Emir'in son cümlesi geceyi ikiye böldü.
"Lâl'in cesedi hiçbir zaman bulunamadı."
Sözleri duyduğum anda içimde yıllardır küllenmiş bütün acılar yeniden alev aldı. O ana kadar kendimi bir yasın içinde sanıyordum. Meğer ben hiç yas tutmamışım. Bana yalnızca bir mezarın varlığına inanmam öğretilmişti. Oysa şimdi önümde duran adam, bütün hikâyeyi tek cümleyle yerle bir ediyordu.
"Yalan söylüyorsun."
Sesim titremiyordu.
Çünkü korku, yerini umuda bırakmaya başlamıştı.
Emir başını eğdi. Islak saçlarından süzülen yağmur damlaları taş zemine düşüyordu.
"Keşke yalan söylüyor olsaydım."
"Gazeteler..."
"Yazdı."
"Polis?"
"Dosyayı kapattı."
"Peki ya aile?"
"Dua etmeyi seçti."
Boğazım düğümlendi.
"O zaman neden herkes onun öldüğüne inandı?"
Emir gözlerini bana çevirdi.
"Çünkü nehirden yalnızca kan çıktı."
İçimdeki bütün sesler sustu.
"Lâl'in çantası bulundu. Telefonu bulundu. Montu bulundu. Ama Lâl bulunamadı. Aramalar haftalarca sürdü. Sonra aylar geçti. Dosya kapandı. Herkes öldüğünü kabul etti."
"Sen etmedin."
"Hayır."
"Neden?"
Emir acıyla gülümsedi.
"Çünkü kardeşimi en iyi ben tanıyordum."
Sözlerinin ardından cebinden eski, siyah deri kaplı küçük bir defter çıkardı. Kenarları su çekmişti. Defteri uzatırken elleri titriyordu.
"Bu onun günlüğü."
Defteri alır almaz tanıdık bir karanfil kokusu yükseldi. Kapağını açtım. İlk sayfada ince el yazısıyla tek bir cümle vardı.
"İnsan bazen en çok, hayatta kalmayı başardığı gün kaybolur."
Sayfaları çevirmeye başladım. İlk bölümler sıradan görünüyordu. Günlük hayattan bahsediyor, benimle geçirdiği günleri anlatıyordu. Kahve içerken çekilmiş fotoğraflarımızı yapıştırmış, bazı sayfaların kenarına kurumuş çiçekler iliştirmişti. Bir sayfada bana kızmıştı çünkü doğum gününü unuttuğumu sanmış, sonraki sayfada ise sürpriz hazırladığımı öğrenince uzun uzun özür dilemişti. Okudukça gözümün önüne hiç hatırlamadığım ama özlediğim bir hayat geliyordu.
Derken sonlara doğru yazılar değişmeye başladı.
Satırlar telaşla yazılmıştı.
Mürekkep bazı yerlerde dağılmıştı.
"Bizi izliyorlar."
Bir sonraki sayfa.
"Aras'a henüz söyleyemedim."
Sonraki.
"Eğer haklıysam, 17 Ekim'e kadar vaktimiz var."
Kalbim hızlandı.
Defteri biraz daha çevirdim.
Son sayfaya geldiğimde nefesim kesildi.
Yalnızca tek cümle yazıyordu.
"Kaza olmayacak. Çünkü bu bir kaza değil."
Parmaklarım dondu.
Başımı yavaşça kaldırıp Emir'e baktım.
"Ne demek istiyor bu?"
Emir derin bir nefes verdi.
"İşte seni bulmamın sebebi bu."
"Neden?"
"Çünkü o gece freni patlayan araba tesadüf değildi."
Defne bir anda yerinden doğruldu.
"Yeter!"
Sesi ilk kez öfkeyle yükselmişti.
"Artık sus Emir."
Emir gözlerini ondan ayırmadı.
"Yıllarca sustum."
"Aras hazır değil."
"Hiçbir zaman hazır olmayacak."
Defne bana döndü. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Ne söylerse söylesin inanma."
"Neden?"
"Çünkü..."
Cümlesi yarıda kaldı.
Emir cebinden eski bir zarf çıkardı.
Üzerinde tek bir isim yazıyordu.
DEFNE.
Zarfın mührü hiç açılmamıştı.
"Bu mektup kazadan üç gün önce Lâl tarafından yazıldı." dedi.
"Hiçbirimiz okumadık."
Defne'nin yüzündeki bütün renk çekildi.
"Hayır..."
diye fısıldadı.
Emir zarfı bana uzattı.
"Eğer gerçeği gerçekten öğrenmek istiyorsan..."
"...önce onun neden Defne'ye veda ettiğini anlamalısın."