İçeriğe geç

Geriye Kalanlar

Bölüm 21 · 16 dk okuma

Geriye Kalanlar

Bölüm 21

21. "PLANLAR, PLANLAR..."

Ev gibi kokmak...

Cihangir'in bir fısıltı halinde söylediği son sözler bunlar olmuştu. Bir insan nasıl ev gibi kokardı, bilmiyordum ama o sözler bir tohum gibi topraklarıma ekilmişti ve filizlenmek için can atıyorlardı. Ona giderek daha fazla kapılıyor olmam beni ürkütüyordu ama bir taraftan da bundan geri duramıyordum. Kendimi durduramıyordum.

Cihangir bir uçurumdu ve ben o uçurumdan düşmek için çok meyilliydim.

Sersem bir şekilde arkasından dakikalarca baktığım için işe geç kalmıştım. Neyse ki Beyza bugün izliydi de diline dolanmamıştım. Servis yaparken gözüm sürekli yeni botlarıma kayıyordu ve utanmama rağmen gülümsemeden duramıyordum.

Tüm bu cehennemin içinde ve kendisi de aslında bir cehennemken, beni gülümsetebilyordu.

"Lalin, yeni bir grup geldi. Sipariş alalım lütfen." Bilgilendirmeyi yapan şefe gülümseyip adisyon defterini aldım ve sigara içilebilen yarı açık alan çıktım. Hava biraz önce kararmıştı ve akşam yemeği saati başlamıştı. Şefin bahsettiği son grupla birlikte de mekan boş masa kalmayacak şekilde dolmuştu.

Adisyon defterine masa numarasını kodlayarak, masaya yaklaştım. "Hoşgeldiniz efendim ne alı-"

Gülümseyen boyalı dudaklar; Mira, yandaşları Helin, Mutlu ve Serel'e aitti...

"Devam et." dedi Mira, neşeli bir sesle. Gözleri, hayatı boyunca bu anı bekliyormuş gibi parlıyordu. "Bize ne istediğimizi sor."

Amaçsızca etrafıma bakınarak yutkundum. Her şeyden önce ilk düşünmem gereken şey bu işe ihtiyacım olduğu gerçeğiydi. Buraya gelmeleri tesadüf değildi, bunu biliyordum. Hoşuma gitmeyen şeyler söyleyeceklerini de biliyordum. Bildiğim için içimden üst üste tekrar ettim; onlara kulak asmayacaktım.

"Ne alırsınız?"

"Efendim?" dedi Helin. "Eksik sordun."

Başımı salladım. "Ne alırsınız, efendim?"

Mira'nın gülümsemesi genişlerken, "Ben çift köfteli bir cheeseger istiyorum." diye bildirdi. "ve diyet kola."

Helin ve Mutlu da aynı siparişi verdiğinde gözümü geldiğinden beri dışarıyı izleyen Serel'e çevirdim."Siz?"

Başını ağır ağır bana çevirirken, bir bacağını diğerinin üzerine attı. Üzerinde kot şort beyaz bacaklarını açıkta bırakırken, bol bir sweatshirt giyinmişti. Rimelle süslediği koyu kahve gözlerini sakince yüzümde dolaştırdı. "Salata var mı?"

"Ton balıklı ve tavuklu salatalarımız mevcut."

"Ton balıklı olsun. İçecek bir şey almayacağım."

"Pekala." Adisyonu koparıp masaya bıraktıktan sonra uzaklaşmak üzere arkamı döndüm.

"Bir dakika." Bu Serel'in tok sesiydi. Yeniden ona döndüğümde, yüzüme bakmıyordu. "Yeni botların güzelmiş. Kendin alamayacağına göre... Alan kişi epey zevkli olmalı."

Botları bana kimin aldığını biliyor muydu? Bilme ihtimali beni utandırdı. Çünkü bakışlarında yakaladığım ima o ihtimali güçlendiriyordu.

"Ben siparişlerinizi getireyim." Hızla yanlarından uzaklaştım. Siparişi mutfağa bildirdikten sonra tuvalete gitmem gerektiği yalanını söyleyerek, siparişi başka bir mesai arkadaşımın götürmesini sağladım. Lavaboda uzun süre oyalandım. Çıktığımda onları masalarında bulamadım ama siparişleri ise el değmemiş şekilde duruyordu.

