Önümde duran aynanın üzerindeki çarşafı iki elimle kavradım. Kumaş yılların tozunu içine çekmişti; dokunduğum anda parmaklarımın arasından ince bir kül bulutu yükseldi. Derin bir nefes aldım ve tek hamlede örtüyü aşağı çektim. Odanın içi tozla dolarken aynada önce yalnızca kendimi gördüm. Solgun yüzüm, uykusuzluktan morarmış gözlerim ve omuzlarıma çöken o tanıdık yorgunluk... Tam arkamı dönecekken aynanın sağ alt köşesinde kırmızıyla yazılmış birkaç harf dikkatimi çekti. Yaklaşıp elimin tersiyle tozu sildim. Harfler yavaş yavaş belirginleşti.
"Beni öldüren sen değildin. Kendini affedemeyen sendin."
Boğazım düğümlendi. "Bu ne demek?" diye fısıldadım. Sesim odanın içinde yankılanıp bana geri döndü. Defne, kapının önünde hareketsiz duruyordu. Aynaya bakmıyordu bile. Gözlerini yere dikmişti. "Bu yazıyı ilk gördüğünde de aynı soruyu sormuştun." dedi. Kaşlarım çatıldı. "İlk kez görüyorum." Defne başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır Aras. İlk kez görmüyorsun. İlk kez hatırlıyorsun."
Sözleri başımın içinde çınlarken aynaya yeniden baktım. Bu kez yansımamın arkasında silik bir gölge belirdi. Genç bir kadındı. Siyah elbisesi dizlerine kadar uzanıyor, elinde tek bir kırmızı karanfil tutuyordu. Bir an nefesim kesildi. Hızla arkamı döndüm. Oda bomboştu. Tekrar aynaya baktığımda kadın hâlâ oradaydı. Bana doğru bir adım attı. Ben geri çekildim. Aynanın yüzeyi, durgun su gibi hafifçe dalgalandı. Kadın dudaklarını oynattı ama hiçbir ses çıkmadı. Yalnızca tek kelimeyi okuyabildim.
"Hatırla."
Tam o anda evin giriş kapısı öyle şiddetli çalındı ki duvarlardaki çerçeveler sallandı. İkinci darbe ilkinden daha güçlüydü. Eski ahşap kapı neredeyse yerinden fırlayacaktı. Defne irkilerek bana döndü. Yüzü bir anda bembeyaz kesildi. "Geldiler..." dedi neredeyse duyulmayacak bir sesle. "Kim?" diye sordum. Cevap vermedi. Sadece kolumu tuttu. Parmakları buz gibiydi. "Aşağı inme." dedi. "Ne olursa olsun kapıyı açma." Onu ilk kez bu kadar korkmuş görüyordum.
Aşağıdan kalın bir erkek sesi yükseldi. "Aras! İçeride olduğunu biliyorum. Kapıyı aç!" Bu sesi tanımıyordum ama bedenim tanıyordu. Kalbim hızlandı, avuçlarım terledi. O adamı daha önce görmüş olmalıydım. Hatırlayamıyordum ama unutamamıştım. Defne başını öne eğdi. "Onlar gerçeği gömmeye çalışan insanlar." dedi. "Sen ise istemeden mezarı kazıyorsun."
Tam o sırada ikinci bir ses duyuldu. Bu kez bir kadın konuşuyordu. Sesi yumuşaktı, kırılgandı ve tuhaf bir şekilde içime işliyordu. "Aras..." dedi. "Lütfen... Eğer beni duyuyorsan cevap ver." Dizlerimin bağı çözüldü. Bu sesi tanıyordum. Yıllardır rüyalarımda peşimden gelen, her uyandığımda zihnimden silinen o ses buydu. "Lâl..." dedim istemsizce. Defne gözlerini kapattı. "Hayır." dedi. "Buna inanmanı istemiyorum." Öfkeyle ona döndüm. "Bu onun sesi!" Defne'nin gözlerinden yaşlar süzüldü. "Belki de yalnızca onun sesi olmasını istiyorsun."
Kapının ardından tekrar konuşuldu. "On yıldır seni arıyorum Aras. Bu kez kaçma." On yıl... O iki kelime bütün dengemi bozdu. Demek hafızamdan yalnızca birkaç anı değil, koskoca bir on yıl silinmişti. O sırada başımın içinde şiddetli bir ağrı başladı. Görüntüler peş peşe çakmaya başladı; yağmur altında savrulan kırmızı karanfiller, siren sesleri, parçalanmış bir otomobil, ellerime bulaşmış kan, "Nabız yok!" diye bağıran bir sağlık görevlisi ve çığlık atan bir kadın... Son görüntüde Lâl bana bakıyordu. Ağlıyordu. Dudakları titreyerek tek bir cümle kurdu.
"Beni neden bıraktın?"
Tam o anda aşağıdan korkunç bir gürültü yükseldi. Eski giriş kapısı son darbeyle kırılarak içeri devrildi. Evin içine ağır ayak sesleri dolmaya başladı. Bir kişi değil... Birkaç kişi geliyordu. Ve ilk kez, bu evdeki en büyük tehlikenin hayaletler değil, yaşayan insanlar olduğunu hissettim.