"Burada ne işiniz var?" Bir süre şaşkın ve boş bakışlarla ona baktıktan sonra sormuştum bu soruyu. Burada ne işi vardı? Dahası Cihangir'in arabasını neden almıştı?
"Tahmin edebilirsin," diye konuştu rahatsız edici sakinliğiyle. "Seninle konuşmak için buradayım."
Camlar kapalıydı ve içerisi gereğinden fazla sıcaktı. Cihangir'in kokusu terketmişti. Yerini Mert Tunalı'nın pahalı parfümü almıştı.
"Konuşulması gereken her şeyi konuştuk, öyle değil mi?"
Dudaklarından neşe barındırmayan bir gülümseme gelip geçti. "Her şeyi değil..."
Arabayı çalıştıracakken, "Bir dakika," diyerek engel oldum. "Benimle ne konuşacaksınız?"
"Eve gitmeyecek misin?"
"Hayır." Aslında niyetim eve gitmekti ama bununla onunla yapmak istemiyordum. "Bir an önce konuya girerseniz sevinirim. Planım var."
"Pekala, küçük hanım." Geniş omuzlara sahip gövdesine bana çevirdi. Gözleri Cihangir'in gözlerine çok benzemesine rağmen bakışları onunki gibi güven vermiyordu. "Seninle ciddi bir konu hakkında konuşacağım ama önce senden sakin olmanı istiyorum. Elimden geleni yaptığımı bilmelisin."
Sözleri, bakışları kadar huzursuzluk verirken, istemeyerek de olsa ben de tüm bedenimi ona çevirdim.
"Neval, bir süredir yoğun baş ağrısı çekiyor. Bunu biliyor muydun?"
Onun yüzünden annemle doğru düzgün konuşmadığımızı ve bu yüzden nasıl olduğunu bilmediğimi söyleyemedim. "Annemde migren var."
"Başta kendisi de öyle söyledi."
"Anlayamadım, neyin başında?"
Eğildi ve torpido gözüne uzandı. Bununla birlikte ağır parfümünü tümüyle genzime sindirdi. Torpidodan aldığı dosyayı dizlerime bıraktı. Dosyayı açtığımda, karşılaştığım bir kafa röntgeniydi ve sağ üst köşede annemin bilgileri yer alıyordu.
"A-annem neden röntgen çektirdi ki?"
"Ben zorladım. Baş ağrılarının yanı sıra..." Dudaklarını birbirine bastırarak, başını salladı. "Bayılmalarına şahit oldum. En sonunda da onu bir hastaneye götürdüm. Seni üzmek istemiyorum küçük hanım ama durum şu ki... Neval'in beyninde bir tümör var."
Dosya ellerimin arasından kayıp giderken, kalbimde ağır bir sarsıntı hissettim. "Tü-tümör mü?"
"Evet, üzgünüm Lalin. Öğrendiğimde ben de yıkıldım. Hala da ..." Sıkıntıyla solurken, parmakları şakaklarını sıkıp bıraktı. "Her ameliyat risklidir ama doktor tümörün bulunduğu bölge için şanslı olduğumuzu söyledi. Yalnızca ameliyat öncesi bir süre tedavi görmesi gerekiyor."
"Bir dakika." diyerek böldüm heyecanla. "Annem ameliyat mı olacak? İyileşecek mi?"
Kaldırdığımı fark edemediğim elimi tuttu. Yavaşça dizlerime bırakırken, "Sakin olmalısın." dedi. "Anneni seviyorum ve söylemiştim, onun için elimden geleni yapacağım. En iyi hastanelerde, en iyi doktorlar tarafından tedavi görecek. Gerekirse yurt dışına götürülmesini sağlayacağım.
Gözlerimden ardı ardına birkaç damla yaş düştü. Başımı önüme eğip gözyaşlarımı dizginlemeye çalıştım ama artık bir yolu yoktu. Elimden ayrılan eli çenemi buldu ve başımı kaldırmamı sağladı.
"Lalin, güçlü olmalısın. Annenin bu süreçte senin ve ağabeyinin desteğine ihtiyacı olacak."
Mert'in yüzüne bakarken, annesinin onun hakkında ne söylediğini hatırladım. Bir şeytan olduğunu söylemişti, tıpkı babası gibi... Hissediyordum, hatıraları yerli yerinde olmasa da söyledikleri yalan değildi.
"Annemin yanında olacağım." Başımı geri çekip dokunuşundan uzaklaştıktan sonra hızlıca gözyaşlarımı sildim. "Elbette annemin yanında olacağım ve..."
"Ve?"
