Bir süre sükûtta gömüldü. “Şüphesizdir ki, kimsenin canına boşuna kıyılmadı Fusün,” kalbim öyle bir ağrıdı ki, inanmak için çabalarken babama, ihanet ediyormuş gibi hissettim. Yine bir şüphe tohumu etkiler kalbime. Çocukluğumdan beri büyüyüp, filizlenirken, kalbimden taşan acısını dindiremediğim büyüyüp, filizlenen, tohumu yine ektiler. Bana reva mıydı bu yaptıkları?
Ağırlığı bir an olsun geçmeyen her mevsim de yeşerip, büyüyüp, ardından sonbaharda yaprakları sararıp, solan bir ağaç gibi. Lakin bir kışın ortasında, dallarında hiç yaprak kalmamış vaziyetteydim.
Tohum hızla büyüyüp ağaç olmuş, ardından kış olmuştu ve ben, yapraksız umutsuz, inançsız kalmıştım. Kalbimde bir ağırlık, bir orman vardı. Yetseydi ya bu kadarı. Ne gerekçesi vardı ki bir orman yeşermesine? Bir çok ilim öğrenmiştim. Diğer çocuklardan farklı bir vaziyette olmamak için ama belli ki yine mektebe giremiyordum bu bilgisizlikle.
“Ne vakittir boşu boşuna kıyılmıyor? Ben bilemiyorum.” acısı, her zerremde sükunetle geçmek bilmiyordu.
Ne vakittir adalet vardı? Ne vakitten beri böyleydi? Benim babam, hain miydi? Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor! Vatan, ne zamandan beridir, çocukları kimsesiz bırakıyor? Bir ben mi kimsesizlikle, imtihan ediliyorum?
“Babandan şüphe ediyorsun. Cihan Eslem, bir haindi Füsun. Boşu boşuna değildi infazı,” dilim, damağıma yapıştı. Gıkkım çıkmıyordu. Babamdan bu hususta bahsederken zorlanıyor, konuşmak için büyük bir çaba veriyordum.
“Benim babamı tanımıyorsunuz,” ancak bunu diyebiliyordum. Gerisi hiç gelmiyordu. Zira savunmak istediğim her vakitte, ağır laflar işitiyordum. Çoğu vakitte saklanır, bir köşeye bana yakışmayan bir biçimde siner, kullandığım lisanı unutmuş gibi onlara karşı koyamazdım. Başımı iki yana salladım, “Benim babam, hain değildi,” tek nefeste, tek inandığım gerçekle, babamı savunmak istedim, “Sen, babanı tanıdığına inanıyor musun?” bir iğne misali, battı tenime lafı.
Babamı tanıyor muydum? Müsaade etmişler miydi buna? “Yedi yaşının evvelinde, nasıl yaşattı baban seni? Tanıyor musun gerçekten? Söyledi mi baban sana, hangi husus yüzünden milletini sattığını?” bir felaketin eşiğinde kalmış gibi, tir tir titredi bedenim. Göğsüme bir sancı vurdu, nedir bilemedim. Ben uzun zamandır, hiçbir şeyi öğrenemiyordum. Soluklarım, nefessiz kalmışım misali, acı içinde nefes arayışıyla hızlandı. Bir uğultu sesi işitmemi zorlarken, çenem kasıldı. Ne konuşucak derman kalmıştı, ne de acıyı dindirecek deva. Bir nefes gözyaşı yolunu bulup, dudaklarıma sızdı. Dudaklarım bir nefes arayışıyla aralanmış, vaziyetteydi. Unutmam, unutamam.