Bu bir mesajdı; bu, buraya yalnızca benimle uğraşmak için geldiklerini gösteren açık bir mesajdı...

Eve döndüğümde annem de ağabeyim de evdeydi ve ikisi de uyuyordu. Anneme çok kırgındım, bana vurmuştu ve sonrasında benden özür bile dilememişti. Ama kırgınlığımın asıl sebebi bu değildi. Asıl sebep, artık eskisi gibi olmayışımızdı... Kimseye söyleyemediğim tehlikeli bir sırla yaşarken, bir de buna katlanmak çok zordu.

Salonda uyuyakalan ağabeyimin elindeki kumandayı alıp televizyonu kapattıktan sonra üzerini örttüm ve odama ilerledim. Kısa bir banyonun ardından pijamalarımı giyip havluyu saçlarıma sardım. Esneyerek ilerlediğim yatağımda, aceleyle bıraktığım ayakkabı kutusu ve çantası vardı. Kutuyu atmak için çantasına koyacakken, çantanın boş olmadığını fark ettim. Dibinde ufak bir kutu daha vardı.

"İnanmıyorum..." Telefon kutusunu elime alıp şaşkınlıkla baktım. Cihangir bana telefon almıştı! "Bunu neden yaptın ki?" Jelatini olsaydı hiç düşünmeden çantama koyar ve yarın sahibine iade ederdim ama kutunun jelatinin olmaması beni meraklandırdı. Kutuyu açtığımda telefonun da açık olduğunu gördüm. Yalnızca hattımı takmam gerekiyordu. Ona mesaj atmak için bir türlü açılmayan telefonumdan hattımı çıkardım ve yeni telefona taktım. Kısa bir ayarlamadan sonra WhatsaPp'tan ismini buldum ve ne yazacağımı düşündüm.

Yazdım, sildim, yazdım ve sildim. Ona mesaj atmak bile neden bu kadar zordu?

"İyi geceler." O kadar düşündükten sonra gönderdiğim mesaj buydu.

Çevirim içi... Yazıyor...

"Telefonu bulmanın bu kadar zaman alacağını bilseydim, elden verirdim."

Birçok insanın kaba, olarak yorumlayabileceği bu mesaj benim için değildi. En azından artık...

"Düşündüğün için teşekkür ederim. Beklemiyordum. Ama ben bunu kabul edemem Cihangir. Bu çok pahalı bir hediye."

Çevirim içi... Yazıyor...

"Bir hediye değil." Mesajını anlamaya çalışırken bir yenisini yazdı. "Hediye olsaydı sadece senin işine yarardı. Ama elinde tuttuğun o şey sana her zaman ulaşmamı sağlayacak. Yani kendim için."

Mesajını defalarca okudum, defalarca! Bu mesajdan sonra telefonu nasıl götürüp geri verebilirdim ki!

"Ücretini sana ödeyeceğim." Yazdıktan sonra ona çalıştığımı söylemeye karar verdim. Bunu hak ediyordu. "Merak etme, kendi paramı kazanıyorum."

Cevabı dudaklarımı aralık bıraktı. "Biliyorum."

Nasıl öğrendiğini düşündüm. Mira mı söylemişti?"

"Bir süredir biliyorum. Daha önce söylemeliydin." yazdı bu kez. On nerenden öğrendiğini sormayacaktım.

Benim söylememi beklemişti... Of! "

"Tamam, telefonu kabul ediyorum ama sözümün arkasındayım, ödeyeceğim."

Çevirim içi... Yazıyor...

"Dediğin gibi olsun. Ne yapıyorsun şu an?."

Böyle bir soru beklemiyordum. O kadar beklemiyordum ki bir saniyeliğine durup ne yaptığıma baktım. "Saçlarımı tarayacağım."

"Islak mı?"

Elimi başımdaki havluya attım. Havluyu çektiğimde ıslak saçlarım boynuma döküldü. "Evet, ıslak."

"Neden kurutmuyorsun?"

İkimiz de çevirim içiydik ve ikimiz de anında yazıyorduk. Ben onu bekliyordum, o ise beni...

"Annem ve ağabeyim uyuyor."

"Ağabeyinle nasılsınız?"

İçim burkuldu. "Şöyle böyle."

"Bu bir cevap değil."

"O zaman cevabı sana başka zaman veririm."

"Konu sonraya kalabilir ama saçlarını kurut."