İçimi çektim. "Annem için yapacaklarınızdan dolayı şimdiden te
şekkür ederim." Keşke aksini söyleyebilseydim. Keşke, annem için gerekecek her şeyi bizim yapabileceğimizi söyleseydim ama bu mümkün değildi. Hiçbir koşulda Mert Tunalı kadar güçlü değildik. Onurumu korumak uğruna annemi riske atamazdım. Artık biliyordum, annem hastaydı, ona ve imkanlarına ihtiyacı vardı.
"Bak Lalin, kabul ediyorum, kötü bir başlangıç yaptık ancak böyle devam etmek zorunda değil. Annen ile olan ilişkimi-"
"Bunu konuşmak istemiyorum. Lütfen. Şu an önemli olan tek şey annemin sağlığı ve iyi olması için elimizden geleni yapacağız."
"Ben de yapacağım." dedi, düşünmeden. "Emin olabilirsin."
"Teşekkür ederim." Arabasından inmek üzereyken, dokunuşunu bu kez kolumda hissettim.
"Senden ufak bir rica olacak. Aramızda geçen bu konuşmayı annene söylemeni istemiyorum. Benden duyduğunu bilmemeli. Uygun gördüğünde zaten paylaşacaktır."
Tek yapabildiğim başımı sallamak oldu. Çünkü ağzımı birkez daha açsaydım, ağlardım. Gözyaşlarımı yardımına muhtaç olduğum bir adamın karşısında dökmek istemedim. Arabadan indim. İlk köşeyi döndüğümde sırtımı bir bir duvara yasladım ve ciğerlerim isyan edene kadar ağladım. Hayatım tüm bunları neden başıma getirdiğini bilmiyordum. Suçumun ne olduğunu bilmiyordum. Bildiğim, bu son golün hepsinden daha ağır olduğuydu.
Evimizden içeri ayak basan biri için mutfak tam karşısında kalırdı. Annem oradaydı. Bizim için yemek yapıyordu. Beni gördüğünde gülümsemeye çalıştı ama buruktu. Yaklaştım, ne kadar kırgın olsamda başımı annemin göğsüne yaslayıp ona sarıldım.
"Hoşgeldin bebeğim."
Saçlarımı nazikçe okşarken gözlerimi kapattım. "Hoşbuldum anne."
"Beni affettin mi?"
Ağlamamak için kendimi tuttum. Yeterince ağlamıştım ama gözlerimin bundan haberi yok gibiydi. "Unuttum bile. Boşver. Nasılsın?"
"Şimdi daha iyiyim." dedi sevgiyle. "Mantı açtım, hazır olmak üzere."
Ona baktım. Rahatlamış görünüyordu. "Salata da var mı?"
"Olmaz mı? Sevdiğin gibi roka, ton balık ve mısırlı yaptım. Hadi duş alıp masayı hazırlamam yardım et." Gülümsedi. "Nasıl kızartma kokuyorsun, anlatamam."
Geri çekilirken, burnumu formamın omzuna yanaştırdım. "Evet, kızartma yağının içine girmiş gibiyim."
Suyun altında kaldığım her dakika ağladım. Mert Tunalı'nın söylediklerini düşündükçe kendimi durduramıyordum. Annem hastaydı. Benim annem hastaydı ve onu iyileştirebilecek tek kişi de hayatımızdan bir an önce çıkmasını istediğim o adamdı!
Tek damla gözyaşı dökmemişim gibi banyodan çıktım. Pijamalarımı giydim ve kızaran göz altlarım için biraz bb krem kullandım. Çünkü annemin bildiğimi anlamasını istemiyordum. Mert bir konuda haklıydı; annem kendi uygun gördüğü zamanda, kendi isteğiyle anlatmalıydı.
Uzun zamanda ilk kez bir akşam yemeğinde birlikteydik. Kötü olan hiçbir şeyden konuşmadan, sohbet ederek yemeğimizi yedik. Levent pek dahil olmasa da sorun çıkarmadı ve bu da bir şeydi. Yemekten sonra çay koydum. Annem de dizisini açtı. Çaylarımızı içerken, annemin detaylarını anlattığı diziyi bölüm bitene kadar izledik. Dizi bittiğinde annem bir sigara yakmak istedi ama paketi bulamadı. Çünkü fark ettiğim ilk an saklamıştım. Mecburen içmekten vazgeçti. Koltuğa yeniden oturmasını fırsat bilerek dizine uzandığımda ne yapmasını gerektiğini biliyordu.
"Hiç uykum olmasa bile sen saçlarımı okşadığında uykum geliyor." Bu doğruydu. Çünkü gözlerim kapalıydı ve uyumak üzereydim.
