Genzi yakan keskin bir antiseptik kokusu... Kulakları tırmalayan düzenli bir bip sesi...
Gözlerimi açmaya çalıştığımda kirpiklerimin ne kadar ağırlaştığını hissettim. Tavan, kütüphanenin o tozlu ahşap kaplamaları değil; buz gibi, bembeyaz bir hastane tavanıydı. Vücudumdaki her bir kas, üzerimden devasa bir ağırlık geçmiş gibi sızlıyordu. Sırtımdaki o ezici demir baskısının yerini, sargıların ve serum iğnesinin soğuk hissi almıştı.
Zihnimdeki sis yavaşça dağılırken son anlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti: Mira’nın çığlığı, devrilen o devasa metal raf, Ayaz’ı geriye itişim ve üzerime çöken o kapkaranlık toz bulutu...
Göğsüm sıkışarak derin bir nefes almaya çalıştım. Tam o sırada odanın kapısı hafifçe aralandı. İçeri giren adımın sesini, attığı her ritimden tanıyordum.
Ayaz.
Üzerindeki kabanı kırış kırış olmuştu. Saçları dağılmış, şakaklarındaki damarlar sanki saatlerdir hiç durmadan zonklamış gibi belirginleşmişti. O her zaman mesafeli, dik duran adam gitmiş; yerine omuzları çökmüş, zeytin yeşili gözleri kan çanağına dönmüş bir adam gelmişti.
Beni yatakta gözlerim açık görünce olduğu yerde duraksadı. O gözlerdeki devasa dehşet, yerini tarif edilemez bir rahatlamaya ama hemen ardından çökertici bir vicdan azabına bıraktı. Adımlarını yavaşça yatağımın yanına doğru attı. Sandalyesini çekip oturmadı; sanki buna hakkı yokmuş gibi masanın kenarında dikilip durdu. Elleri titriyordu.
— Uyandın... —dedi, sesi o kadar pürüzlü ve kısıktı ki, sanki saatlerdir kimseyle tek bir kelime konuşmamıştı.
Hafifçe kıpırdamaya çalıştım ama bacağımdaki sızı yüzümü buruşturmama yetti. Ayaz refleksle öne doğru bir adım attı, eli bana doğru uzandı ama dokunmaya cesaret edemeyip havada asılı kaldı. Sonra yavaşça geri çekti.
— Kıpırdama, —dedi kısık sesle.— Kaburganda ve bacağında ezilmeler var. Doktor çatlak olmadığını söyledi ama... çok ucuz atlattın.
Gözlerimi onun yüzünden ayırmıyordum. O zeytin yeşili gözlerde ilk defa o ördüğü buzdan duvarların ardını görebiliyordum. Bir çocuk gibi çaresiz, paramparça duruyordu.
— Neden yaptın bunu Eflin? —diye sordu ani bir öfke ve kırılganlıkla. Sesi titriyordu.— Neden kendini o lanet rafın altına attın?! Ben kendimi korurdum! Senin ne işin vardı benim önümde?!
— Seni ezilmekten kurtardım Ayaz, —dedim, sesim pürüzlü çıksa da olabildiğince net bir şekilde.— Orada dursaydın o raf ikimizin de üstüne çökecekti.
Ayaz başını iki yanına salladı. Yüzünü ellerinin arasına alıp derin, acı dolu bir nefes verdi.
— Benim yüzümden... —diye fısıldadı ellerinin ardından.— Benim geçmişim, benim bela dolu hayatım yüzünden az kalsın ölüyordun. Sen kimsin Eflin? Neden benim için canını ortaya atıyorsun? Ben buna değmem, anladın mı? Ben kimse için risk alınacak biri değilim!
Aramızdaki o buzlar, kütüphanedeki devasa raf gibi gürültüyle çökmüştü. Serum takılı elimi yavaşça yataktan kaldırıp onun titreyen bileğine doğru uzattım. Parmaklarım derisine temas ettiği an, Ayaz donup kaldı.
— Değersin, —dedim, gözlerimin içine oturan o sarsılmaz kararlılıkla.— Sana yapılan o haksızlıkların, seni o karanlığa gömenlerin hesabını sormadan hiçbir yere gitmiyorum Demirkan. Ve sen istesen de istemesen de... bu yolda yalnız değilsin.
Ayaz bir süre elimdeki o sıcaklığa, sonra da gözlerime baktı. Zeytin yeşili gözlerinde ilk defa şüphe değil; kabulleniş ve derin bir sarsıntı vardı.
İki gün boyunca hastanede serumlar ve ağrı kesicilerle yattım. Ayaz, doktorların ve hemşirelerin bütün uyarılarına rağmen bir saniye olsun odanın kapısından ayrılmadı. Koridordaki o soğuk bankta sabahladı, içeri her girdiğinde gözlerindeki o uykusuz ve bitkin hal daha da derinleşti.
Taburcu olacağım günün sabahı doktor son kontrolleri yapıp odaya girdi. Ayaz da hemen arkasından içeri süzüldü. Yüzü sirke satıyordu, dudakları kurumuştu ve uykusuzluktan gözaltları morarmıştı.
