Gece, evin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Yağmur, pencerelere sabırla vuruyor; her damla camın üzerinde birbirine karışan ince yollar çiziyordu. Üst kattan gelen ayak sesleri çoktan kesilmişti fakat bıraktığı huzursuzluk hâlâ duvarların arasında dolaşıyordu. İnsan, korktuğu şeyden çok onun ansızın susmasından ürperiyor. Çünkü sessizlik, çoğu zaman tehlikenin geçtiğini değil, yaklaşmakta olduğunu fısıldar. Elime eski pirinç şamdanı alıp merdivenlere yöneldim. Ahşap basamaklar, ayağımın altında yıllardır sakladıkları bir sırrı anlatmak ister gibi inledi. Koridorun sonundaki kapı yarı açıktı. İçeri girdiğimde karşıma çıkan manzara beklediğimden de sıradandı; tozla örtülmüş mobilyalar, kapalı pencereler ve ay ışığında ağır ağır dönen ince toz taneleri... O an kendimden şüphe ettim. Belki de duyduğum ayak sesleri yalnızca zihnimin bana oynadığı eski oyunlardan biriydi.
Tam aşağı inmeye hazırlanırken giriş kapısından metalik bir ses yükseldi. Mektup kutusunun kapağı kapanmıştı. Acele etmedim. İnsan en büyük korkularına hiçbir zaman koşarak gitmez. Kapıyı açtığımda yerde eski bir zarf duruyordu. Üzerinde yalnızca ismim yazılıydı: Aras. Ne gönderen vardı ne de pul. Parmaklarım istemsizce titrerken zarfı açtım. İçinden çıkan küçük kâğıtta tek bir cümle yazıyordu: "Beni hâlâ karanfil kokusundan tanıyabiliyor musun?" Cümleyi okuduğum anda içimde yıllardır kilitli duran bir kapı aralandı. Çünkü bu sözleri bana hayatım boyunca yalnızca bir kişi söylemişti. Lâl. Adını zihnimde tekrar ettiğim an odanın kokusu bile değişmiş gibiydi. Yağmurun, eski kitapların ve rutubetin arasına, yıllar önce saçlarına sinmiş karanfil kokusu karıştı. İnsan bazı anıları hatırlamaz; onlar gelip insanı bulur. O gece beni bulan da buydu.
Defteri açıp eski sayfaları çevirmeye başladım. Mürekkebi solmuş cümlelerin arasında, daha önce hiç görmediğim silik bir kelime ilişti gözüme. Sayfanın kenarına neredeyse görünmeyecek kadar hafif yazılmıştı: "Bekle." O kelimeyi ben yazdığıma emin değildim. Belki bendim, belki de artık kendi el yazıma bile yabancılaşacak kadar uzun süredir yalnızdım. Şafak sökmeye yaklaşırken pencerenin önüne geçtim. Yağmur dinmiş, sokak lambalarının altında küçük su birikintileri oluşmuştu. Tam perdeyi kapatacakken karşı apartmanın önünde siyah şemsiyeli ince bir siluet belirdi. Yüzünü seçemiyordum. Başını yavaşça kaldırdı, doğrudan benim pencereme baktı ve avucundan tek bir karanfili ıslak kaldırıma bıraktı. Ardından arkasını dönüp sisin içine karıştı. Donup kaldım. Çünkü o yürüyüşü, o duruşu ve karanfili avucunda taşıyışını dünyada yalnızca tek bir insanda görmüştüm.