"Bilmez miyim? Çocukluğundan beri saçlarının okşanmasına dayanamazsın sen...." dedikten bir süre sonra "Yarın için planın var mı?" diye sordu. "Ne çabuk haftasonu geldi."
"Aslında var. Berika ile bir sınıf arkadaşımızın mangal partisine davetliyiz. Ama... Ben seninle kalırsam daha mutlu olurum."
"Olmaz öyle şey. Zaten okulda yenisin. Git de arkadaşlarınla kaynaş. İstersen pazar günü bir şeyler yaparız."
"Olur." dedim gülümseyerek. "Bowling oynamaya gidelim mi?"
"İyi fikir." Saçlarımı okşamayı bırakıp uyku mahmuru bedenimi kaldırdı. "Hadi küçük hanım, derhal yatağa. Yoksa burada uyuyup kalacaksın."
Hiç istemesem de koltuktan kalkıp odama gittim. Komodinimin üzerine bıraktığım telefonumun ışığı yanıp sönüyordu. Telefonumu alıp banyoya geçtim ve dişlerimi fırçalarken, "Bebekler!" isimli üç kişilik grubumuza tamamı Berika'dan gelen mesajları üstünkörü okumaya başladım. Birçoğu kombin fotoğrafıydı. Neredeyse tüm dolabını deneyip fotoğraflamıştı!
"Berika." yazdığımda, "Hele şükür!!!" yazarak geri döndü anında. "Kızım neredesin sen? Baktın mı fotoğraflara? Hangisini seçmeliyim sence? Sen karar verdin mi? Ne giyeceksin?"
Annemin durumundan bahsetmek ve onlarla dertleşmek bana iyi gelirdi ama bunun için önce annemin bana anlatmasını beklemem gerektiğini biliyordum. Bu yüzden zor da olsa bu acı bilgiyi kendime sakladım.
"Berika!!!" Diş fırçamı yıkayıp ağzımı çalkaladıktan sonra odama geçtim ve kendimi yatağıma bıraktım. "İstediğim sorudan başlayabilir miyim?"
"Ahaahahah çok komik!" yazdı Yekta. "Lalin Beri kafayı kırdı, sana diyim."
"O kadar belli oluyor ki Yekta..." yazdıktan sonra kombinlere tekrar göz gezdirdim. "Neyse, bence siyah beyaz olan elbise gayet şık. Diğerlerini denememeliydin bile. Sonuçta düğüne değil mangala gidiyoruz."
"Ayyyyy!" Resmen sesi kulağıma geldi. "Sana inanamıyorum Lalin. Güzelim partiye mangal dedin ya."
"Mangal ama..." yazdım.
"Mangal ama..." yazdı Yekta. "Böyle sucuklu mucuklu. Öf be!"
"Üf Yekta!" Yazdı hemen. "Ne giyeceksin Lalin?"
"Daha bakmadım. Yarın çıkmadan ayarlarım." Çok da seçeneğim yoktu...
"Valla Serel de gelecek, biliyorsun dimi canım."
"Biliyorum?
"E şimdi şıkır şıkır olur o zilli."
Yattığım yerden gözlerimi devirdim. "Bundan bana ne ki? Neyse... Benim uykum geldi. Benim kıyafetim sürpriz olsun. Size iyi geceler....."
Gruptan çıktıktan sonra parmaklarım beni Cihangir ile mesajlaşmalarımıza götürdü. Çevirim dışıydı ve hiç yazmamıştı. Kendimi, ne yaptığını merak ederken buldum. Okuldan çıktığında ne yapıyordu? Okula gitmediği günler nereye gidiyordu? Asır üvey babasına ait şirketin tüm sorumluluğunun Cihangir'e kaldığını söylemişti. Üstesinden gelebiliyor muydu? Bir de öz babasının ve ağabeyinin ondan istedikleri vardı. Mert Tunalı'nın Cihangir ile yaptığı telefon konuşmasına şahit olmuştum. Ona istemediği şeyler yaptırıyordu ki aynısını Şaheste Hanım da söylemişti. Tüm bunların altından nasıl kalkıyordu? Gözlerim derin bir uyku için
kapanırken, hepsi olmasa bile yarın bir kısmını sormayı planladım. Belki bu kez gerçek bir yanıt alabilirdim...