— Güzel, —dedi doktor dosyaya bir şeyler yazarken.— Reçetenizi yazdım Eflin Hanım. Kırık yok ama kaslardaki ezilmeler yüzünden bir iki hafta tek başınıza hareket etmekte zorlanacaksınız. Evde size bakacak, ilgilenecek biri var mı?
Tam "Evet, kendi başımın çaresine bakarım" diyecekken Ayaz bir adım öne çıktı.
— Var, —dedi Ayaz, sesi pürüzlü ama hiç itiraz kabul etmeyecek kadar sert ve kararlı bir tonda.— Ben varım. Benim evime gidiyoruz.
Başımı hızla ona çevirdim:
— Ne? Saçmalama Ayaz, kendi evime giderim ben. Sana yük olamam.
Ayaz zeytin yeşili gözlerini bana dikti. O gözlerdeki inat ve içini kemiren o vicdan azabı öyle büyüktü ki, geri adım atmaya hiç niyeti yoktu.
— Sana soru sormadım Eflin, —dedi, üzerime doğru eğilerek.— Bu halde o tek kişilik evde yalnız kalamazsın. Seni o rafın altına ben soktum, iyileşene kadar da gözümün önünde olacaksın. İtiraz istemiyorum.
Gözlerimi devirdim ama içten içe onun bu korumacı, çaresiz hırsı karşında direnecek gücüm yoktu. Tekerlekli sandalyeyle hastaneden çıkış yaparken, dışarıdaki soğuk Ankara rüzgârı yüzüme çarptı. Ayaz beni taksiye bindirirken gözleri sürekli üzerimdeydi; sanki her an dağılacak bir cam eşyaya dokunuyormuş gibi dikkatliydi.
Ayaz’ın Bahçelievler’deki evine vardığımızda hava kararmak üzereydi. Ev; tıpkı onun gibi soğuk, derli toplu ama bir o kadar da yalnızlık kokuyordu. Duvarlarda neredeyse hiç tablo yoktu, salonda sadece siyah bir koltuk ve çalışma masası göze çarpıyordu.
Beni dikkatlice kendi odasına götürüp geniş yatağına yatırdı. Üzerime kalın bir battaniye örttü.
— Burası benim odam, —dedi, ceketini çıkarıp bir kenara atarken.— Rahatına bak. Bir ihtiyacın olursa seslen.
O arkasını dönüp odadan çıkarken, gözüm onun profiline takıldı. Keskin çene hatları, omuzlarındaki o ağır yük, kimseye güvenmeyen o buz gibi duruşu... Zihnimde bir an eski hatıralar çaktı. Geçmişte tek başına sokaklarda bırakılmış, ailesi batırılıp evlatlık verilmiş o küçük Kaan... Ayaz’ın her jestinde, her kırılgan anında Kaan’ın izlerini görmek içimi tarifsiz bir acıyla sızlatıyordu. Onu koruma isteğim sadece bir görev değildi artık; içimde büyüyen, adını koyamadığım derin bir bağlılıktı. Karşımdaki adam Kaan’dı ve ben ne pahasına olursa olsun onu bu karanlıktan çıkaracaktım.
Gecenin bir yarısı bacağımdaki sızının etkisiyle yavaşça uyandım. Oda zifiri karanlıktı, sadece pencereden içeri süzülen sokak lambasının cılız sarı ışığı yatağın üzerine vuruyordu.
Başımı yan tarafa çevirdiğimde nefesim boğazımda tıkandı.
Ayaz salona gitmemişti. Yatağın boş kalan tarafında, örtünün üstünde yan dönmüş bir halde uyuya kalmıştı. Günlerdir hastane koridorlarında uykusuz kalmanın, beni kaybetme korkusuyla perişan olmanın verdiği o devasa yorgunlukla öyle derin bir uykudaydı ki... Bir kolunu başının altına koymuş, yüzünü bana doğru dönmüştü.
Uykusunda bile kaşları hafifçe çatıktı; sanki o kütüphanedeki devrilen rafın kâbusunu hâlâ görüyordu.
Yatakta aramızda sadece birkaç santim vardı. Dışarıdaki soğuk Ankara rüzgârına tezat, nefesinin sıcaklığını yüzümde hissedebiliyordum.
Elimi yavaşça battaniyenin altından çıkardım. Sargılı bacağımın sızısını unutup ona doğru biraz daha yaklaştım. Parmaklarımı kararsızca havada tuttum, sonra dayanamayıp usulca onun dağılmış saçlarına dokundum. Yüzüne düşen siyah tutamları nazikçe geriye çekerken içimden bir şeyler koptu.
— Artık yalnız değilsin Kaan... —diye fısıldadı dudaklarım, sesim gecenin sessizliğinde erip giderken.— Seni bir daha kimsenin incitmesine izin vermeyeceğim.
Ayaz dokunuşumla uykusunda hafifçe kıpırdadı ama uyanmadı. Aksine, o çatık kaşları yavaşça gevşedi, yüzüne derin bir huzur oturdu. Bilinçsizce bana doğru biraz daha sokuldu ve bir elini yavaşça belimin kenarına koyup beni korur gibi kendine çekti.
O karanlık odada, aynı yatağın içinde, kalbimin ritmi hızlanırken içimi ilk defa bu kadar sıcak ve sarsıcı bir his kapladı.