İçeriğe geç

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 5 · 3 dk okuma

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 5

"Bazı kapılar anahtarla değil, pişmanlıkla açılır."

Kaldırımın üzerinde olması gereken karanfil yoktu. Dün gece gözlerimi ondan ayırmadan sabahlamıştım; yağmurun altında yavaş yavaş ağırlaşan kırmızı yapraklarını, kaldırım taşlarının arasına dolan suyu, rüzgâr estikçe hafifçe eğilen ince sapını defalarca izlemiştim. Şimdi ise geriye yalnızca ıslak taşların üzerinde belirsiz bir iz kalmıştı. Bir çiçeğin yokluğu bu kadar büyük bir boşluk yaratabilir miydi? Eğilip yere dokundum. Parmak uçlarım yalnızca soğuk taşı hissetti. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk büyümeye başladı. İnsan bazen kaybettiği şeyin ne olduğunu bilmeden yas tutuyor. Belki de acının en saf hâli buydu.

Apartmanın kapısından içeri girdiğimde merdiven boşluğunda eski paspasları silkeleyen apartman görevlisiyle göz göze geldim. Yaşı yetmişi çoktan geçmiş olmalıydı. Her sabah aynı gri hırkayı giyer, aynı yavaşlıkla yürür, aynı ifadeyle etrafı seyrederdi. Beni görünce elindeki bezi bıraktı ve uzun süre yüzüme baktı. O bakışın içinde merak yoktu; sanki yıllardır cevabını bildiği bir soruyu yeniden doğruluyordu. "Gece yine konuğun vardı sanırım." dedi sakin bir sesle. Ne demek istediğini anlayamadım. Kaşlarımı çatınca sözlerine devam etti. "Sabaha kadar konuşuyordunuz. Önce senin sesin geliyordu, sonra bir kadın gülüyordu. Duvarlar ince, oğlum." Boğazım kurudu. Bütün gece tek başımaydım. Bunu biliyordum. En azından bildiğimi sanıyordum. Adamın gözlerinde en ufak bir şaka izi yoktu. Cevap vermeden yukarı çıktım. Kapıyı kapatır kapatmaz evin sessizliği üzerime çöktü. Bir an için gerçekten yalnız olup olmadığımı sorguladım.

Defteri masanın üzerine koydum. Sayfalarını rastgele çevirmeye başladım. Yazılarım her zamanki gibi aynıydı ama bir satırın kenarında daha önce fark etmediğim hafif bir leke vardı. Parmak ucumla üzerinden geçince bunun mürekkep değil, kurumuş bir çiçeğin bıraktığı iz olduğunu anladım. Sayfaların arasından ince, kahverengiye dönmüş birkaç karanfil yaprağı döküldü. Bunları ne zaman koyduğumu hatırlamıyordum. Hatırlamaya çalıştıkça başımın içinde ince bir sızı dolaşmaya başladı. Zihnim, açılmasını istemediği bir kapıyı bütün gücüyle kapalı tutuyordu.

Öğleden sonra kendimi eski şehir kütüphanesinin önünde buldum. Oraya neden gittiğimi bilmiyordum. Ayaklarım beni benden habersiz sürüklüyordu. Rafların arasında dolaşırken çocukluğumun kokusunu duydum. Eski kitapların sayfalarına sinmiş toz, yıllanmış mürekkep ve ahşap rafların nemli kokusu... İnsan bazı kokuları unutamıyor. Çünkü hafıza önce kelimeleri değil, kokuları saklıyor. Elime rastgele bir roman aldım. Sayfalarını çevirirken içinden küçük bir üyelik fişi yere düştü. Eğilip aldığımda nefesim kesildi. Fişin üzerinde tek bir isim yazıyordu: Lâl Yıldırım. Altındaki tarih ise günlerdir peşimi bırakmayan tarihin ta kendisiydi: 17 Ekim. O an kütüphanenin içindeki bütün sesler kayboldu. Sayfaların hışırtısı, insanların fısıltıları, dışarıdan gelen trafik uğultusu... Her şey uzaklaştı. Geriye yalnızca o iki kelime kaldı. Lâl Yıldırım.

Görevli kadına fişi uzattım. Bilgisayarda uzun süre arama yaptı. Ekrandaki satırlara dikkatle baktıktan sonra yüzü değişti. "Bu kayıt çok eski." dedi. "Dosya yıllar önce kapatılmış." Sesindeki tereddüt dikkatimi çekti. "Neden kapatılmış?" diye sordum. Kadın bir an duraksadı. Parmaklarını klavyeden çekti. "Sistem ayrıntıyı göstermiyor." dedi ama yalan söylediğini anlamıştım. İnsanların gözleri, sakladıkları gerçekleri dillerinden önce ele verir. Bir şey daha sormama fırsat vermeden fişi elimden alıp çekmecesine koydu. Konuşmanın bittiğini anlatan kibar ama kesin bir tavırla başka tarafa döndü.

Hava kararmaya başladığında eve dönüyordum. Sokak lambalarının sarı ışıkları kaldırıma düşüyor, uzun gölgeler ayaklarımın önünde uzayıp kısalıyordu. Cebimdeki notu yeniden çıkardım. "Beni hâlâ karanfil kokusundan tanıyabiliyor musun?" Yazıyı yüzlerce kez okumuştum ama bu kez kâğıdın arkasında belli belirsiz başka izler fark ettim. Lambanın altına geçip dikkatle baktım. Solmuş mürekkep, yalnızca belirli bir açıdan görünüyordu. Parmaklarımla kâğıdı düzelttim. Yavaş yavaş ikinci bir cümle ortaya çıktı: "Bu kez geç kalma." Altında ise bir adres yazıyordu. Adresi okuduğum anda dizlerimin bağı çözüldü. Çünkü o adres, çocukluğumun geçtiği, yıllar önce bir daha dönmemek üzere terk ettiğim eve aitti. O evin çoktan yıkıldığını sanıyordum. Ya bana yalan söylenmişti... ya da ben yıllardır yanlış bir gerçeğe inanıyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.