"Ev öksürsem duyulacak kadar küçük, onları uyandırmak istemiyorum. Zaten saçlarım kısa, biliyorsun."

"Biliyorum ;)"

Göz mü kırpmıştı o bana? Hadi ama Lalin! Sadece bir emoji...

"Sen ne yapıyorsun?" diye sordum. "Dudağın acıyor mu?"

Çevirim dışı olmuştu. Biraz bekledim ama geri dönmedi. Ben de ayaklanarak odamın banyosuna ilerledim. Saçlarımı taradığım esnada kahküllerimin epey uzamış olduğunu gördüm. Alnım bir miktar genişti ve aklıma geldikçe saçlarımın önünü kendim keserdim. Zayıf banyo ışığı yüzünden pek uygun bir vakit olmasa da yine yapmaya karar verdim. Makası elime aldım ve ayırdığım tutamı tam kaşlarımın üzerinden kestim. Saçlarım düz olduğu için fön gerekmiyordu. Parmaklarımla düzelttikten sonra sonuçtan memnun kalarak banyodan ayrıldım. Telefonumu kontrol ettiğimde bildirim panelinin boş olduğunu gördüm. Cihangir yine aniden ortadan kaybolmuştu ve ben buna alışsam iyi ederdim. Yatağıma girip yorganımı üzerime çektim. Yeni yıla girmek üzereydik ve hava giderek daha fazla soğuyordu. Gözlerimi kapattığım anda uyudum. Sabaha karşı uyku sersemi gözlerimi açıp, hafifçe doğruldum. Komodinimdeki suya uzanarak kuruyan boğazıma biraz su gönderdikten sonra yeniden yorganın altına gömüldüm. Tekini açtığım gözümle telefonumdan saati kontrol ederken Cihangir'den yeni bir mesaj olduğunu gördüm.

"Sen dokunduğundan beri acımıyor..."

*

Saçmaydı. Hatta Dünya'nın en saçma şeyiydi ama okula giderken içimden yalnızca gülümsemek geliyordu. Ne o korkunç oyunun yeniden başlayacak olma ihtimalini, ne annemin evli bir adamla oluşunu ne de az sonra Mira tarafından tüm sınıfın ortasında aşağılanacak olmamı düşünemiyordum. Bunun için kendime kızsam da aklımda sadece okuduğum son mesaj vardı.

"Rüya mı görüyorum yoksa gerçekten gülümsüyor musun?"

Yekta eğilip yüzüme baktığında açıkça gülümsedim. "Yekta..." dedim uzatarak. "Uğraşma benimle."

"Ama gülümsüyorsun."

"Ve bir sebebi olmalı." diye devam etti Berika. "Hadi, söyle şimdi bize."

İlk dersin teneffüsündeydik ve kantinde tost yiyorduk. En azından Yekta ve Berika yiyordu. Çünkü ben sadece bir lokma alabilmiştim ve dakikalardır o lokmayı ağzımda çevirip duruyordum.

"Neden benimle uğraşıyorsunuz siz? Kahvaltınızı yapsanıza, birazdan ders başlayacak."

"Aaa..." tepkisini verdi Berika. "Bize diyene bak, dakikalardır tostunla bakışıyorsun."

Ağzımdakini yutup büyük bir ısırık aldım. Konuşmamak için... Çünkü onlara yalan söylemek istemiyordum ve üzerime gelmeye devam ederlerse anlatmak zorundaydım.

"Bırak Berika, demek ki anlatmak istemiyor." dedi Yekta. Of! Kesinlikle trip atıyordu. "Napalım..."

Tostumu yavaşça masaya bırakıp mahcup gözlerle onlara baktım. "Düşüncesiz olduğumu düşüneceksiniz."

"Neden düşünelim?"

"Başımızda onca dert varken..."

"Saçmalama Lalin." Yekta elini elimin üzerine koydu. "Elbette öyle düşünmeyeceğiz. Anlat sen."

Berika'nın birden gözleri büyüdü. "Yoksa! Yoksa sen aşık mı ol-"

Telaşla Berika'nın ağzını kapatarak "Sussana!" dedim. "Size anlatacağım. Tüm okula değil!" Elimi geri alırken hala çok utanıyordum. Keşke fark ettirmemeyi başarabilseydim.

