Telefonu kulağıma bastıran elim istemsizce titriyordu. Karşı taraftan gelen nefes sesi birkaç saniye boyunca devam etti. Konuşmaya cesaret edemiyordum. İçimdeki bütün ihtimaller birbirine karışmıştı. Eğer bu gerçekten Lâl ise bana yıllardır söylenen her şey yalandı. Eğer değilse, birisi geçmişimin en kırılgan yerini acımasızca kurcalıyordu.
"Konuş..." diyebildim güçlükle.
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
"Sesin hiç değişmemiş." dedi kadın.
O cümleyi duyduğum anda dizlerimin bağı çözüldü. Çünkü o cümleyi daha önce duymuştum. Nerede olduğunu hatırlamıyordum ama kalbim hatırlıyordu.
"Lâl..." dedim fısıldayarak. "Gerçekten sen misin?"
Kadın cevap vermedi.
Bunun yerine hafifçe güldü.
O tanıdık, sakin kahkaha...
İnsan bazı sesleri yıllarca unutsa bile, içindeki huzuru unutamıyormuş.
"Sana bir soru soracağım Aras." dedi.
"Doğru cevap verirsen beni bulacaksın."
"Neredesin?"
"Soruyu cevapla."
Boğazım düğümlendi.
"Sor."
"İlk tanıştığımız gün bana hediye ettiğin şeyi hatırlıyor musun?"
Başımın içi yeniden uğuldamaya başladı. Üniversite bahçesi... Sonbahar... Sarı yapraklar... Lâl'in gülümsemesi... Fakat devamı yoktu.
"Hatırlamıyorum."
Karşı taraftan derin bir nefes sesi geldi.
"Biliyordum."
Telefon kapanmadı.
Ama konuşan da olmadı.
Yaklaşık on saniye boyunca yalnızca sessizlik vardı.
Sonra kadın çok alçak bir sesle konuştu.
"Sen bana ilk gün kırmızı bir karanfil vermedin."
Kalbim sıkıştı.
"Sen bana boş bir defter verdin."
Gözlerimi kapattım.
Bir görüntü zihnime çarptı.
Kitapçı...
Yağmur...
Rafların arasında duran utangaç bir kız...
Kasaya giderken elimde siyah kapaklı küçük bir defter...
Anı bir anda kayboldu.
"Neden defter?" diye sordum.
Çünkü bana 'Bir gün içini birlikte doldururuz.' demiştin."
O cümleyi duyduğum an gözlerimden yaşlar süzüldü.
Bunu gerçekten ben söylemiştim.
Hiç hatırlamıyordum.
Ama söyleyiş biçimi bana aitti.
Kadın yavaşça devam etti.
"Defterin son sayfasına da bir söz yazmıştın."
"Neydi?"
"'Bir gün birbirimizi unutursak, bu defter yeniden tanıştığımız yer olsun.'"
Telefon elimden kayacak gibi oldu.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
"Telefonu kapat."
Defne...
Kapının önünde durmuştu.
Yüzü bembeyazdı.
"Bunu yapma Aras."
"Neden?"
"Çünkü o..."
Defne cümlesini tamamlayamadı.
Telefondaki kadın ilk kez Defne'nin sesini duydu.
Uzun bir sessizlik oldu.
Ardından tek bir cümle kurdu.
"Demek hâlâ yanındasın."
Defne'nin gözleri doldu.
"Lâl..."
Kadın bu kez sert konuştu.
"Benim adımı ağzına alma."
Odanın içindeki hava bir anda buz kesti.
İkisinin birbirinden nefret ettiği açıktı.
Ama neden?
Telefondaki kadın yeniden bana döndü.
"Aras."
"Efendim."
"Defne'ye tek bir soru sor."
"Ne soracağım?"
"17 Ekim gecesi arabayı gerçekten kimin kullandığını."
Telefon kapandı.
Oda tamamen sessizleşti.
Yavaşça başımı Defne'ye çevirdim.
Yüzündeki bütün renk kaybolmuştu.
Dudakları titriyordu.
Hiçbir şey sormama gerek kalmadan anladım.
Çünkü bazen cevaplar kelimelerle verilmez.
İnsan, suçluluğu ilk önce gözlerinde taşır.