İçeriğe geç

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 8 · 3 dk okuma

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 8

"İnsan bazen bir yüzü değil, o yüze bakarken hissettiği hâlini özler."

Merdivenlerin başında duran kadına bakarken zamanın gerçekten ilerlediğine inanmak güçleşti. Elindeki kırmızı karanfil, karanlığın içinde tek canlı renkti; geri kalan her şey küllenmiş bir anının içine gömülmüş gibiydi. Yüzünü açıkça görebiliyordum. Solgun teni, omuzlarına düşen koyu saçları ve gözlerindeki tarif edemediğim hüzün... Onu tanımıyordum. En azından öyle sanıyordum. Fakat insanın zihni, bazen ismini unuttuğu birini kalbiyle hatırlıyor. Ona baktıkça içimde büyüyen yabancı özlem, bunun sıradan bir karşılaşma olmadığını fısıldıyordu. Kadın ağır ağır merdivenlerden indi, önümde durdu ve elindeki karanfili bana uzattı. "Hatırlamaya çalışmayı bırak." dedi yumuşak ama yorulmuş bir sesle. "Hatıralar zorlandığında saklanır. Seni onlar değil, sen onları korkutuyorsun."

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Çiçeği elime aldım. Parmaklarım sapına dokunduğu anda burnuma keskin bir karanfil kokusu doldu. O koku, beni bulunduğum evden koparıp yıllar öncesine savurdu. Gözlerimi kapatmamıştım ama artık bu odada değildim. Sonbaharın ilk günleriydi. Üniversitenin taş avlusunda genç bir kadın merdivenlere oturmuş, dizlerinin üzerinde açık duran kitabı okuyordu. Rüzgâr saçlarını yüzüne getiriyor, o ise her seferinde sabırla kulağının arkasına sıkıştırıyordu. Saçlarının arasında tek bir kırmızı karanfil vardı. Başını kaldırıp bana gülümsediğinde dünya ilk kez sessizleşmişti. İşte o gülümsemeyi hatırlıyordum. Yıllardır unutmaya çalıştığım hâlde zihnimin en sağlam köşesinde saklı kalan tek şey buydu.

"Lâl..." diye fısıldadım.

İsim dudaklarımdan dökülür dökülmez görüntü parçalandı. Kendimi yeniden eski evin salonunda buldum. Dizlerim titriyordu. Karanfil elimden kayıp yere düştü. Karşımda duran kadın gözlerini benden ayırmadan derin bir nefes aldı. "Onu sonunda hatırladın." dedi. "Peki beni?" Başımı yavaşça iki yana salladım. Bu cevabın onu üzeceğini biliyordum ama yalan söyleyemezdim. Yüzüme öyle baktı ki, sanki yıllardır taşıdığı bütün yorgunluk tek bakışta omuzlarına çökmüştü. "Ben Defne." dedi sonunda. "Hayatında iki kez öldüm. İlkinde gerçekten... ikincisinde ise senin hafızanda."

Bu cümleyi anlamam zaman aldı. Defne... İsmi yabancı değildi. İçimde bir yerde yankı buluyordu ama ona ait hiçbir yüz çıkaramıyordum. Başımın içinde ince bir uğultu başladı. Gözlerimin önünden birbirine karışan görüntüler geçti. Bir hastane odası... Beyaz duvarlar... Camın önünde ağlayan bir kadın... Elime bulaşmış kan... Bir ambulansın dönen mavi ışıkları... Sonra ansızın hepsi kayboldu. Şakaklarıma bastırdım. "Bana ne oldu?" diye sordum. "Neden hiçbir şeyi doğru düzgün hatırlayamıyorum?"

Defne cevap vermek yerine koridorun sonundaki odaya yöneldi. Kapıyı sessizce açtı. İçerisi diğer odalardan daha karanlıktı. Tavandan sarkan tek ampul, rüzgâr olmadığı hâlde hafifçe sallanıyordu. Odanın tam ortasında eski bir tekerlekli sandalye, pencerenin altında ise tozla kaplanmış bir piyano duruyordu. Piyanonun kapağının üzerinde çerçeveli bir fotoğraf vardı. Yaklaşıp elime aldım. Fotoğrafta üç kişi gülümsüyordu. Ortada ben vardım. Sağımda Lâl, solumda ise Defne... Omuzlarımız birbirine değecek kadar yakındı. Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde titrek bir el yazısıyla şu cümleyi gördüm: "Bazı dostluklar ömür boyudur. Bazı aşklar ise bir ömür yetmediği için yarım kalır." Altında tarih vardı.

17 Ekim.

Bu kez tarihin bana neden bu kadar tanıdık geldiğini anlamaya başlamıştım. O gün yalnızca bir takvim yaprağı değildi. Hayatımın ikiye ayrıldığı gündü. Fotoğrafı tutan ellerim titrerken cebimde taşıdığım not yere düştü. Eğilip almak için uzandığımda kâğıdın arkasında daha önce fark etmediğim silik bir satır gözüme ilişti. Mürekkep neredeyse tamamen kaybolmuştu ama birkaç kelime hâlâ seçilebiliyordu.

"Eğer bunu okuyorsan, ona gerçeği henüz söyleme."

Notun altında imza yoktu.

Ama el yazısı...

Benim el yazımdı.

Bölüm sonu

1 yorum