İçeriğe geç

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Hiçliğin Güncesi

Bölüm 1

"Bazı geceler, insan kendi sessizliğinin bile yabancısı olur."

Yağmurun şehre nasıl yağdığını uzun zamandır izlemiyordum. Eskiden pencerenin önüne geçer, camın üzerinde yarışan damlaları seyrederdim. Hangisinin daha önce aşağıya ulaşacağını tahmin etmeye çalışır, kaybedince çocukça bir öfkeyle buğulanan cama ismimi yazardım. İnsan büyüdükçe yağmur değişmiyor; yalnızca ona bakan gözler ihtiyarlıyor. Şimdi aynı pencerenin önünde duruyor, dışarıdaki gri gökyüzüne bakıyor ve hiçbir şey hissetmediğimi fark ediyorum. Oysa hissedememek, acı çekmekten çok daha ağır bir yüktür.

Bu evde zamanın akışı bozuk. Saatler çalışıyor, takvimler eksiliyor, sabahlar geliyor; ama odaların içinde günler birbirinin üzerine yığılıyor. Duvarlarda büyüyen rutubet lekeleri, sanki benim yerime yaşlanıyor. Her sabah uyandığımda aynı çatlağı görüyorum. Aynı masayı, aynı sandalyeyi, aynı yarım kalmış çayı... İnsan bazen eşyalarının bile kendisinden daha umutlu olduğunu düşünüyor.

Masanın üzerinde siyah deri kaplı bir defter duruyor. Parmak uçlarımı kapağında gezdiriyorum. Derinin çatlakları avucuma dokunurken, yılların yalnızca insanın yüzünde iz bırakmadığını anlıyorum. Bazı nesneler de yaşlanıyor. Bazıları da sahiplerinin yükünü sessizce sırtlanıyor. Bu defter benim yükümü taşıyor; belki de benden daha uzun yaşayacak tek şey o olacak.

Yazmaya başlamadan önce uzun süre kalemi elimde çevirdim. Çünkü insanın kendine söyleyemediği şeyleri kâğıda anlatması kolay değildir. Kâğıt affetmez. İnsanlar unutabilir, aynalar yalan söyleyebilir, hafıza eksiltebilir; ama mürekkep merhamet bilmez. Bir kez döküldü mü, artık geri alınamaz.

Dışarıdan bir ambulans sireni geçti. Ardından her şey yeniden sustu. Sessizlik... Ne tuhaf kelime. Çocukken sessizlik bana huzuru çağrıştırırdı. Şimdi ise içinde binlerce söylenmemiş cümle taşıyan karanlık bir koridor gibi geliyor. İnsan yalnız kaldıkça sessizlik büyüyor; büyüdükçe konuşmaya başlıyor. Ben uzun zamandır onun söylediklerini dinliyorum.

Bu gece yine onu düşündüm.

Adını yazmayacağım.

İnsan bazı isimleri kâğıda dökerse onları gerçekten kaybedeceğine inanıyor. Belki batıl inanç, belki korkaklık... Ama ben onun adını yalnızca zihnimde taşıyacağım. Orada bile giderek siliniyor olsa da.

Yüzünü hatırlamaya çalıştım.

Gözlerini...

Gülüşünü...

Olmadı.

Hafıza acımasızdır; en çok korumak istediğimiz ayrıntıları ilk o alıp götürür. Şimdi zihnimde yalnızca belli belirsiz bir siluet dolaşıyor. Sanki yoğun sisin ardında durmuş da bana bakıyor. Yaklaştığını sanıyorum, sonra uzaklaşıyor. Konuşacak gibi oluyor, sonra sessizleşiyor. İnsan, unuttuğu birini özleyebilir mi? Günlerdir bunun cevabını arıyorum.

Koridora çıktım. Ahşap döşemeler her adımımda ince bir inilti çıkarıyordu. Bu ev geceleri başka bir şeye dönüşüyor. Gündüz sıradan görünen her köşe, karanlık çöktüğünde yabancılaşıyor. Gölgeler uzuyor, duvarlar daralıyor, aynalar derinleşiyor. Bir ara salondaki aynanın önünde durdum. Yüzüme baktım. Bana benzeyen bir adam bana bakıyordu. Gözlerinin içinde tanıdık olmayan bir yorgunluk vardı.

İnsan kendine ne kadar süre bakarsa yabancılaşmaya başlar?

Bilmiyorum.

Belki birkaç dakika.

Belki birkaç yıl.

Belki de bütün ömür bunun cevabını aramakla geçiyor.

Deftere geri döndüm.

İlk cümleyi yazdım.

Sonra ikinciyi.

Ardından üçüncüyü.

Her kelime sanki içimde yıllardır kilitli duran paslı bir kapıyı biraz daha aralıyordu. Yazdıkça hafiflemeyi bekliyordum. Aksine, omuzlarıma görünmeyen taşlar ekleniyordu. Demek ki insan bazen acısını paylaşınca küçültmüyor; yalnızca ona yeni bir biçim veriyor.

Eğer bir gün bu satırları bir yabancı okuyacak olursa, benden doğrular beklemesin. Çünkü ben artık hangisinin gerçek, hangisinin zihnimin bana oynadığı eski bir oyun olduğunu ayırt edemiyorum. Hatırladıklarım eksik, unuttuklarım ise fazlasıyla canlı.

Yine de yazacağım.

Çünkü bazı insanlar konuşarak kurtulamaz.

Bazıları yalnızca yazar.

Ve bazı defterler, sahibinin mezar taşından daha uzun yaşar.

Bölüm sonu

4 yorum