Sabah, odanın içine ağır ağır süzülen donuk bir ışıkla uyandım. Geceden kalan karanlık, köşelere çekilmiş olsa da evi tamamen terk etmemişti. Perdelerin arasından sızan solgun aydınlık, duvarlardaki rutubet lekelerini daha belirgin hâle getiriyor, çatlakların arasına sinmiş yılları gözlerimin önüne seriyordu. Bu evin nefes aldığına uzun zamandır inanıyorum. Bazen geceleri ahşap zeminin çıkardığı sesler, rüzgârın pencerelere dokunuşundan çok yaşlı bir adamın iç çekişine benziyor. Belki de insan, yeterince uzun süre yalnız kalınca her sessizliğe bir anlam yüklemeye başlıyor. Çünkü anlamsızlık, yalnızlığın en acımasız yüzüdür.
Aynanın karşısına geçtim. Yüzüme dikkatle baktım. İnsan kendi yüzünü her gün gördüğü için değişimini fark etmiyor. Fakat bazı sabahlar gözlerin derinliği bile yabancı geliyor. Gözlerimin içinde yıllardır dinlenemeyen bir adam oturuyordu. Omuzlarında görünmeyen yükler taşıyan, uykuyla dinlenemeyen, zamana güvenmeyen bir adam... Aynaya biraz daha yaklaşınca, dudaklarımın arasından istemsizce tek bir cümle döküldü: "Beni en son kim gerçekten gördü?" Sorunun cevabı odanın içinde yankılanmadan öldü. Sessizlik, her zamanki gibi cevabı kendine sakladı.
Dışarı çıktığımda şehir çoktan uyanmıştı. İnsanlar aceleyle yürüyordu. Kaldırımlar ayak sesleriyle doluydu ama hiçbir bakış diğerine değmiyordu. Birbirimize bu kadar yakın yaşayıp bu kadar uzak kalabilmeyi nasıl öğrendik bilmiyorum. Belki de kalabalık, yalnızlığın en başarılı kılığıdır. İnsanlar birbirlerinin omzuna çarpa çarpa ilerliyor ama kimsenin kimseye dokunduğu yok.
Farkında olmadan eski mahallenin yolunu tuttum. Ayaklarım, zihnimin unuttuğu yolları benden daha iyi hatırlıyordu. Yıllardır gitmediğim sokaklar hâlâ aynı kokuyu taşıyordu. Islak toprak, paslı demir, eski duvarlar ve terk edilmiş bahçeler... Zaman bazı yerleri değiştirmiyor; yalnızca üzerlerine biraz daha sessizlik bırakıyor. Sokağın sonunda paslanmış kale direklerinin hâlâ ayakta olduğu eski saha duruyordu. Çocukluğumuzun bütün bağırışları sanki tellerin arasına sıkışmış, yıllardır kimsenin gelip onları kurtarmasını bekliyordu.
Sahanın kenarında durdum. Gözlerimi kapatınca bir anlığına rüzgârın sesi değişti. Koşan çocukların nefes alışları, topa vurulan ayağın çıkardığı tok ses, uzaktan gelen kahkahalar... Sonra hepsi birden sustu. Zihnimde yalnızca tek bir görüntü kaldı. Çamurun içinde dizleri kirlenmiş iki çocuk vardı. Birinin elinde eski, kırmızı bir top; diğerinin avucunda ise ezilmiş beyaz bir karanfil... Yüzlerini seçemiyordum. Yaklaşmaya çalıştıkça görüntü dağılıyor, sisin içinde eriyordu. Hafıza bazen insana acıyor, bazen de en sevdiği işkenceyi uyguluyor. Tam hatırlayacağını sandığın anda elindekini senden geri alıyor.
Eve döndüğümde ayakkabılarım çamur içindeydi. Kapının önünde uzun süre onları temizlemeye çalıştım. Ne kadar silersem sileyim kahverengi lekeler çıkmıyordu. O an garip bir düşünce zihnime ilişti. Bazı kirler ayakkabıdan değil, yürüdüğün yoldan bulaşıyor. Onları temizlemek için su yetmiyor.
Defteri masanın üzerine koyup kapağını açtım. Sayfaları çevirdikçe eski mürekkebin kokusu yükseldi. Bir insanın düşüncelerinin de kokusu olabilir miydi? Eğer olsaydı benimkiler muhtemelen rutubeti, eski kitapları ve yıllardır açılmamış odaları andırırdı. Tam yazmaya başlayacakken arka kapaktan ince, sararmış bir kâğıt yere düştü. Eğilip aldım. Üzerinde yalnızca bir tarih yazıyordu: 17 Ekim. Altında ise tek cümle vardı: "Geç kalma." O kadar. Ne bir isim, ne bir yer, ne de açıklayıcı tek bir kelime... Kâğıdı avuçlarımın arasında çevirdim. Parmak izlerim, yıllar önce ona dokunan başka parmakların üzerine geldi. Bu notu ben mi yazmıştım? Eğer öyleyse neden hatırlamıyordum? Eğer başkası yazdıysa neden benim defterimin içindeydi?
O gece uzun süre uyuyamadım. Saatin akrep ve yelkovanı ağır ağır ilerliyor, her saniye odanın içine biraz daha ağırlık bırakıyordu. Sonunda gözlerim kapandı. Kendimi tanımadığım bir evin önünde buldum. Kapısı aralıktı. İçerisi zifiri karanlıktı ama üst kattan sızan sarı bir ışık vardı. Merdivenlere doğru yürüdüm. Her basamak ayağımın altında inledi. Tam yukarı çıkacakken birinin indiğini fark ettim. Ayak sesleri yavaştı. Kararlıydı. Beni tanıyormuş gibi yaklaşıyordu. Yüzünü göremiyordum ama içimde tarif edemediğim bir korku büyüyordu. Konuşmak istedim. Sesim çıkmadı. Kaçmak istedim. Ayaklarım hareket etmedi.
Birden gözlerimi açtım.
Odam karanlıktı.
Kalbim göğsüme sığmıyordu.
Tam bunun yalnızca kötü bir rüya olduğunu düşünürken aynı sesi yeniden duydum.
Üst kattan gelen ağır bir adım...
Sonra bir tane daha...
Sonra uzun bir sessizlik.
Bu evde yalnız yaşadığımı biliyordum.
Ya da bugüne kadar öyle sanıyordum.