İçeriğe geç

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 6 · 2 dk okuma

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 6

"Bazı evler yıkılmaz; yalnızca içlerinde yaşayan insanların üzerine çöker."

Şehrin bütün sesleri, elimde tuttuğum küçük kâğıdın ağırlığı altında ezilmişti. Çocukluğumun adresine uzun uzun baktım. Mürekkep dağılmaya yüz tutmuştu ama harfler hâlâ okunabiliyordu. O evi yıllar önce terk ettiğime değil, yıkıldığına inanıyordum. Hatta bir gün cesaretimi toplayıp o sokağa gitmiş, yerinde yükselen gri apartmanı gördüğümü hatırlıyordum. Öyleyse elimdeki bu adres neydi? Hafızam mı bana ihanet ediyordu, yoksa yıllardır inandığım bütün anılar başkasının bana bıraktığı bir yalandan mı ibaretti? İnsan bazen geçmişini kendi elleriyle değiştirmez; geçmiş, insanın haberi olmadan kendi yüzünü değiştirir.

Eve döndüğümde hava çoktan kararmıştı. Anahtarı kilide sokarken kapının diğer tarafında beni bekleyen bir sessizlik olduğunu biliyordum. Fakat o sessizlik bu kez tanıdık değildi. İçeri adımımı attığım anda burnuma hafif bir karanfil kokusu geldi. Öylesine silikti ki ilk başta dışarıdan geldiğini sandım. Kapıyı kapattım. Koku kaybolmadı. Koridora doğru birkaç adım attım. Rutubet, eski ahşap ve toz kokusunun arasına karışmış o tanıdık rayiha, yıllardır unuttuğumu sandığım bir anıyı usulca omzuma bıraktı. Gözlerimi kapattığımda, saçlarının arasına iliştirdiği tek bir kırmızı karanfille bana gülümseyen genç bir kadın gördüm. Yüzü yine seçilmiyordu. Hafızam, bana onun varlığını gösteriyor ama kim olduğunu göstermeyi inatla reddediyordu.

Masanın üzerine notu bıraktım. Defteri açacakken gözüm pencereye takıldı. Camın buğusunun üzerine ince parmaklarla yazılmış tek bir kelime vardı.

"Gel."

Donup kaldım.

Bu sabah evi terk ederken pencereyi silmiştim.

Bu yazıyı bırakan biri olmuş olamazdı.

Yaklaşıp parmağımla harflerin üzerinden geçtim. Buğu dağıldı, yazı kayboldu. Birkaç saniye sonra cam yeniden buğulanmaya başladı ve aynı kelime tekrar belirdi.

"Gel."

İçimdeki mantık, bunun bir tesadüf olduğunu söylemeye çalışıyordu. Ama kalbim, yıllardır susturduğum başka bir sese kulak veriyordu.

Gece yarısına doğru adresi cebime koydum. Dışarı çıktığımda sokak lambalarının ışığı yağmurdan ıslanmış asfaltın üzerinde kırılıyordu. Taksi çağırmak aklımdan geçti ama vazgeçtim. O eve yürüyerek gitmeliydim. Bazı yollar yalnızca ayaklarla değil, pişmanlıklarla yürünür.

Şehir geride kaldıkça sokaklar daraldı, binalar yaşlandı, kaldırımlar çatladı. Çocukluğumun mahallesine yaklaştıkça içimde açıklayamadığım bir sıkışma büyüyordu. Her köşe tanıdık geliyor, her dönüşte zihnim eski bir görüntüyü yakalamaya çalışıyordu. Sonunda sokağın başına ulaştım.

Olduğum yerde kaldım.

Çünkü apartman yoktu.

Yerinde hâlâ o eski ev duruyordu.

Siyah demir kapısı paslanmıştı. Bahçedeki dut ağacı eskisinden daha büyüktü. Çatının bir kısmı çökmüş, pencerelerin çoğu kırılmıştı ama ev ayaktaydı. Bütün bu yıllar boyunca bana yıkıldığını söyleyen kimdi? Yoksa o hikâyeyi kendime ben mi anlatmıştım?

Demir kapıyı usulca ittim. Acı bir gıcırtıyla açıldı. Bahçeye adım attığım an rüzgâr aniden dindi. Sanki ev, nefesini tutmuş beni bekliyordu. Taş döşeli patikada yürürken kuru yapraklar ayakkabılarımın altında eziliyor, her ses gecenin içinde olduğundan daha büyük yankılanıyordu. Kapıya vardığımda elim tokmağa uzandı ama vuramadım.

Kapı, ben dokunmadan yavaşça aralandı.

İçeriden ne bir ışık sızıyordu ne de bir ses geliyordu.

Sadece o tanıdık karanfil kokusu…

Ve karanlığın içinden yükselen, neredeyse fısıltıya benzeyen bir kadın sesi:

"Çok geç kaldın, Aras."

O sesi duyduğum anda dizlerimin bağı çözüldü.

Çünkü yıllardır unutmaya çalıştığım tek şey…

Onun sesiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.