Meraklı gözleri karşısında daha fazla susamayacağımı anlayarak, "Galiba," diye başladım kısık sesimle. "Bir şey yaşıyorum, evet ama henüz bir ismi yok."

"Kim!" diye sordu Berika heyecanla. "Kim! Kim? Tanıyor muyuz?"

"Sakin olsana Beri." Yekta neredeyse masanın üzerine çıkacak olan Berika'yı itti. "Hem bir sıs da kız anlatsın."

"Üf tamam be. Sen de çabuk anlat, kalpten gideceğim burada."

Başımı salladım. "Tanıyorsunuz."

Bu kez Yekta'nın da gözleri açıldı. "Kim?"

Kantinden içeri giren Serel'e baktım, gülümsüyordu. Çok geçmeden gülümsediği kişinin Cihangir olduğunu gördüm. Onu ilk derste görmeyince bugün de gelmeyeceğini düşünmüştüm ama buradaydı, Serel'in yanında... Neden birlikte olduklarını biliyordum ama yine de onları ilk kez canlı canlı bir arada görmek beni rahatsız etmişti. Bakışlarımı zorla üzerlerinden çekip "Şu an burada, sakın bakmayın." diye uyardım.

Berika tabii ki beni dinlemedi ve Cihangir'e bakıp "Siktir!" çekti. "Siktir! Gerçekten mi?"

Neyse ki bizi duyamayacak kadar uzaktaydı. Berika'nın başını kendime çevirip, "Bana bak." diye uyardım. "Ciddiyim."

Bir süre itirafımın şaşkınlığını yaşadılar. Sonra ilk soruyu sormaya Yekta hazırlandı. "Ne zamandan beri?"

"Çok olmadı. Dediğim gibi... Bir ismi yok."

Berika, sol elinin tersini sağ avucunu vurarak "Tabii ya." dedi. "O yüzden Sapanca'ya birlikte gittiniz değil mi? Doğru söyle. Öpüştünüz mü!"

"Tabii ki hayır Berika!"

Tabii ki hayır... Daha fazlası!

"Sana açıldı mı?"

Yekta'nın sorusuna önce başımı iki yana sallayarak cevap verdim. "Açıkça değil ama..." Botlarımı işaret ederek, "Bana bunları o aldı."

"Telefonunu da?"

"Evet, telefonumu da... Benimle ilgileniyor. Yanımda olduğunu hissettiriyor ve... Güzel sözler söylüyor."

Berika daha fazla şaşırarak "Cihangir mi?" diye sordu. "Cidden o kalas çocuğun ağzından güzel şeyler çıkabiliyor mu?"

Bakışlarımı uzak masalardan birinde oturan Serel'e çevirdim. Cihangir dumanı üzerinde iki içecek almış ona doğru yürürken, bir an için bana baktı ve sanki gülümsedi. Elindeki ikinci içeceğin kime ait olduğunu bildiğim için gülümsemesine karşılık veremedim.

"Kendince söylüyor işte ve ben... Anlıyorum."

Yekta "İnanılmazz." dedi. "Can'ı, hatta Asır'ı bile söylemeni beklerdim ama Cihangir'i asla."

"Höst be!" diye cırladı berika. "Asır onun eniştesi bir kere."

"Bakın," Onlara yaklaşıp ikisine de dikkatle baktım. "Bu aramızda kalacak, asla ulu orta konuşmayacağız, anlaşıldı mı?"

Berika ağzının hayali fermuarını çekerken, Yekta "Söz." dedi. "Sen mutlu ol da."

"Yine de bu işin detaylarını en kısa zamanda istiyorum senden." Biliyordum, Berika detayları almak için her fırsatı kullanacaktı ama istesem de Cihangir ile yaşadığımız her şeyi ona anlatamazdım.

İkinci derse girdiğimizde Cihangir orta sıranın en arkasında bulunan yerine geçmesiyle Serel oradan eşyalarını almak zorunda kaldı. Sağ, orta ve sol olmak üzere üç küme sıra olmasına ve bu üç kümede en az üç boş sıra olmasına rağmen, Serel Cihangir'in yanında oturan kızdan kalkmasını rica etti ve yanına oturdu!