Yarım kollu, boğazlı, ince triko elbise annemindi. Annem zayıf bir kadın olduğu için benim üzerime de sorunsuzca oturmuştu. Keza anneme ait olan krem rengi botlar da altında fena durmuyordu. Serel'in botlarım hakkında yaptığı imalı yorumdan sonra o botları giymeyi tercih etmemiştim. Kahküllerimi fönleyip saçlarıma dokunmadım ama birkaç kat rimel ile kirpiklerimi iyice belirginleştirdikten sonra toz pembe bir allık ve aynı renk parlatıcı sürdüm. Sanırım hazırdım.
Evden çıkıp Berika ve Yekta ile buluşacağımız durağa yürürken telefonum titredi. Kabanımın cebinden çıkardığımda ekranda yazan isim adımları yavaşlattı. Cihangir...
"Seni almak için gelecektim ama olmadı."
Gülümseyerek mesaja baktıktan sonra hemen bir şeyler yazdım. "Sorun değil, çocuklarla durakta buluşacağız zaten."
"Sorun." yazdı önce. "Burası merkezden uzak, sapa bir yer. Sizi alması için araç gönderdim."
"Düşündüğün için teşekkür ederim ama buna gerek yoktu."
"Araç sahada bekliyor. Bekletme."
"Aaa tamam." Adımlarımı yeniden hızlandırdım. "Şoföre söyler misin on dakikaya kadar orada olacağız."
Berika ve Yekta'yı gördüğümde durdum ve yanıma gelmelerini işaret ettim. O sırada bir mesaj daha geldi.
"Bahsettiğim şöför değildi."
Yine tek bir mesajla beni gülümsetmeyi başarmıştı. Telefonumu kabanımın cebine iterken, cevabımı kendi kendime fısıldadım. "Merak etme, seni bekletmen benim de işime gelmez."
Berika ifademin sebebini öğrenmek için yol boyunca mesajlarımı okumaya çalıştı ama beni ikna etmeyi başaramadı. Yatay çizgili siyah-beyaz elbisesi ve maşalı kahve saçlarıyla en az sınıftaki kızlar kadar havalı görünüyordu ve iri gözlerini belirgin bir yeşille çerçevelemesi, beyaz tenine çok yakışmıştı.
Yekta ise her zamanki gibi kot pantolon giymişti. Farklı olan üzerindeki siyah gömlekti. "Gömlek yakışmış şampiyon." dedim gülümseyerek. Siyah bir van'ın içindeydik. Koltuklarda karşılıklı oturuyor ve ikram edilen kahvelerimizi yudumluyorduk.
"Sen de afet olmuşsun. Cihangir'in ifadesine dikkat edeceğim."
"Yekta!" Sitemim gerçek değildi. "Bari sen yapma."
"Baksanıza..." Berika, Yekta'nın yanında, benim karşımda ve cam kenarında oturuyordu. Elinde kahvesiyle akıp giden yolu izlerken, kafasından başka şeyler geçtiğini anlamıştım. "Aylar önce, bizim sınıfın erkekleri kolejlilerle basket maçı oynarken, bir gün onlarla aynı okulda okuyup, aynı partilere katılacağımızı düşünebilir miydik?"
Sorusuyla benim bakışlarımda camdan ötesine kilitlendi. "Düşünemezdik ama asıl düşünemeyeceğimiz başka bir şey var..."
Yekta başını salladı. "Kızlar, bir şey itiraf edeceğim. Pek belli etmedim ama görevler gelirken uyku uyuyamıyordum. Sayısız kez aileme söylemenin köşesinden döndüm."
"Ben de." dedi Berika. "Babam bir ara şüphelendi ve beni sorguya çekti. Sizi daha fazla huzursuz etmemek için söylemedim."
Kahvemi bir kenara bırakıp uzandım ve ellerini tuttum. "Geride kalmış olmasını dileyelim."
Üç katlı ve büyükçe bir havuza sahip olan ev, şehir merkezinden çokça uzakta, yeşilin kucak açtığı bölgedeydi. Daha araçtan inmeden müziğin sesini duyabilmiştik. Ne kadar bunun sakin bir mangal partisi olacağını düşünsem de Berika haklıydı; kendimizi bir anda curcunanın içinde bulabilirdik. Evin inşaatı henüz bittiği için bahçe tam olarak hazır değildi. Bu yüzden barbeküye havuz başında yer verilmişti. Başında ise Asır ve Can vardı. Görevliler, henüz kimsenin oturmadığı uzun yemek masasını hazırlarken, bolca kadeh ve meze kullanmıştı. Ufak adımlarla içeri girerken, havuz başında içkilerini yudumlayan ve dans edenlerin neredeyse hepsinin tanıdık simalara sahip olduğunu fark ettim. Kısacası tüm sınıf buradaydı. Tabii, Mira ve yandaşları da... Tabii, Serel de... Beni fark ettiği andan itibaren açıkça bana bakmaya başladı. Uzun ve yuvarlak parti masalarından birinde kendimize yer bulurken de bakışları üzerimdeydi. Kabanımı çıkarıp yeşil elbisemle kaldığımda, koyu renk gözleri ayaklarıma kaydı. Aradığını bulamadığını tahmin ettim, ki yeniden yüzüme bakması uzun sürmedi.
