Camın üzerindeki yazıya bakakaldım. Parmaklarımı yavaşça buğulu yüzeye sürdüm. Harfler dağıldı, birkaç saniye sonra sanki görünmez bir el yeniden yazıyormuş gibi aynı cümle tekrar belirdi: "Defne sana yalan söylüyor." Bu kez yalnızca ben değil, Defne de cama baktı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözbebekleri büyüdü, dudakları aralandı. Bir adım geri çekildi. "Hayır..." diye fısıldadı. "Hayır, bunu yapamaz." Sesi öylesine içten çıkmıştı ki bir an için gerçekten korktuğunu düşündüm. "Kim yapamaz?" diye sordum. Cevap vermedi. Bakışlarını camdan ayırmadan başını hafifçe salladı. "Bu kadar erken olmaması gerekiyordu."
"Eğer bana yalan söylemiyorsan neden korkuyorsun?" Sesim sert çıkmıştı. Defne gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Çünkü sana gerçeğin tamamını söyleyemem." dedi. "Neden?" "Çünkü o zaman bana bir daha asla inanmazsın." Sinirle güldüm. "Şu an sana inandığımı mı sanıyorsun?" O an ilk kez göz göze geldik. Defne'nin gözlerinde öyle ağır bir pişmanlık vardı ki öfkemi birkaç saniyeliğine unuttum. "Ben seni kurtardım Aras." dedi. "Ama kurtardığım kişi sen değildin."
Bu cümle zihnime bir bıçak gibi saplandı. "Ne demek istiyorsun?" diye sordum. Babam araya girmek istedi fakat elimi kaldırarak onu durdurdum. Artık başkasından değil, yalnızca Defne'den cevap duymak istiyordum. Defne yavaşça pencerenin önüne yürüdü. Yağmur yeniden başlamıştı. Damlalar camdan süzülürken dışarıdaki dünya bulanıklaşıyor, ev sanki dışarıdan tamamen kopuyordu. "Kazadan sonra seni nehir kıyısında bulduğumda nefes alıyordun." dedi. "Ama gözlerini açtığında bana tek bir soru sordun." Boğazım kurudu. "Ne sordum?" Defne gözlerini bana çevirdi. "Lâl nerede?" Cevabını beklemeden devam etti. "Ben hiçbir şey söyleyemedim. Çünkü onu çıkaramamıştım. Sen ayağa kalkmaya çalıştın, tekrar suya koşmak istedin. Seni tutmak zorunda kaldım. Bağırıyordun. Çırpınıyordun. Sonra..." Bir an sustu. "...sonra başını kayaya çarptın."
Şakaklarımdaki ağrı aniden geri döndü. Parmaklarımı başıma götürdüm. O güne ait silik görüntüler birbiri ardına belirmeye başladı. Islak kıyafetler... Çamura bulanmış eller... Defne'nin bana sarılarak ağlayışı... Ve benim aynı cümleyi defalarca tekrar edişim.
"Onu yalnız bırakamam."
"Onu yalnız bırakamam."
"Onu yalnız bırakamam."
Gözlerimi sımsıkı kapattım. "Devam et." dedim.
Defne'nin sesi daha da kısıldı. "Hastaneye götürüldüğünde doktorlar yaşayacağına bile emin değildi. Günlerce komada kaldın. Uyandığında ise hiçbir şey hatırlamıyordun. Ne Lâl'i... Ne beni... Ne aileni... Doktorlar bunun travmaya bağlı geçici hafıza kaybı olduğunu düşündü. Ama sen..." Başını eğdi. "Sen hatırlamak istemedin."
Salondaki sessizlik ağırlaştı. Babam yavaşça cebinden küçük bir anahtarlık çıkardı. Metalden yapılmış eski bir pusulaydı. Avucuma bıraktı. "Bu senin cebinden çıktı." dedi. Pusulayı çevirdiğimde arkasına kazınmış iki isim gördüm.
Aras & Lâl
Altında ise tek bir tarih vardı.
12 Mayıs.
"Kaza ekim ayında olmuştu." dedim kendi kendime. "Bu tarih..." Babam başını salladı. "Nişan gününüz."
Nefesim kesildi.
Nişan...
Demek Lâl yalnızca sevdiğim kadın değildi.
Onunla bir gelecek kurmaya hazırlanıyordum.
Tam o sırada evin elektrikleri yeniden gidip geldi. Koridorun sonundaki aynaya istemsizce baktım. Bu kez yansımam yalnız değildi. Arkamda beyaz elbiseli bir kadın duruyordu. Saçlarının arasına kırmızı bir karanfil iliştirmişti. Yüzü ilk kez netti.
Lâl...
Yavaşça bana gülümsedi.
Dudakları usulca kıpırdadı.
"Aras..."
Arkamı döndüm.
Kimse yoktu.
Tekrar aynaya baktığımda Lâl hâlâ oradaydı.
Fakat bu kez tek değildi.
Onun hemen arkasında siyah bir siluet daha duruyordu.
Yüzü seçilmiyordu.
Elini yavaşça Lâl'in omzuna koydu.
Ve aynanın yüzeyine kan kırmızısı harflerle tek bir cümle yazıldı.
"Kazada ölen kişi sandığın kişi değildi."