerini duymazlıktan geldim “Her haini burada mı ağırlıyorsunuz?” sesim düzdü tek bir duygu kırıntısı yoktu “Daha beteri” dudaklarının kenarı kıvrılmıştı. “Madem buradayım o daha beter yerde değilim öyleyse hain de değilim yanlış mıyım avukat?” gözlerimi bir saniye bile ayırmadım onunkilerden.

Gözlerini kıstı “Kaç yaşındasın sen?” diye sordu hakikaten dosyama bakmadan gelmişti “Yirmi üç.” dedim omuz silkerek.

Bu karanlık yerde, yalnız yüzünü görmeme yardımcı olan, tek nadide ışık yalnız onun çehresini aydınlatıyordu. Ben karanlıkta kalmıştım. Omuzlarıma zor varan saçlarım, hafifçe yüzümü kapatıyordu. Çocukken saçlarım yandığından beri, uzadığı gibi kesiyordum. Ben, bu saçlara bakamayak kadar, kadın değildim. Diğer kadınlar, saçlarını türlü yollarla güzelleştirirken, ben saçlarıma, bit düşmesin diye uzatamazdım. Bir vakit neredeyse tamamını kesmiştim bu sebepten. Karşımda ki adamın, saçları taranmış sakalları yeni kesilmişti. Üzerinde pahalı bir takım olduğunu zorda olsa seçiyordum. Bakımlıydı. Ben üzerimde eski bir elbiseyle, çalışıp paramla zor aldığım sarı önce bir elbiseyle, bu sert sandalyede oturuyordum. Yalnız en süslü, en güzel elbisemdi bu.

Önündeki dosyayı açtı. Gözlerimi yumdum. Kirpiklerim kısa bir an ıslandı ama karanlık bunu ona göstermedi soğuktu çok soğuktu. “Füsun Öktem.” ağzına hiç yakışmamıştı. Başımı dikleştirdim. Bana baba olan, soyadını veren adam, şehit olmuştu.“Evet.” dedim onu onaylayarak. “22 Ekim 1975 doğumlusun.” dedi. Başımı salladım yanlızca. “Baban Cihan Eslem, vatana ihanetten idam edilmiş.” sessizlik... Sustum bir süre. O ise, okumaya devam etti. “Annen Sevda Eslem, sobadan çıkan yangın sonucu, yanarak ölmüş.” avuç içlerim, yine o günkü gibi yandı. Buna da sustum. “Tek çocukları senmişsin. Manevi baban, Pars Öktem. Seni himayesi altına aldıktan beş sene sonra, 21 Eylül 1987'de İran-Irak muhaberesinde şehit düşmüş.” titrek bir nefes aldım. Bedenim bir hastalık kapmış bir kuşun, son anlarını bedenini ısıtmaya çalışırken, usul usul titremesi gibi bedenim usul usul titremeye başladı.

Bî çare bekledim geçmesini ama üşüyordu bedenim. Ölümü ensemde hissetmiştim. “Neden burada olduğunu biliyor musun?” neydi bu sual? İnsan suçlandığı şeyi bilmeden, oturur muydu bu masaya? Otururdu. Benim babam oturmuştu. Bir gece ansızın, evimizin kapılarını kırarak, yaka paça çıkarmışlardı evimizden. Çenem adeta kilitledi. Boğazımda boğulma hissettim bir an. Çenem titredi. Ağlamamak için, sıkıyordum kendimi. Sabırla bekledi.

“Biliyorum.” dedim dakikalar sonra.

“Nedir?” dedi.

Başımı kaldırıp, tekrar göz teması kurdum. “Adalet için. Ses çıkardığım, nümayiş yaptığım için buradayım. Sizin gibi kibriyle boğulanlar, soyadlarına leke gelmesin diye, sususturduklarınızdan biriyim sadece. Suçum adalet istemek.” tek bir an bile tereddüt etmeden, dürüstlükle cevapladım sualini. Kaşları kalktı. Gözlerime bakmaya çalıştı karanlıkta. “Biz kimiz Füsun?” dedi. Ne bir nezaket vardı sesinde, ne de merak. Sadece saldırıya hazır, sinsi bir kurttu. “Siz kimsiniz? Bende bunu merak ediyorum. Kimin kuklasısınız bilemem ama buraya bana, yardımcı olmak için gelmediğiniz kesin.” sivri dilim onu, bir an bile rahatsız etmedi. Başını salladı. “Bizi ayıran nedir? Senin cahiliyetin, benim aklımla yarışabilir mi? Mektebe gitmemişsin, nasıl başa çıkacaksın bizim gibilerle?” dedi. Son cümleyi özellikle vurguladı. Belki de bir an benim gibi cahil bir kadının, onu baltalamasından, rahatsızlık duymuştu. Beni küçümsemekti amacı ama müsaade etmedim.