"Bunun derdi ne? Yiyecek gibi bakıyor." Berika, Serel'in fark edilmemesi imkansız olan bakışlarına kavgacı bakışlarla karşılık verirken, çaktırmamaya çalışarak koluna dokundum.
"Boşver. Neden bakıyorsa bakıyor."
Omuz silkti "Bana ne? Bakmasın. Nazar değdirecek kankama." Aklına her ne geldiyse ciddileşti. "Baksana, Cihangir ile seni biliyor olmasın."
Sessiz olmasını işaret ederek, "Nereden bilecek ki?" diye sordum. "İmkanı yok."
"Öyle deme. Gözlerinden belli, çok fena bir şey bu kız." Asır bizi fark edip elini kaldırdığında Berika gülümsedi ve saçlarını düzeltti. "Ay kalpten gidicem. Bir insan nasıl bu kadar güzel elini kaldırabilir ya?"
Yekta ile aynı anda gözlerimizi devirdik.
Berika Asır'ın yanına gitmek için hareketlendiğinde Yekta onu durdurdu. "O gelsin, biraz ağır ol."
"Hıı..." tepkisini verdi Berika. "Taktik, diyosun."
"Kaçan kovalanır, diyorum."
Berika hiç istemese de yerinde kaldı. Şanslı ki biraz sonra Asır barbekünün başından ayrıldı ve yanımıza geldi. "Selam gençlik, sizi okul dışında görmek güzel." Etrafa çaktırmadan masamıza eğildi. "Ve malum toplantılar dışında."
"Seni de öyle." dedi Berika. İşaretimle yüzündeki şapşal ifadeyi hemen topladı. "Yani sizi de..."
Yekta yumruğunu Asır'ınkiyle tokuştururken, "Selam." dedi. "Nasıl gidiyor?"
Asır tekrar eğildi. "Şimdilik her şey yolunda. Ayarladım, onların masaya yapılan alkol servisi diğerlerinden biraz farklı. " İşaret ve baş parmağını birbirine yaklaştırarak, "Alkol oranı biraz fazla." dedi. "Ve Serel daha şimdiden iki kadeh içti, birazdan onunla ilgileneceğim."
"Ama o masada Mira ve diğer kızlar da var."
"Kurunun yanında yaş da yanacak." Can'ın kendisine işaret ettiğini fark ederek, "Barbekünün başına gelsenize." diye davet etti. "Şimdi etleri atacağız. Birazdan masaya geçeriz."
Hava yılın son ayına göre iyi sayılırdı. Bundan sebep kabanlarımızı masada bıraktık ve Asır ile birlikte barbekünün başına geçtik. Gözlerim etrafta Cihangir'i arıyordu ama o yoktu. Nerede olduğunu bilmiyordum ve onu kimseye soramıyordum. Berika, Asır ile sohbet etmeye çalışırken, Yekta Can'ın etlerinin pişirmesine yardım etti. Masaya geçme zamanı geldiğinde aşçı son kontrolleri yaptı ve pişenleri servis etmek üzere garsona teslim etti. Yekta, Berika ve ben yan yana oturduk. Can ve Yekta da bizimle aynı sıraya oturdu ama asıl sürpriz olan, Mira, Serel ve grubunun tam karşımıza oturması olmuştu.
Çizmelerinden şalına kadar koyu pembeye bürünen Su, ev sahibi olarak kadehini aldı ve oturduğu baş köşede ayağa kalktı.
"Tekrar hoşgeldiniz bebekler!"
Ayak uydurmak için diğerleriyle birlikte kadehimi kaldırdım. Ayak uydurmak için yudumladığımda, yüzümü buruşturmak zorunda kaldım. Alkolü zaten sevmezdim ama yat partisinden sonra daha da nefret etmiştim. Çünkü kokusu bana o günü anımsatıyordu. O gün de her yer buram buram alkol kokuyordu.
"Herkes buradaysa yemeğe geçelim, ne dersiniz?" Tabaklara servis edilmeye başlayan etleri işaret etti. "Soğumasın."
"Cihangir yok." dedi Mira.
Su dudaklarını birbirine bastırdı ve başını salladı. "O genellikle yok."
