Sabahın ilk ışıkları Bahçelievler’in gri sokaklarına düşerken, zihnimdeki soruların ağırlığıyla amfiye adım attım. Ayaz, en ön sıradaki her zamanki yerinde oturuyordu. Onu izlerken istemsizce Kaan’ı düşündüm... Geçmişte anlatılan, hayatta yapayalnız bırakılmış o çocuğu. Ayaz’ın omuzlarındaki o dik ama kırılgan duruş, fırtınalı bakışları ve çevresine ördüğü o kalın duvarlar... Kaan’la arasındaki o gözle görülür benzerlikler içimi sızlatıyordu. Onların aynı kişi olduğuna dair şüphelerim her geçen saniye daha da kuvvetleniyordu.
Onu korumam gerekiyordu ama dikkat çekmemek için okulda zar zor uzak duruyordum. Göz göze gelmemeye çalışarak arka sıralardan birine geçip oturdum.
Çok geçmeden hoca sınıfa girdi. Masadaki dosyaları düzeltip gözlüğünün üstünden sınıfa baktı:
— Bu dönemki bitirme projesi eşleştirmelerini açıklıyorum. En yüksek not ortalamasına göre partneriniz belirlendi. Ayaz Demirkan... Ve Eflin Soydan.
Sınıfta hafif bir fısıltı koparken, Mira anında ayağa fırladı. O havalı tavrıyla alaycı bir şekilde söze girdi:
— Hocam bir dakika! Bu adil değil. Eflin’in ortalaması Ayaz’la nasıl yakın olabilir ki? Ayaz gibi birinin yanında bu projeyi yürütecek kapasitede değil, geçmişteki şirket mevzularını bile—
Mira lafını bitiremeden Ayaz’ın sırasından fırlaması bir oldu. Zeytin yeşili gözleri tamamen kararmış, gözü dönmüş bir halde Mira’nın üzerine yürümeye, adeta kıza dalmaya kalkıştı. Bütün amfi donup kalmışken, hiç düşünmeden yerimden fırlayıp Ayaz’ın kasılmış kolunu tuttum.
— Ayaz, dur! Değmez, yapma! —diye fısıldadım kulağına.
Sertçe soluyordu ama elimi kolunda hissettiği an duraksadı. Bütün sınıfa yayılan o devasa öfke, dokunuşumla bir anlığına askıda kaldı.
Teneffüste onu tek başına bahçedeki tenha bir bankta otururken buldum. Yanına yaklaşıp oturdum. Rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken doğrudan yüzüne baktım:
— Bu kadar tepki verme Ayaz, —dedi sesim olabildiğince sakin ve kararlı bir tonda.— Böyle kendini yakacaksın. Seninle o geçmişini araştıralım. Aileni, sana yapılanları, Mira’nın ailesinin parmağı olan her şeyi ortaya çıkaralım. Belki bir şeyler bulup hak ettikleri cezayı çekmelerini sağlarız.
Ayaz başını yavaşça bana çevirdi. Zeytin yeşili gözlerinde hâlâ o derin şüphe ve yorgunluk vardı.
— Tamam da... —dedi, pürüzlü ve mesafeli bir sesle.— Sen benim için neden bu kadar uğraşıyorsun Eflin? İşin gücün yok mu senin?
Cevap veremeden, arkamızdan o sinir bozucu kıkırdama sesi yükseldi. Mira, kollarını göğsünde birleştirmiş bir halde başımızda dikiliyordu.
— Ayy, ne kadar da tatlı bir dayanışma! —dedi Mira, sinsi bir sırıtışla.— Eflin, kendini ne sanıyorsun bilmiyorum ama Ayaz’ın koruyucu meleği rolü sana hiç uymamış. Geçmişi karıştırıp durma, altında kalırsın ezik.
O an içimde günlerdir, haftalardır biriken bütün o baskı ve öfke patladı. Beynime sıçrayan kanla birlikte yerimden fırladım.
— Ulan sürtük, sen kime ezik diyorsun lan?! —diye bağırdım, sesim bahçede yankılanırken.— O sinsi çeneni kapat yoksa o lafları sana tek tek yediririm! Bıktım lan senin havalarından, defol git şuradan!
Mira’nın o havalı yüz ifadesi şokla donup kaldı ama geri adım atmadı:
— Sen kime sövüyorsun be?!
— Sana söylüyorum orospu çocuğu! —diye bağırmamla Mira’nın üzerine atılmam bir oldu.
Mira neye uğradığını şaşırdı. Saçına yapıştığım gibi onu geriye doğru savurdum. Mira da çığlık atarak bana karşılık verince kendimizi bir anda bahçeden okulun koridoruna, kütüphane raf aralıklarına kadar birbirimizin saçını başını yolarak girmiş bir halde bulduk. İkimiz de hırstan gözü dönmüş şekilde birbirimize girmiştik.
Tam Mira’yı duvara doğru sıkıştırmışken, belimde güçlü ve sıcak iki kol hissettiğim an sarsıldım. Ayaz arkamdan gelip beni tek hamlede tuttu ve geriye doğru çekti.
— Eflin, yeter! Çekil şuradan! —diye gürledi Ayaz.
Mira saçları dağılmış, üstü başı kaymış bir halde nefes nefese kalmıştı. Ayaz’ın beni arkasında korur gibi tuttuğunu görünce öfkeden çıldırdı. Yüzü morardı, gözlerinden ateş fışkırıyordu.
— Eeh, yeter be! —diye bağırdı Mira, avazı çıktığı kadar.— Al senin olsun Ayaz’ın da, geçmişi de! Ne haliniz varsa görün!
Mira hırsını alamayıp yanımızdaki devasa metal kitap rafını bütün gücüyle itti. Ağır metal raf, büyük bir gürültüyle üzerimize doğru devrilmeye başladı!
Ayaz beni hâlâ tutuyordu ama rafın doğrudan ikimizin üzerine çökeceğini anladığım o salisede tek bir hamle yaptım. Ayaz’ı var gücümle geriye, tehlikeli bölgenin dışına doğru ittirdim. Ayaz dengesini kaybedip rafın düşüş açısının dışına, yere yuvarlandı.
Ancak ben kendimi kurtaracak vakti bulamadım.
Devasa raf gürültüyle üzerime devrildi. Demir çerçevenin ve binlerce ağır kitabın ezici baskısı üzerime çökerken koridoru devasa bir toz bulutu kapladı. Görüş açım tamamen kapandı; üzerimdeki metal yığınından hiçbir şey göremiyordum.
Bütün vücudumu kaplayan o uyuşuklukla birlikte sesler derinden gelmeye başladı. Sırtımdaki ve bacaklarımdaki o ezici ağırlığın altında nefesim tükeniyordu.
Göremiyordum ama duyuyordum... Rafın diğer tarafından Ayaz’ın o her zaman buz gibi duran sesinin nasıl paramparça olduğunu, çaresizce ve dehşet içinde adımı haykırışını duyuyordum:
— Eflin! Eflin aç gözlerini! Sakın kapatma, Eflin!
Metali kaldırmaya çalışan ellerin, yere vurup haykıran adımların yankısı kulağımda uğulduyordu. Dudaklarım aralandı, ona "Kaan..." diye seslenmek istedim ama sesim çıkmadı. Zihnimdeki son kırıntılar da o devasa karanlığa teslim olurken, kulaklarımda çınlayan tek şey Ayaz’ın panik dolu bağırtısıydı.
Ve ardından, tam bir sessizlik.