Gece, insanın içindeki boşluğu büyütmekte ustadır. Gündüzün kalabalığı, sokakların gürültüsü ve insanların birbirine çarparak sürdürdüğü o telaşlı hayat, zihnin en karanlık odalarını bir süreliğine kilitli tutabilir. Fakat gece… Gece hiçbir kapıyı kapalı bırakmaz. O, insanın saklamaya çalıştığı her şeyi usulca elinden alır ve gözlerinin önüne bırakır.
Bu sabah uyandığımda odanın ağır rutubet kokusu ciğerlerime doldu. Pencereyi açmayı düşündüm. Elim perdeye kadar uzandı, fakat vazgeçtim. Temiz hava her zaman iyi gelmez. Bazı odalar yıllar boyunca aynı havayı soludukları için dışarıdan gelen yaşamı reddeder. Ben de bu eve benzemeye başladım. İçime yeni hiçbir şey girmiyor. Girse bile uzun süre kalmıyor.
Mutfakta çayın altını yaktım. Su kaynarken çıkan ince uğultu, çocukluğumdan kalma bir ninni gibiydi. Bir an için gözlerimi kapattım. Bakır bir çaydanlık, eski bir masa örtüsü, duvardaki çatlak fayanslar… Bir kadın sessizce bardağa çay dolduruyor. Yüzünü göremiyorum. Sadece ellerini görüyorum. Parmaklarının arasında yılların yorgunluğu var. Dudakları kıpırdıyor ama sesi bana ulaşmıyor.
Gözlerimi açtığımda mutfakta yalnızdım.
Anılar da rutubet gibidir; önce köşelerde belirirler. Sonra bütün duvarı ele geçirirler.
Çayımı salona götürdüm. Koltuğun karşısındaki kitaplıkta onlarca kitap diziliydi. Birçoğunu okuduğumu hatırlıyorum. İçlerinde altını çizdiğim cümleler var. Fakat bugün o cümleleri ben mi çizdim, yoksa başka biri mi, emin olamıyorum. İnsan, kendi el yazısına bile yabancılaşabilir mi?
Parmaklarım rastgele bir kitabın sırtına dokundu. Toz, ince bir bulut gibi havaya karıştı. Sayfaları çevirdim. Aralarından kurumuş bir karanfil düştü.
Uzun süre yerden almadım.
Karanfiller garip çiçeklerdir. Solduklarında bile güzelliklerinden tamamen vazgeçmezler. Renklerini kaybederler ama biçimlerini korurlar. Keşke insanlar da öyle olabilseydi. Biz, yaşlandıkça yalnızca rengimizi değil, kim olduğumuzu da kaybediyoruz.
Çiçeği avucuma aldığımda burnuma hiçbir koku gelmedi.
Belki çok eskidiği için.
Belki de kokuları ilk unutan insanın ruhudur.
Defteri yeniden açtım.
Dünkü satırları okurken bazı cümleleri yazdığıma inanamadım. Mürekkep bana ait görünüyordu ama düşünceler yabancıydı. Sanki geceleri başka biri uyanıyor, benim elimle yazıyor, sonra sabah sessizce kayboluyordu.
İlk kez o an korktum.
Delilik, bağırarak gelmiyor.
Önce küçük şüpheler bırakıyor insanın içine.
Anahtarı nereye koyduğunu unutuyorsun.
Bir yüzü hatırlayamıyorsun.
Sonra kendi cümlelerini tanıyamıyorsun.
Ve en sonunda aynaya baktığında, sana bakan kişinin gözlerinde yıllardır tanımadığın biri oturuyor.
Belki de insan aklını bir anda yitirmiyor.
Belki onu her gün, fark etmeden, küçük parçalar hâlinde kaybediyor.
Pencerenin önüne geçtim.
Karşı apartmanın üçüncü katında yaşlı bir adam oturuyordu. Her sabah aynı saatte perdeyi aralıyor, dışarı bakıyor, sonra yeniden kapatıyordu. Ne beklediğini bilmiyorum. Belki kimseyi. Belki yıllar önce gitmiş birini. Belki de yalnızca zamanın geçmesini.
O an tuhaf bir düşünce zihnime saplandı.
Ya insanlar aslında birbirlerini değil, kendi yalnızlıklarını izliyorsa?
Sokakta yan yana yürüyen iki yabancı, aynı acının farklı bedenleri olabilir miydi?
Bilmiyorum.
Bildiklerim giderek azalıyor.
Bilmediklerim ise odamın duvarları gibi üzerime yaklaşıyor.
Bu gece defteri kapatırken ilk kez şunu hissettim:
Belki de yazdığım her satır beni gerçeğe değil, ondan biraz daha uzağa götürüyor.
Ama artık geri dönmeyi de bilmiyorum.