Yekta istediği gibi dana ciğeri tercih etti ve Asır da merak ettiği için ona ayak uydurdu. Berika ve Can köfte aldı. Görevli bana ne istediğimi sorduğunda, kararsızca sunum tepsisine göz gezdirdim. O sırada yanımdaki sandalye çekildi ve "Antrikot." dedi aniden yanımda beliren Cihangir. Sonra ikimizin tabağını işaret etti. "İkimize de." Önümdeki kadehi aldı ve görevliye teslim etti. "Hanımefendiye alkolsüz kokteyl."
Cihangir'in istedikleri hızla yerine getirilirken, başıma ancak ona çevirebildim. Yine siyahlar içindeydi. Kabanını çıkardı ama siyah beresi kaldı. "Hoşgeldin."
Sandalyesine yaslandı. Aynı anda gözleri elbisemde, saçlarımda ve yüzümde dolaştı. "Hoşbuldum." Bakışlarımız arasındaki plansız anlaşma bir süre devam etti. O sürenin sonunda çatalı parmaklarımın arasına tutuşturdu. "Soğuk yemek istemezsin."
Canım bir şey yemek istemiyordu ama herkes yerken başka seçeneğim yok gibiydi. Diğer yandan Cihangir hemen yanımda otururken yemek yemek çok zordu. Attığım her lokma ağzımda büyüyordu. Kendine meze alırken, aynılarını benim tabağıma da koyması, sınıfın neredeyse tüm kızların bunu izlediğini bildiğim halde hoşuma gitmişti. Bir ara Cihangir ve Asır'ın göz teması kurduğunu fark ettim. Hemen sonrasında Asır içki şişesini aldı ve havaya kaldırdı.
"İçkisi biten?" Kadehi boşalan uzattı ama aralarında Serel yoktu. Bunun üzerine "Serel, uzat hadi." dedi Yekta. "Bitmiş."
"Daha fazla içmesem iyi olacak." dedi Serel. "Fazlası midemi bulandırmıyor."
"Bu farklı bir içki, babam Fransa'dan getirdi." Su, bilmeden ekmeğimize yağ sürmüştü.
Asır, Serel'in kadehini de doldurdu.
Yemekten sonra dj kendisi için ayarlana kabine geçti. Müzik hızlandıkça dans edenlerin sayısı arttı. Kadehler ardı sıra doldu ve boşaldı. Cihangir'in birden ortadan kaybolmasının planımızla alakalı olduğunu biliyordum. Çünkü Asır da görevini yerine getirerek Serel'in etrafında dolaşıyordu ve kadehinin boş kalmasına izin vermedi Serel içtikçe bana daha dikkatli bakmaya başladı. Biri size bakıyorken, bir şekilde bakışlarınız onunla çarpışıyordu ve o kişiden hoşlanmıyorsanız, bu durum son derece sinir bozucu olabiliyordu.
Sonunda oldu. Serel ayakta zor durduğu için oturmak zorunda kaldı. Asır başarmanın verdiği keyifle yanımıza geldiğinde nihayet içme sırası kendisine gelmişti. "Benim işim bitti. Sıra Cihangir'de."
"O nerede?" diye sordu Can. "Bize hangi görevi üstlendiğini söylemedi."
"Göreceğiz." dedi Asır. Sonra bakışları elbiseme kaydı. "Güzel elbise. Seni ilk kez mi elbiseyle görüyorum?"
Berika'nın yüzü düştü. Çünkü geldiğimizden beri sık sık bir araya gelmelerine rağmen nasıl göründüğü hakkında hiç yorum yapmamıştı. Hayır, fark etmesi gereken benim değil, Berika'nın kıyafetiydi. "Şey, tuvalet ne tarafta." diye sordum ilk aklıma geleni söyleyerek.
Başıyla evi işaret etti. "İçeri girince hemen solda merdivenleri göreceksin. En yakın olanı zemin kattaki."
"Sağol." Tuvalet ihtiyacım olmamasına rağmen hızla yanlarından ayrıldım ve eve girdim. Asır'ın söylediği gibi aşağı inen merdivenler hemen solda kalıyordu. Ağırdan alarak basamakları indim ve karşıma çıkan dar koridor boyunca ilerledikten sonra bulduğum lavaboya girdim. Yemekten dolayı parlatıcım kısmen silinmişti. Normalde umursamazdım ama buraya kadar boşuna gelmemiş olmak için çantamdan parlatıcımı çıkardım ve sürmeye başladığı sırada aynadan kapının açıldığı gördüm. Giren Serel'di. Kapıyı ardından kapattıktan sonra sırtını kapıya yasladı ve beni, bakışlarımızın buluştuğu aynadan izlemeye başladı. Son bulmasını bekledim ama bulmadı. Tedirgin oldum. Çünki niyetini bilmiyordum. Parlatıcıyı çantama koyup çıkmak için ona döndüm, geri çekilmedi.
