Arşiv odasının loş, tozlu ve nefes kesen sessizliğinde, kollarımın arasında sarsılan Ayaz’ın omuzlarındaki o devasa yük, o an için dünyadaki her şeyi susturmaya yetmişti.
Mira’nın o dehşet içinde arkasına bile bakmadan kaçıp gitmesi, koridordan uzaklaşan adımlarının yankısı... Hiçbiri umurumda değildi. Benim bütün dünyam, o an diz çöktüğü yerde darmadağın olan, soluğu hırıltılı bir boyunduruk altında sıkışan o adama odaklanmıştı.
Başını göğsümden yavaşça kaldırdığında, zeytin yeşili gözlerindeki o kırık dökük ifadeyi gördüm. Kan bürümüş o gözlerde öfke değil, ruhunu parça parça eden o tükenmişlik vardı. Parmakları hâlâ hırkamın kumaşına sımsıkı tutunuyor, sanki o an ellerini bıraksa tamamen boşluğa düşecekmiş gibi titriyordu.
— Ayaz... —diye fısıldadım, sesim nefesimle birlikte kayboldu.— Geçti... Bitti, buradayım.
Yaralı bir hayvanınkinden farksız olan nefesi tenimi yakarken, omuzları hıçkırıkla sarsıldı ama ağlamadı. O, gözyaşını bile içine akıtan, acısını öfkeyle sıvayan adamlardandı. Parmaklarımı yavaşça saçlarının arasına daldırdım; o sert, asi tellerin arasından okşayarak onu sakinleştirmeye, o buz gibi duvarlarını kendi bedenimle ısıtmaya çalıştım.
— Ben kimim, Eflin? —dedi, boğazından sökülen, fısıltı ile inilti arasında gidip gelen o acı dolu sesiyle.— Ben... ben neyim? Yıllardır bir hiç uğruna, çalınmış bir hayatın gölgesinde nefes alıyormuşum meğer.
Yavaşça ayağa kalktık. Ayaklarının üzerindeyken bile sarsılıyordu. İki elimi uzatıp, o keskin yüzünü sıkıca avuçlarımın arasına aldım; başparmağım elmacık kemiğindeki o gergin çizgide gezinirken, gözlerinin derinliklerindeki o uçuruma baktım.
— Sen Ayaz’sın... —dedim, sesim kurşun gibi ağır ama bir o kadar kararlı çıkarak o tozlu odada yankılandı.— Sen bu yıkıntının ta kendisi değil, o enkazdan bizzat doğan adamsın. Ve ne olursa olsun... Asla yalnız değilsin.
Göğsünde taşıdığı o öfke, aramızdaki her şeyi sardığı gibi o an da nefesini tıkıyordu. Gözlerindeki o tehlikeli parıltıyla bana baktı ve o bıçak sırtı cümle döküldü dudaklarından:
— "Bana dünyada ayakta kalmak için tek bir neden ver, Eflin," dedi, sesi ruhumu keserken. — "Çünkü göğsümde taşıdığım bu öfke, artık bana bile yabancı."
Gözlerinin içine diktim gözlerimi. Ona bir teselli değil, ikimizin de bu cehennemden çıkamayacağını bilen o acımasız gerçeği fısıldadım:
— "Ayakta kalmak için bir nedene ihtiyacın yok, Ayaz," dedim, parmaklarım yüzünden yavaşça kayarken. — "Çünkü sen nefes aldıkça, bu dünya senin değil, senin canını yakanların başına yıkılacak. Seni hayatta tutacak olan tek şey de o intikamın olacak."
O an, kelimelerimdeki o karanlık ortaklığı ve amansızlığı tartarmış gibi yüzüme baktı. Gözlerindeki o yabani parlaklık yerini derin bir uçuruma bırakırken, beni incitmekten korkar gibi değil, kendi zehrini bulaştırmamak ister gibi ellerini belimden çekti.
— Burada kalmamalıyız, Eflin, —dedi, sesi az önceki o kırılganlıktan arınmış, yeniden o tehlikeli ve mesafeli tonuna bürünmüştü.— Bu kapıdan ilk ve son kez böyle çıktığımı düşünürlerse... Her şey mahvolur.
Bana son bir kez o keskin ve anlamlı bakışı attıktan sonra arkasını döndü. O odadan, o karanlık koridordan ayrılışını izledim.
Arşiv odasındaki o sarsıcı vedanın ardından günlerce kendime gelememiştim. Üniversiteye gitmek, derslere girmek, kampüsün o kalabalık koridorlarında Ayaz’la göz göze gelmemek için köşe bucak kaçmak... Hepsi birer işkence gibiydi. O gün arşivde yaşananlar zihnimi bir mengene gibi sıkıştırıyordu ama beynim o gerçeği kabul etmemek için direniyordu.
