Mektubu yerden alırken ellerimin neden bu kadar titrediğini anlayamıyordum. Sanki tuttuğum şey birkaç gramlık eski bir kâğıt değil, yıllardır omuzlarımda taşıdığım görünmez yükün ta kendisiydi. Mührü çoktan açılmıştı. Kenarları yıpranmış, üzerine birkaç damla su düşmüş gibiydi. Kâğıdı yavaşça açtım. Yazıyı ilk gördüğüm anda nefesim kesildi. Bu kez el yazısını tanıyordum. Lâl'in harfleri... Her "a" harfini biraz daha büyük yazışı, satırların sonunda kelimeleri hafifçe aşağı doğru eğmesi... Bunları unutmuş olabilirdim ama gözlerim unutmamıştı. Mektubun ilk satırını okuduğum anda evin içindeki bütün sesler sustu. "Sevgili Aras... Eğer bu satırları okuyorsan, büyük ihtimalle ben artık yanında değilim. Ama bu, seni bıraktığım anlamına gelmiyor. Bazı insanlar birbirini isteyerek kaybetmez. Hayat, bazen iki insanın ellerini ayırırken ikisinin de fikrini sormaz." Gözlerim satırlarda ilerledikçe boğazım düğümlendi. Lâl mektubu ölümden korktuğu için değil, benden korktuğu için yazmıştı. Daha doğrusu, benim kendime yapacaklarımdan korkmuştu. "Kendini suçlayacağını biliyorum. Ama ne olursa olsun Defne'yi suçlama. O yalnızca bizi kurtarmaya çalıştı." Cümleyi ikinci kez okudum. Sonra üçüncü kez. Defne... Kurtarmaya çalıştı...
Başımı yavaşça kaldırıp ona baktım. Gözlerini benden kaçırıyordu. "Ne demek bu?" diye sordum. Sesim ilk kez bu kadar sakindi. Belki de insan en büyük acıyı yaşadığında bağırmayı bırakıyordu. Defne derin bir nefes aldı. "O gece arabada üç kişiydik." dedi. O an zaman durdu. "Ne dedin?" Dudakları titredi. "Lâl yalnız değildi Aras. Ben de vardım." Salonun içindeki hava ağırlaştı. Babam şaşkınlıkla Defne'ye döndü. Genç adam ise hiçbir şey anlamıyormuş gibi ikimize bakıyordu. "Hayır..." dedim. "Fotoğrafta üç kişiydik ama kazada..." Defne sözümü tamamladı. "Üç kişiydik."
Başımın içinde yeni görüntüler belirmeye başladı. Bu kez daha netti. Arabayı ben kullanıyordum. Lâl ön koltuktaydı. Arka koltukta ise Defne oturuyordu. Yağmur öylesine şiddetli yağıyordu ki silecekler yolu göstermeye yetmiyordu. Radyoda eski bir şarkı çalıyor, Lâl bana dönüp gülümsüyordu. Sonra karşı şeritten gelen kamyon kontrolden çıktı. Direksiyonu son anda kırdım. Arabanın savruluşunu, bariyerlere çarpışını ve nehre doğru yuvarlanışını bütün ayrıntılarıyla yeniden yaşadım. Buz gibi su içeri dolarken emniyet kemerimi çözdüm. Önce Lâl'e uzandım ama kapı sıkışmıştı. Defne arka koltuktan bağırıyordu. Sonra... Sonrası yine karanlıktı.
Bir anda dizlerimin bağı çözüldü. "Devamını hatırlamıyorum." diye fısıldadım. Defne yavaşça yaklaştı. "Çünkü devamını hiç görmedin." dedi. "Su seni sürükledi. Bilincini kaybettin." Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. "Seni sudan çıkaran bendim." Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. "Peki... Lâl?" Bu soruyu sorarken cevabını duymaktan korkuyordum.
Defne gözlerini kapattı. "Onu çıkaramadım."
O cümle, yıllardır zihnimin kurduğu bütün duvarları tek darbede yıktı. Salonun ortasında nefes alamıyordum. Kendimi suçlulukla, öfkeyle ve tarifsiz bir boşlukla aynı anda boğulurken hissettim. "Hayır..." dedim tekrar tekrar. "Hayır... Onu orada bırakamam." Babam omzuma dokunmak istedi ama geri çekildim. Kimsenin bana dokunmasını istemiyordum. Çünkü artık acının gerçekten bana ait olduğunu biliyordum.
Tam o anda evin dışında bir şimşek çaktı. Bütün salon bir anlığına bembeyaz oldu. O kısa ışığın içinde pencerenin önünde duran bir kadın silueti gördüm. Uzun saçları omuzlarına dökülüyordu. Başını hafifçe eğmişti. Elinde kırmızı bir karanfil vardı. Göz açıp kapayıncaya kadar kayboldu. Kimse fark etmedi. Yalnızca ben görmüştüm. Yavaşça pencereye yaklaştım. Camın buğusunun üzerine içeriden değil, dışarıdan yazılmış tek bir cümle vardı.
"Defne sana yalan söylüyor."
Arkamı döndüm.
Defne hâlâ ağlıyordu.
Ama ilk kez... Gözyaşlarının gerçek olup olmadığından emin değildim.