"Çıkacağım." dedim, dil ucuyla.
Kaşlarını kaldırdı ve "Çıkacaksın." diye tekrar etti. Sonra yine ayaklarıma baktı. "Giymemişsin."
"Anlamadım."
"Siyah botları, diyorum. Giymemişsin." Konuşmalar ağzının içinde uzuyordu. Cihangir, onun içkiye karşı dayanıksız olduğunu söylemişti ve o, çok fazla içmişti. Ama beni asıl rahatsız eden, Cihangir'in, Serel hakkında böyle bir bilgiye sahip olmasıydı.
"Elbiseme uymuyordu. Şimdi çıka-"
"O botları Cihangir'in elinde gördüm." dedi mutsuzca. "Önce mağazada. Sonra da işte... Senin ayağında."
Nasıl bir karşılık vermem gerektiğini kestiremedim. Bu bilginin elinde olmasından çok, şu an aramızda geçen konuşma son derece rahatsız ediciydi. Onu tanımıyordum bile...
"Benim gerçekten gitmem gerekiyor. Arkadaşlarım yukarıda ve beni bek-"
"Mutlu olacağını mı sanıyorsun?" Bakışlarını birdenbire ayakkabılarımdan aldı ve yüzüme dikti. Gözleri kızarmıştı. Beyaz teninde kırmızı bir gül gibi duran kırmızı ruju yer yer yoğunluğunu kaybetmiş, aynı renk elbisesi bile ona renk katamamıştı. Çünkü çok üzgündü.
"Neden?"
Başını eğdiği omzunu silkti. "Çünkü o, hiçbir kızı mutlu edemez. Boşuna aşık olayım deme. Bok gibi ortada kalmak istemiyorsan... Olmaz yani."
"Bunları neden söylüyorsun ki? Beni tanımıyorsun bile."
İşaret parmağını kaldırdı ve beceriksizce salladı. "Seni tanıyorum. O restaurantta, Mira'nın annesi sizi kovarken gördüm."
O günü hatırlamak bana sadece acı verdi. "Bunun için tanıyorum diyemezsin, değil mi?"
Bedenini tamamıyla kapıya yasladı. Kırmızı, yüksek topuklu botlarının ayağını rahatsız ettiğini görebiliyordum. "Çaresizliğini gördüm, utancını da..." Elinin tersiyle burnunu kaşırken, "Kötü bir kız olmadığını da gördüm." dedi. Şaşkınlığım onu gülümsetirken, başını da kapıya yaslayarak salladı. "Mira'nın arkadaşı olduğum için seni küçümseyeceğimi mi sanıyordun."
Algıladığından daha şaşkındım. "Aslında..." Yalan söylemenin ne anlamı vardı ki? "Evet."
"Ben sadece... Bir kızın daha yaşadıklarımı yaşamasını istemiyorum."
Belki yanlıştı ama içimden geliyordu. Onu yaklaştım. "Serel, ne yaşadın sen?"
Tavana baktı, baktıkça gözleri doldu.
"Cihangir... O sana..."
"Hayır," dedi düşünmeden. "Bana zarar vermedi. Benim aptallığımdı. Tamamen benim aptallığımdı. Onu da gördüm, içindeki ateşi gördüm. Sevgisizliğini gördüm. Söylesene, kendini sevmeyen bir adam, bir başkasını nasıl sever?"
Gözlerindeki acı gerçekti. O acı ise sandığımdan daha derindi. "Bilmiyorum."
Başını salladı, yine. "Ben de bilmiyordum. Yine de bıraktım kendimi. Mutlu olabiliriz sandım. Sevgi sorun değildi. Zaten kimsenin sevgisinden emin olamazsın. Önemli olan mutlu olmak ama... Olamadık işte. O... Cihangir. Bana iyi davrandı. Yani ne kadar davranabiliyorsa o kadar davrandı işte. Daha fazlasını istese de veremezdi. Çünkü onda da yoktu."
Öksürmeye başlamasıyla bedeni topuklarının üzerinde sendeledi. Düşmesin diye koluna girdim ve bonu musluğa yaklaştırdım. "İyi misin?" Sana su getireyim."
Beni eliyle durdurup eğildi ve musluktan su içti. Islak ellerini boynunda gezdirirken doğruldu. "Siktir et ya. Şey... Kahve içsem iyi olacak."