“Bu seviyeye düşerek, yeterince kendinizi belli ediyorsunuz. Benim mektep okumamam, bu milletin ayıbıdır. Bu ayıbı bana milletim yaptı. Lakin ben ülkemde olan bu usulsüzlüklere, üstü kapanan caniliklere susmayacak, sizin gibilerin beni durdurmasına müsaade etmeyeceğim. Benim cahiliyetim, sizin ki kadar körelmiş kurallarla örülü değil.” dudaklarımı yaladım onunla konuşmak bile zarar ziyandı benim için.

“Pekala.” dedi sandalyesine yaslanarak. Karanlıkta yüzünü artık tam seçemiyordum. “Biz aynı kefede değiliz. Madem öyle, anlat dinliyorum. Bizim gibiler hangi konuda usulsüzlük yaptık? Seni dinliyorum. Bildiklerini anlat.” dediğinde yüzündeki ifadeyi seçemiyordum bu görüşme zaman bitecekti? Bunalarak, başımı geriye attım. “İlk usulsüzlük o dosyada yazıyor avukat.” diye fısıldadım. Gözümden akan bir damla yaş, şakaklarımdan akıp, saçlarıma karıştı. Gözlerimi yumdum. “Nedir?” diye sorduğunda tekrar ona baktım masada ışığa doğru eğilerek bana inanılmaz bir manzara sundu gözlerinde ki tiksinme emarelerini görüyordum. Bana çocukluğumdan beri böyle bakıyolardı. “Onu da sen bul avukat.” dedim omuz silkerek. Çenesi kasıldı. Geri çekildi. “Bu millet öfkelisin. Sebebi zerre umrumda değil. Sen zaten çoktan milletine ihanet etmişsin.” dediği şeyle sarsıldım. Gözlerim doldu “Vatana ihanet edilmez, babam bana böyle öğretti. Ben milletime küsemem söz verdim.” diye fısıldadım. “Ben yanıyorum. Sizin gibi mektebe gidemeyişime, yanıyorum. Okuma yazmayı bana öğreten, bana Atatürk'ü anlatan babama hain diyen millete, yalnızca sitem ediyorum.” bir duman kapladı odayı sanki. İkimizde birbirimizi göremeyecek kadar, duman altındaydık sanki. İlk defa masaya eğilip, ona baktım. Karanlıkta ki yüzüm, ışıkla birlikte aydınlandı. Bir elimi yanağıma koydum. Karşımda ki adama bakmaktan kendimi alamadım.

“Kahverengi.” dedim. Kaşları çatıldı fakat soru sormadan izledi.

“Gözlerin.” dedim. “Garip bir hissiyatı var.” ikimizin de yüzü aydınlıktı. Sarı elbisemin açıkta bıraktığı boynumda ki annemden yadigar küçük kardelen fügüründe ki kolyeye kaydı. Boynumda, kışın ilk baharı vardı. Gözleri boynumdan, çeneme ardından, kurumuş dudaklarıma, oradan da yeşil gözlerime bir ziyarette bulundu. Yüzümün her zerresini, aklına kazıyordu adeta. Kısa saçlarım ben ufacık kımıldanmanın etkisiyle hafifçe yüzümü kapadı. Bilmeden bir ressam gibi çizdim onu aklımda, bazı insanlar bir ressamın tablosu olacak kadar güzeldi. Bu adam bir kadın ressamın resmine, şaheser olacak kadar yakışıklı bir çehreye sahipti. “Suçun siciline işlemeyecek. Bu görüşme hiç yaşanmamış gibi evine döneceksin.” saçlarımı yüzümden çekip, onun gözlerine baktım. "Neden avukat? Bir suç işlediğimi söyledin. Bu senin adalet anlayışınla çelişmez mi?" Tek bir saniye duraksamadı, yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.