İçeriğe geç

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 7 · 2 dk okuma

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 7

"İnsan bazen bir sesi değil, o ses sustuktan sonra başlayan sessizliği özler."

Kapının eşiğinde öylece kaldım. Ayaklarımın altındaki eski ahşap, en ufak hareketimde yılların yükünü taşıyan bir inilti çıkarıyordu. İçerisi zifiri karanlıktı. Dışarıdaki ay ışığı bile sanki bu evin içine girmeye çekiniyordu. Az önce duyduğum ses hâlâ kulaklarımdaydı. "Çok geç kaldın, Aras." Bir insan, yıllarca duymadığı bir sesi tek kelimesinden tanıyabilir miydi? Tanıyormuş. Hafızam bana yüzünü vermemişti, gülüşünü vermemişti ama sesini saklamıştı. Demek ki insan en çok, son kez duyduğu şeyi kaybetmekten korkuyordu.

İçeri adım attığım anda burnuma keskin bir karanfil kokusu doldu. Evin içi terk edilmiş gibi görünüyordu ama terk edilmiş hiçbir yerde bu kadar canlı bir koku olmazdı. Salonun ortasında beyaz çarşaflarla örtülmüş eski eşyalar duruyordu. Tavandan sarkan avize hafifçe sallanıyor, kırık cam parçaları ay ışığını yere ince çizgiler hâlinde düşürüyordu. Buraya daha önce gelmiştim. Bundan emindim. Ama ne zaman? Çocukken mi? Gençliğimde mi? Yoksa yalnızca rüyalarımda mı? Hafızam, cevap vermek yerine yine sessizliği seçti.

Duvarın kenarında duran eski konsola yaklaştım. Üzerini kaplayan kalın toz tabakasının üzerinde ince parmak izleri vardı. Çok yeniydi. Benden önce biri buradaydı. Parmak izlerini takip ettim. İzler, koridorun sonundaki kapıya kadar uzanıyordu. Elimi kapının koluna uzattım. Soğuktu. Neredeyse buz gibiydi. İçimde büyüyen huzursuzluğa rağmen kapıyı yavaşça açtım.

Oda bomboştu.

Yalnızca pencerenin önünde eski bir ahşap sandalye vardı. Sandalyenin üzerinde ise siyah deri kaplı bir günlük duruyordu.

Benim günlüğüm.

Ya da...

Benimkine tıpatıp benzeyen başka bir günlük.

Yavaşça kapağını açtım. İlk sayfada tanıdığım bir el yazısı vardı. Harflerin eğimi, kelimelerin arasındaki boşluk, satırların hafifçe sağa kayışı... Bunlar benim yazımdı.

Ama yazılan ilk cümleyi daha önce hiç görmemiştim.

"Eğer bunu okuyorsan, yine geç kaldın."

Nefesim düzensizleşti. Sayfaları hızla çevirmeye başladım. Her satır benim kalemimden çıkmış gibiydi fakat anlattığı hayat bana ait değildi. İlk sayfalarda çocukluğum vardı. Sonrakilerde Lâl vardı. Onun güldüğü, ağladığı, karanfil kokan saçları vardı. Sonra bir anda yazılar değişmeye başladı. Cümleler yarım kalıyor, mürekkep dağılıyor, bazı sayfalar öfkeyle yırtılmış gibi görünüyordu. En son sağlam kalan sayfanın ortasında tek bir cümle yazıyordu.

"Onu ben öldürmedim."

Kalbim göğsüme sertçe vurdu.

Kimden bahsediyordu?

Lâl'den mi?

Yoksa...

Başka birinden mi?

Tam o anda üst kattan ağır bir gürültü duyuldu. Bir şey yere düşmüştü. Ardından yavaş, ölçülü ayak sesleri başladı. Bu kez ses gerçekti. Evin içinde yankılanıyor, tavandaki eski tahtaları titretiyordu. Başımı kaldırdım. Her adım biraz daha yaklaşıyordu. İçimde kaçma isteği yükseldi ama bedenim hareket etmiyordu. Merdiven boşluğuna çıktığımda üst kattaki karanlığın içinde ince bir siluet belirdi. Uzun saçları omuzlarına dökülüyordu. Elinde kırmızı bir karanfil vardı.

"Aras..." dedi fısıltıyla.

Bu kez yüzünü gördüm.

Ve gördüğüm kadın...

Lâl değildi.

Ama bana, Lâl kadar tanıdık geliyordu.

O an anladım ki bu ev, bana yalnızca geçmişimi değil, yıllardır saklanan çok daha büyük bir gerçeği gösterecekti. Ve o gerçeğin içinde, adını bile hatırlamadığım başka bir kadın daha vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.