Zarf avuçlarımın içinde öyle hafifti ki, taşıdığı gerçeğin bu kadar ağır olabileceğine inanmak güçtü. Defne tek kelime etmiyordu. Gözleri yalnızca zarfın üzerindeydi. Sanki içindeki satırları ezbere biliyor ama yeniden okunmasına katlanamıyordu. Parmaklarımı mühre götürdüm. Kırılmamıştı. Demek gerçekten kimse bu mektubu açmamıştı. Kâğıdı yavaşça yırttım. Odanın içindeki sessizlik, çıkan küçücük sese bile tahammül edemeyecek kadar gergindi.
Mektubu açtım.
"Defne... Eğer bu satırları okuyorsan, büyük ihtimalle planladığımız hiçbir şey istediğimiz gibi gitmedi. Seni tanıdığımdan beri ilk kez sana yalan söylüyorum ve bunun vicdanını ömrüm boyunca taşıyacağım. Ama başka çarem yok. Çünkü Aras gerçeği öğrenirse durmaz. Durmazsa da yaşayamaz."
Satırları okudukça boğazım düğümleniyordu.
"Onu ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Bu yüzden senden bir şey isteyeceğim. Eğer bana bir şey olursa, bırak benden nefret etsin ama sakın kendinden nefret etmesine izin verme. Çünkü Aras'ın en büyük düşmanı hiçbir zaman insanlar olmadı. Kendisiydi."
Başımı kaldırıp Defne'ye baktım. Gözyaşları sessizce yanaklarından süzülüyordu.
Mektubun devamını okumaya başladım.
"Bana söz ver. Onu yaşat. Gerekirse benden bile vazgeçmesini sağla. Bir gün beni unutursa sakın üzülme. Çünkü beni unutması, yaşayabildiği anlamına gelir."
Son satıra geldiğimde nefesim kesildi.
"Ve eğer Emir gerçeği öğrenirse... Aras'ı ondan uzak tut."
Mektubu yavaşça kapattım.
"Emir..." dedim.
"Senin öğrenmeni neden istememiş?"
Emir acı bir tebessüm etti.
"Çünkü ben o günün peşini bırakmadım."
"Ne demek istiyorsun?"
"Ben kazaya hiçbir zaman inanmadım."
Ceketinin iç cebinden ince, siyah bir dosya çıkardı. İçinde gazete kupürleri, fotoğraflar, polis tutanaklarının fotokopileri ve el yazısıyla alınmış notlar vardı. Dosya yılların yorgunluğunu taşıyordu.
"On yıl boyunca bu dosyayı hazırladım." dedi.
"On yıl..."
Evet.
"Çünkü dosyada eksik olan şey yalnızca Lâl değildi."
İçinden bir fotoğraf çıkarıp önüme bıraktı.
Gece çekilmişti.
Parçalanmış otomobilimiz nehrin kenarındaydı.
Fotoğrafa dikkatle baktığımda kalbim duracak gibi oldu.
Arabanın hemen arkasında başka bir araç vardı.
Siyah.
Farları yanıyordu.
Ve polis raporunda o araçtan tek kelime bile bahsedilmiyordu.
"Bu..." diye fısıldadım.
"Bu araba kimin?"
"İşte yıllardır bulmaya çalıştığım cevap bu."
Defne aniden ayağa kalktı.
"Yeter!"
Sesi çatladı.
"Artık durun."
"Defne..." dedim.
"Bu arabayı tanıyor musun?"
Uzun süre sustu.
Sonra hayatımın yönünü değiştirecek cümleyi kurdu.
"Evet."
Odanın içindeki herkes donup kaldı.
Defne gözlerini kapattı.
"Çünkü..."
Nefes alırken bile zorlanıyordu.
"...o arabaya kazadan birkaç saat önce binmiştim."
Sanki zaman yeniden durmuştu.
Emir öfkeyle bir adım öne çıktı.
"Demek sonunda itiraf ediyorsun."
"İtiraf edecek bir şeyim yok."
"Yıllardır sustun!"
"Lâl benden sustu."
Emir'in yüzü öfkeyle gerildi.
"Lâl senden ne istedi?"
Defne'nin dudakları titredi.
Sonunda fısıltıyla konuştu.
"Bana Aras'ı korumamı söyledi."
"Peki seni kim koruyacaktı?" diye sordum.
Defne bana baktı.
Hayatım boyunca gördüğüm en yorgun bakıştı.
"Hiç kimse."
Tam o anda dosyanın içinden küçük bir fotoğraf yere düştü.
Eğilip aldım.
Fotoğrafta ben, Lâl ve Defne vardı.
Fakat bu kez yalnız değildik.
Arkamızda siyah takım elbiseli, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme taşıyan yaşlı bir adam duruyordu.
Fotoğrafın arkasında tek cümle yazıyordu.
"Bazı insanlar kaderine tesadüfen girmez."