Akşamüstü Bahçelievler’deki evime kendimi zor atıp kapıyı kilitlediğimde, nefes nefeydim. Kedim Demirkan bacaklarıma sürtünerek miyavlarken, ben hâlâ o tozlu arşiv odasının ağırlığını üzerimden atamamıştım. Çantamı masaya fırlattım; içinden dökülen ders notlarının arasından, o gün yanlışlıkla çantama sıkıştırdığım eski bir mahkeme evrakı ve birkaç sayfalık gazete kupürü yere düştü.
Eğilip kağıtları yerden aldım. Masanın üzerine bıraktığımda, ellerim istemsizce titriyordu.
Yok artık, dedim kendi kendime, sesli bir şekilde gülmeye çalışarak. Kafayı sıyırdım artık. Her yerde onu arıyorum, her bulmacayı ona yoruyorum.
Ama gözüm o tarihlere takıldı. Bahçelievler... Yıllar önce o komşu evin tasfiye edildiği gece. Üvey şirketin batırılışı... O tırın arkasından koştugum o acı dolu gün. Zihnimdeki çarklar istem dışı dönmeye başladı ama bu sefer o kadar hızlıydı ki başım dönüyordu.
— Hayır... —diye mırıldandım, geriye doğru bir adım atarken sesim titredi.— İmkânı yok. O... O sadece kampüsteki o hırçın, kimseye yaklaşmayan adam. O çocuk olamaz. O Kaan olamaz.
Ancak hafızam bana ihanet ediyordu. Arşivdeki o gazete haberinde adı geçen o aile, o iflasın arkasındaki o karanlık kumpas... Ve en önemlisi, yıllar önce o tırın arkasından koşan, tahta arabasını düşüren o çocuğun gözlerindeki o bakışla, bugün Ayaz’ın gözlerindeki o zeytin yeşili gölge birebir aynıydı. O tahta arabanın üzerindeki "K.D." harfleri... Kaan Demirkan. Kedime koyduğum o soyadı...
Beynim bu denklemi kurmamak için çırpınıyordu. Saçmalama, diyordum kendi kendime, tırnaklarımı avuç içlerime geçirirken. Dünyada binlerce Demirkan var. Her iflas eden çocuk o mu yani? Kendine gel Eflin, iyice hayal görmeye başladın.
Fakat ne kadar inkâr etsem de, içimdeki o parça parça dökülen taşlar, engellenemez bir gürültüyle zihnimi zorluyordu. O küçük çocuk... Benim o çocukluğumun en saf köşesinde kalan, tırın arkasından ağlayarak koştum o komşu çocuk, bizzat Ayaz’dı. Ve o, hayatını karartan o insanların kim olduğunu hâlâ bilmiyordu.
Bu devasa gerçeğin altında ezilirken, odanın loş sessizliğini bozan tek şey masanın üzerindeki telefonumun o acımasız titreşimi oldu.
Gözlerimi ekrana çevirdiğimde, kanımın buz kestiğini hissederek o yabancı numaradan gelen mesajı okudigungda nefesim boğazımda düğümlendi:
“Kaan Demirkan'ın kim olduğunu ve o geçmişin parçasını kendi kafanda bin bir zorlukla birleştirdiğini biliyoruz, Eflin. Bahçelievler’in o eski günlerinde yanındaki o küçük kız olduğunu, o çocukluk aşkı masalını aklından geçirdiğini de görüyoruz. Ama sakın o gerçeği Ayaz’a söylemeye, kafandaki o şüpheleri ona fısıldamaya kalkma. Eğer o adamın gerçek kimliğini ve senin kim olduğunu öğrendiğini fark edersek... ilk yapacağımız iş Ayaz’ın bizzat kendi canını almak, onu öldürmek olur. Sus ve izle.”
Telefon ellerimin arasında kayıp gidecek gibi titriyordu.
Gözlerim kocaman açılmıştı. Sadece ben bulmamıştım; onlar da benim bu bulmacayı çözdüğümü, o taşların kafamda yavaş yavaş yerine oturduğunu biliyorlardı. Beni izliyorlardı. Zihnimi, düşüncelerimi, korkularımı bile okuyorlardı.
Derin ve kesik bir nefes alarak pencereye yöneldim. Bahçelievler’in o sarı sokak lambasının altında, karanlığın içine gömülmüş o yabancı silueti gördüğüm an, kanım damarlarımda dondu. Ayaz hiçbir şeyden habersiz bu karanlıkta yürürken, onun nefesini kesmekle tehdit eden o zehirli çember üzerimize çoktan kurulmuştu.