Taş odanın içindeki sessizlik, Selim'in son cümlesinden sonra ağır bir sis gibi üzerimize çöktü. Elimde tuttuğum dosyaya yeniden baktım. Sayfaların arasından eski bir fotoğraf kayıp yere düştü. Eğilip aldım. Fotoğrafta ben, Lâl ve Selim aynı masada oturuyorduk. Üçümüz de gülümsüyorduk. Fotoğrafın arkasında kendi el yazımla yazılmış tek bir cümle vardı.
"Gerçek bazen düşmanını değil, dostunu seçmeni ister."
Fotoğrafı yumruğumun içinde buruşturdum.
"Bu sahte."
Selim başını hafifçe eğdi.
"Sahte olmasını çok isterdim."
"Ben seninle aynı masaya oturmadım."
"Oturdun."
"Yalan."
"Hatırlamıyorsun diye yaşanmadığını sanıyorsun."
Başım yeniden zonklamaya başladı. Gözlerimin önüne birkaç saniyelik görüntüler doluştu. Aynı masa... Aynı oda... Selim bana bir dosya uzatıyordu. Lâl ise ayakta duruyor, sürekli başını iki yana sallıyordu.
"İmzalama."
Ben kalemi elime alıyordum.
"Başka çarem yok."
Görüntü bir anda kayboldu.
Duvara yaslanarak derin bir nefes aldım.
"Ne imzaladım ben?"
Emir gözlerini Selim'den ayırmadan konuştu.
"Bunu söyleme."
Selim hafifçe gülümsedi.
"Neden?"
"Çünkü buna hakkın yok."
"Hakkı olan tek kişi burada duruyor."
Bastonunun ucuyla beni işaret etti.
"Aras."
"Konuşma."
"Gerçeği senden yıllarca saklayan ben değildim."
Defne gözlerini kapattı.
"Lütfen..."
Selim ilk kez ona döndü.
"Vicdanın sonunda konuşmaya başladı demek."
"Yeter."
"Hayır."
Defne'nin sesi titriyordu.
"Onun bunu öğrenmesini istemedim."
"Çünkü benden nefret edecekti."
"Hayır."
"Kendisinden."
O cümle içimde yankılandı. Dosyanın son sayfalarını çevirmeye başladım. Çoğu boştu. Tam kapağa yakın bölümde küçük, katlanmış bir zarf duruyordu. Üzerinde yalnızca tek bir isim yazıyordu.
LÂL
Zarf hiç açılmamıştı. Parmaklarım istemsizce titredi.
"Bu ne?"
Emir derin bir nefes aldı.
"Bilmiyorum."
Selim bana doğru bir adım attı.
"Ben biliyorum."
"Açma."
Emir'in sesi ilk kez bu kadar sertti.
"Aç."
Selim'in sesi ise şaşırtıcı derecede sakindi.
İkisine de bakmadan zarfı elime aldım. Mührünü yavaşça kırdım. İçinden tek sayfalık eski bir mektup çıktı. Yazıyı görür görmez gözlerim doldu. Lâl'in el yazısıydı.
"Aras... Eğer bunu okuyorsan, verdiğin sözü tutamadın demektir. Bana seni unutacağını söylemiştin. Çünkü hatırlarsan peşime düşeceğini biliyordun. Ben gitmeyi seçmedim. Gitmek zorunda bırakıldım. Eğer bir gün beni gerçekten hatırlarsan, sakın beni arama. Çünkü beni bulduğun gün yalnızca beni değil, kendini de kaybedeceksin."
Mektubun sonuna geldiğimde nefesim kesildi.
"Ve unutma... Seni benden korumaya çalışmadım. Seni senden korumaya çalıştım."
Kâğıt elimden kayarak yere düştü. O an zihnimde yıllardır kapalı duran kapılardan biri daha aralandı. Bir köprü... Yağan yağmur... Arabanın direksiyonunda ben... Yan koltukta Lâl... Arka koltukta ise kimsenin varlığını bugüne kadar hatırlamadığım biri daha...
Yüzünü seçemiyordum.
Ama sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
"Plan başladı."
Görüntü bir anda kesildi. Gözlerimi açtığımda Selim bana bakıyordu. Yüzündeki ifade ilk kez değişmişti. Gülümsemiyordu. Sanki benim hatırlamamdan gerçekten korkmuştu. O an anladım ki yıllardır peşinde koştuğum gerçek, yalnızca geçmişimi değil, Selim'in kurduğu bütün düzeni de yıkabilecek kadar tehlikeliydi.