Fotoğrafı elimde tutarken zaman, duvardaki eski saatin durmuş akrebi gibi hareketsiz kaldı. Gözlerim defalarca aynı üç yüze döndü. Ben... Lâl... Defne... Üçümüz de gülümsüyorduk. O gülümsemenin içinde hiçbir korku yoktu. Hiçbir eksiklik yoktu. Demek ki bir zamanlar gerçekten mutluyduk. Peki o mutluluk nereye gitmişti? İnsan, yaşadığı bir hayatı tamamen unutabilir miydi? Yoksa unutmak dediğimiz şey, yalnızca katlanamadığımız gerçekleri başka isimlerle çağırmaktan mı ibaretti? Parmaklarım fotoğrafın kenarlarını sımsıkı kavrarken içimde büyüyen boşluk artık yalnızlığa benzemiyordu; bu, kendi geçmişimin bana yabancılaşmasının yarattığı tarifsiz bir kaybolmuşluk hissiydi.
Defne sessizce pencerenin önüne yürüdü. Dışarıda rüzgâr dut ağacının kuru dallarını sallıyor, camın üzerine gölgeler düşürüyordu. Uzun süre konuşmadı. Sanki söyleyeceği her kelimeyi yıllardır içinde tartmış, şimdi hangisini seçeceğine karar veremiyordu. Sonunda başını bana çevirmeden, "Lâl seni affetmedi." dedi. O cümle odanın içinde yankılandı. Nefesim kesildi. "Affetmedi mi?" diye fısıldadım. "Neden?" Defne gözlerini kapattı. "Çünkü sen de kendini affetmedin." Bu cevap, sorumdan daha ağırdı. İçimde bir kapı daha aralandı ama ardında hâlâ karanlıktan başka hiçbir şey yoktu.
"17 Ekim'de ne oldu?" diye sordum. Sesim bana ait değilmiş gibi kısıktı. Defne cevap vermedi. Yavaşça piyanonun kapağını açtı. Sararmış notaların arasından eski bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde yalnızca benim ismim yazıyordu. Mürekkep yılların etkisiyle dağılmıştı ama harflerin eğimi tanıdıktı. Onu açarken ellerim titriyordu. İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı. İlk satırı okur okumaz kalbim göğsüme sığmamaya başladı.
"Aras, eğer bir gün bunu okuyorsan, büyük ihtimalle beni yine unutmuş olacaksın."
Gözlerim satırlarda dolaştıkça odanın duvarları üzerime yaklaşıyormuş gibi hissettim.
"Doktorlar bunun geçici olabileceğini söylüyor ama ben sana güvenmiyorum. Sen acıya dayanamazsın. Kendini korumak için hafızanı bile karşına alabilecek kadar inatçısın. Eğer gerçekten beni unutursan, lütfen bunun seni kötü biri yaptığına inanma. Çünkü bazen insan, yaşayabilmek için hatırlamaktan vazgeçer."
Mektubun sonunda tek bir imza vardı.
Lâl.
İlk kez gözlerim doldu. Haftalardır, belki de yıllardır ilk kez ağladığımı hissediyordum. Gözyaşlarım mektubun üzerine düşerken mürekkep hafifçe dağıldı. Lâl bu satırları ne zaman yazmıştı? Bana neden ulaşmamıştı? Daha önemlisi... Eğer hafızamı gerçekten ben kaybettiysem, neden bunu hiç hatırlamıyordum?
Defne yanıma geldi. Mektubu elimden nazikçe aldı ve yeniden zarfa koydu. "Henüz tamamını okumamalısın." dedi. "Neden?" diye çıkıştım. "Çünkü doktor haklıydı." dedi sakin bir sesle. "Her şeyi aynı anda öğrenirsen zihnin bunu kaldıramaz." Öfkeyle başımı kaldırdım. "Yeter artık!" diye bağırdım. "Herkes benden bir şey saklıyor. Sen de, bu ev de, bu defter de... Ben kendi hayatımın yabancısı oldum. Bana gerçeği söyle!"
Defne bana uzun süre baktı. O bakışta acımak yoktu; yalnızca derin bir keder vardı. Sonra cebinden küçük, paslanmış bir anahtar çıkardı. Anahtarı avucuma bıraktı. "Üst kattaki son oda." dedi. "Orayı bugüne kadar hiç açmadın. Çünkü açmaktan hep korktun. Aradığın cevapların çoğu orada."
Anahtarı sıkıca kavradım. Soğuk metal avucuma battı. Merdivenlere doğru yürürken her basamak biraz daha ağırlaşıyor, sanki ev beni geri çevirmeye çalışıyordu. Koridorun sonundaki kapıya ulaştığımda kilidin yıllardır kullanılmadığı belliydi. Anahtarı yavaşça çevirdim. Paslı mekanizma zorlanarak döndü ve kapı, içeriden gelen ağır rutubet kokusuyla birlikte aralandı.
Oda tamamen karanlıktı.
Perdeler kapalıydı.
Duvarlarda çocuk çizimleri vardı.
Yerde küçük bir tahta tren duruyordu.
Ve odanın tam ortasında...
Üzeri beyaz bir çarşafla örtülmüş büyük bir aynanın üzerinde, kurumuş tek bir kırmızı karanfil bırakılmıştı.