Tüm bedenim bir acıyla buluştu sanki. Küçük bir iğne, çoğaldı, çoğaldı çoğaldıkça ayak parmak uçlarımdan yavaşça, ilmek ilmek saç diplerime kadar battı. Nefes haram oldu, acısı beni kambur yaptı. Konuşmayı yeni öğrenmiş bir sabi gibi, kala kaldım. Dilim dolandı, nefesim yetmedi. Allah günah yazmasın, ben bir kez daha ölmek için çaba gösterdim. Nefes almak için, zere çaba gösterecek gücü bulmadım ruhumda. Defalarca sökülüp alınan kalbim, bir kez daha savaşa girdi, mağlubiyetim ile son buldu savaş. Dudaklarımdan yalnızca bir nefes acı firar etti, izin vermediler diyemedim. Tanıdığım, yaşadığım yedi yılı unutamadım. Ben, babamın efsunlu çiçeğiydim diyemedim. Gidecek bir mezar bile bulamadım.
Derdimi yanacağım, ruhumu dökeceğim bir toprağı, bana çok görmüşlerdi. “Babam...” dedim kalp acısıyla, başımı güçlükle dikleştip, tebessüm ederek, babam dedim. “Vatan sağolsun...” güçlükle söylediğim iki kelime, ağrına gitti.
Çenesi kasıldı, “Vatana hainlik etmiş adam, bu vatana sağ olmasın,” ne bir tebessüm kaldı dudaklarımda, ne de bir umut. Başımı eğdim, babam hain değil, demeye gücüm yetmiyordu artık. Aynı lafları duymak, yakıyordu yüreğimi. Yüreğimi yaktılar, annemi yaktılar, bir kelimeye iki can. Bir kelime, bir çocuğun kalbini yaktı. Çok üşüyordum, ben hiç ısınamıyordum artık. Annem olsa sarıp, sarmalardı beni. Ateş gibiydi bedeni, çok sıcaktı yanıyordu sanki. Ben annemin, ateşine bile razıydım. Ne olurdu sanki beni de yaksaydı o ateş?
Katiller neredeydi? Vicdan neredeydi?
Tek kişi mi yakmıştı yuvamı, annemi? Hayır, hain yaftasını babamın boynuna, geçirenlerdi katiller.
Yari, yardan ayırmayan yaradan, beni de alsaydın yanına, itirazım yok. Bu günahkar kulun, razı ruhunun bedenini terk etmesine. Affeyle, sende benden razıysan, al canımı Yarab.
Bir taziye aldım, vatan sağolsun, lakin senin baban sağ olmasın diyordu bana. Bir taziye aldım, aldığım ilk taziyeydi. Onda da, baban sağ olmasın diyordu. Başın sağolsun kelimesini hiç işitmeyen kulağım, keşke sağır olsaydı da, keşke işitmeseydi bu lafı. Dik dur Füsun Eslem, baban için, annen için bu lafı sineye çekmek, sana yakışmıyor.
Bana yakışmıyor... Kollarımı kendime sardım, yalnız bir ben vardım bana. Buruk bir izdivaya çekilerek, kendime sarıldım. Zira bana sarılacak, mukaddes bir insan yoktu.
Ne ana, ne baba bir ben vardım bana. Aklı revan, ruhu katran karası bir çocuğa, yeminliyim. Ebediyete kadar, can verene kadar, Allah şahidim faili meçhul katilleri, bu vatanın topraklarında barındırmayacağım.
“Yapmayın, bakın benim babam, vatanı için hiç düşünmeden, canını verecek bir adamdı. Yapmayın, laffınızı geri alın. Babamın günahını almayın, iyi adamdı babam. Vatanı namustur, demeyin öyle kemikleri sızlar babamın,” bilmediğim bir mezarın altında ki o adam, mukaddes bir vatandaştı.
Onu bu şekilde anarak, eziyet ediyorlardı babama. Bir bataklığa gömülmüş bir adam, kendisi herkesi kalbine sığacak bir Cihan. Onu, kendi cihanınına sığdıramamışlar. Bataklık, babamı içine gömüştü. Kimse aklayıp, paklayamıyorken ben, onun anlının, ak olduğuna yemin edebilirdim. Bilmezler vefat edenin ardından susmayı, ben sükûtta gömülmek istiyorum. Bilmezler sükûtta gömülmenin, neyi rivayet ettiğini ama ben biliyorum.