"Tamam. Yukarı çıkalım." Çıkarken temasımız yoktu ama gözüm üzerindeydi. Onu, yerini görevlilerden öğrendiğim mutfağa götürdüm ama herkes serviste olduğu için kahveyi yapma işi bana kaldı.
"Nasıl içiyorsun?"
Sandalyeye yayıldıktan sonra kollarını da masaya dayadı. "Sade."
"Tamam." Fincan ve cezvenin yerini bulmam zor olmadı. Kısa süre içinde şekersiz kahvesini önüne koydum.
Mutfak girişindeki hareketlilik ile Serel ve ben başımızı aynı anda oraya çevirdik. Cihangir kapısında durmuş bizi izliyordu ve ifadesi kesinlikle olumlu değildi. "Afiyet olsun."
Serel'in tüm keyfi bir anda yerine geldi. "Cihangir, geri gelmezsin sanıyordum."
Cihangir yanımıza geldi. Serel'e, yudumladığı kahveye ve bana baktı. "Berika her yerde seni arıyor. Bir görünsen iyi edersin."
"Koskoca kızı kaybettiğini mi sanmış?" diye sordu Serel. "Belki de benim arkadaşını yediğimi düşünmüştür."
Serel'e cevap vermememin iki sebebi var; ilki sarhoştu, ikincisi Cihangir'in beni Berika için uzaklaştırmak istemediğini anlamıştım.
"Ben bir Berika'ya görüneyim." Yanlarından ayrıldım. Koridora çıktığım an Cihangir'in varlığını arkamda hissettim. Beni aldı ve bizi kimsenin göremeyeceği kuytu bir köşeye çekti.
"Ne yapıyorsun sen?"
Başımı kaldırıp yüzüne bakarken, "Kötüydü." diye açıkladım. "Kendine gelebilmesi için kahve yaptım."
"Tüm amacımız onu sarhoş edip ağzından laf almakken, sen onu ayıltmaya mı çalışıyorsun?"
Duyduklarım kötü hissettirdi. "Afedersin. Gerçekten kötü görünüyordu. Peşimden gelmişti. Ne yapacağımı bilemedim."
Gözlerimdeki hüznü gözleriyle yakaladı. Aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapatırken, bu kez düşen bir saç tutamı olmamasına rağmen parmak uçlarıyla şakağıma dokundu. "Tamam, üzülme. Plan işleyecek."
Dokunuşunun verdiği o yumuşak his beni yavaşça ele geçiriyordu. "Planın sana ait kısmını bilmiyorum. Hiçbir şey söylemiyorsun."
"Serel sana ne söyledi?"
Gülümsedim. "Bu kez değil. Bu kez bana bir cevap vermeden cevap alamazsın."
Gülümsedi. Solgun pembe dudakları, bir günlük sakalları ve şapkasının altında uzanan düzgün kaşları yaklaşan tehlikenin habercisi gibiydi. "Sadece seni korumaya çalışıyorum."
"Cihangir, görmüyor musun? Belanın tam ortasındayız. Anlat bana."
Parmakları kaydı, kulağımın dibinde durdu. Aynı anda yüzüme, çeneme ve boynuma dokunuyordu. Aynı anda ruhuma ve kalbime dokunuyordu. "Yukarıdaki bir odaya kardeşi Açelya'nın fotoğrafını astım. Serel'i oraya çıkaracağım."
Bunu beklemiyordum. "Neden?"
"Emin olmadan kafanızın karışmasını istemedim. " Başını kaldırdı, bakışları şüpheyle boşluğa daldı. "Bir süredir araştırıyordum. Sonunda Açelya'nın öldüğünü öğrendim. İşe bak ki aile bunu kimseye duyurmadı. Ne cenaze töreni düzenlendi ne de bir mezarı var."
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Duyduklarıma inanamadım. "Bir aile neden çocuklarının öldüğünü gizler ki? Bu çok ilginç!"
"Daha ilgincini duymak ister misin?" Parmaklarının son yolculuğu ensemdi. Ensemi sıkıca kavradı ve başımı kendine çekerek, dudaklarını kulağıma dayadı. "Açelya, iki Kasım'da ölmüş."
İki Kasım!
İki Kasım yat partisine katıldığımız geceydi. Hayatlarımız orta yerinden çatırdadığı geceydi!
🎭
Çok fena yerlere gidiyoruz, farkındasınız dimii??
Kesitler için instagramda açtığım isimli kanala dahil olabilirsiniz./ _durumavii
Lütfen yıldıza dokunmayı unutmayalım. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere...