Bir bataklıkta gömülü bir adamın kemiklerini sızlattılar ben onların sükûtta gömülmeleri için yalvarıyordum. Hak etmiyordu. Sandalyesini geriye sürterek, kalktığında nefesim boğazımda tıkandı. Bir idam mahkumunun ayakları altından, kayan bir tahta bir sandalyenin, yere düşüşünü anımsattı.
Omuzlarıma bir yük bindi, başımı kaldırırsam, babamın asılı bedenini göreceğim korkusuyla, büküldü boynum. Ne zaman açacaktı benim çiçeğim...? Bizi göremiyorum baba, annemi göremiyorum. Yüzünü tekrar hatırlarım umuduyla bile olsa, kalkmıyor boynum.
“Namussuz bir adamı aklayacak hiçbir mücadele de bulunmayacağım, lafımın arkasındayım. Emekli Altsubay Akif Öktem, seninle konuşmamı istedi. Görüş bitti. Burada bekle, gelecektir,” gözlerimi karanlığa, bile isteğe atarak kapadım. Akif amca boynuma bir idam ipi geçirirdi ama elini uzatmazdı.
Çocukluğumda, ilk darbeyi ondan almıştım, ‘Hainin evladına, evlat mı diyeceksin?’ ilk kez bu denli hainin kızı olduğuma inanmıştım. Zira böyle güzel kalpli, vicdanlı bir adamı, bundan ötürü yadırgıyordu. bir ayıp, bir günah işlemişim gibi, kalbime ilk tohumu ekenlerdendi, Akif Öktem.
Akif Öktem'in karşı çıktığı bu husus yüzünden, Manevi babam Pars Öktem, ilk yarasını benim yüzümden abisinden almış, herkesin diline düşmüştü. Babam gibiydi, bir baba nasılsa öyle davranır, nezaketini yadırgamaz, bir ananın, bir babanın en kıymetli emanetiymiş gibi, şevkat ile bakardı bana. Hainin evladına, evladım demekten gocunmamış, nice vicdansız insanlardan daha mukaddes, bir insanlık sergilemişti, Pars Öktem. “Görüşmeyi reddetme hakkım var mı?” gözlerimi ürkekçe açıp, başımı kaldırıp, yüzüne bakmaya çalıştım.
“Kapı üzerine kilitlenir, Akif Öktem gelene kadar mahkum kalırsın burada. Kabulün mü?” nefsim daraldı. Dudaklarımdan acı bir soluk kaçtı, kim bilir kaç vakkittir mahkumdum ben? Dahası beni yakardı, bir ağırlık çöktü içime. Çürüyüp giden ruhum, oracıkta kıvrandı.
Kaybettiklerim beni yaktı. Bilinmezlikler üzerine kurulmuş bir sorgu odasına kilitlemek, babamın ne çektiğini düşünerek, aklını yitirmekle eş değerdi. Suskunluğumu red olarak kabul gördü.
Dosyasını toplarken, bana bir süre biçti, “Herhangi bir husus olursa bana ulaş,” önüme kartvizitini uzattı, kartın sol üst köşesinde avukat olarak numarası ve faks numarası vardı. Yavaşça masadan aldım kaliteli, dokulu bristol bir beyaz kağıda koyu bir şekilde yazılmıştı. GMS başlığı altında, 0532'li bir numara yer alıyordu. Bir prestij sahibi olduğunun göstergesiydi, zira ilk açılan hat serisiydi.
“Avukatın olarak, görevim.” ihtiyacım var mıydı? Belki bir nebze. Bu hususun, burada kapanması içime sinmiyordu. Hiçbir sualime, cevap bulamamıştım.
Usulca başımı salladım. Bakışlarımı karanlıkta, ufacık bir ışıkla okuyabildiğim kartviziten çekip, ona diktim. Başını salladı, arkasını döndü ve beni küçük ışık ve babamın çektiği eziyetlerini, düşlemem ile başbaşa bıraktı.