Berika ile birlikte pencere kenarında ve en kötüsü önden ikinci sırada oturuyordum. Yani Cihangir'e bakmak için başımı çevirmek zorunda kalıyordum. Kendime ne kadar engel olmaya çalışsam da her başımı çevirdiğimde Cihangir ile gözgöze geliyordum ve hızla önüme döner dönmez ona yeniden bakmamak için kendime söz veriyordum. Sonra mı? Sözümü yemem sadece birkaç dakikamı alıyordu...

Berika, gözünü öğretmenden ayırmadan bana doğru eğildi ve "Şimdi anlaşıldı, Cihangir ve Serel buluşmalarında renginin atma sebebi."

Aynı fısıltıyla "Hiç de bile." karşılığını verdim."Uydurma."

Parmaklarının arasındaki kalemi keyifle çevirdi. "Kime anlatıyorsun sen? Kıskançlık berbat bir his, değil mi?"

Gerçekten öyleydi.

"Ne konuşuyorsunuz kızlar?" Öğretmenin bizi fark etmesiyle duruşumu dikleştirip "Hiç." dedim. "Hiçbir şey."

Dersimiz Türkçe'ydi ve şiirlerdir. Türkçe öğretmeni ise bir öğrenciye kafayı taktı mı takan karakterlerdendi.

"Orada konuşmayın, buyrun burada konuşun." dedi elindeki cetvelle tahtanın önünü göstererek. "Lalin, değil mi ismin?" sorusuna başımı salladım. "Gel, ilk şiirimizi sen oku."

Tüm zor zamanlarda herkesin boğazında hissettiği o kötü his anında boğazıma yapıştı. Ayağa kalkarken yanaklarımın kıpkırmızı olduğuna emindim. "Özür dilerim," diye fısıldadı Berika. Dilemeliydi de!

Tahtaya çıktığımda tüm gözlerin üzerimde olduğunu biliyordum ama hiç birine bakamıyordum. "Ne okuyacağım?" diye sordum nazik olmaya gayret ederek.

"Şiirlerle aran nasıl öncelikle?"

Sırf bir yere bakmak için öğretmenin limon sarısı saçlarına bakarken, "Fena değil." dedim. "Genelde kütüphaneye gittiğimde okurum."

"Kütüphaneye mi gidiyorsun? Çok güzel..."

Evet, tüm bu korkunç olaylar başıma gelmeden önce ayda birkaç kez kütüphaneye gitmeye çalışırdım. Kulaklarımı takar, uzun uzadıya okurdum. Çünkü aksini sanırken, aslında hiç derdim olmadığı zamanlarmış; şimdi anlıyordum.

"Aslında kitaptan bir şiir okutcaktım ama..." Elindeki kitabı masasına bıraktıktan sonra kalçasını masaya yasladı. "Madem şiir okuyordun mutlaka aklında kısa da olsa bir şeyler kalmış olmalı. Bize ilk aklına gelen şiiri okur musun?"

İlk aklıma gelen şiiri düşünürken, bakışlarım kazara havaya kalktı ve bakışlarım, beni dikkatle izleyen bir çift ela göz ile rastlaştı. Sonra birdenbire okuyacağım şiir dilimin ucuna düşüverdi.

"Seni bulmaktan önce adamak isterim.

Seni sevmekten önce anlamak isterim.

Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,

Sana hep, hep yeniden başlamak isterim."

Nefesimi özgür bıraktım. Az önce başıma silah dayasalar yapamayacağım şeyi kendiliğinden yapmıştım; gözlerimi Cihangir'den ayırmadan şiir okumuştum! Şimdi ise onun dudaklarının sol çukuru yukarı doğru meyillenirken, o silik gülümsemeye bakamayacak kadar utanıyordum.

"Ne güzel okudun, tebrik ederim."

Öğretmene gülümsemeye çalışırken, Mira'nın sesini duydum. "Bence de." dedi. "Ama bu şiirleri hepimiz biliyoruz. Biraz da duymadıklarımızdan okusa, mesela geldiği yerlerden."

Öğretmen merakla "Geldiği yer mi?" diye sordu. "Farklı bir yerden mi geliyorsun Lalinciğim?"

Mira benim yerime "Evet diye cevapladı. Ağzı kulaklarındaydı. "Varoşlardan!" O ve yandaşları kahkahayla gülerken öğretmen yalnızca bakışlarıyla uyardı ve bana da yerime geçmemi işaret etti.

Kendimi bir çuval gibi sırama bırakırken kafamı masaya gömmek istiyordum ama onlara istediğini vermemek için yapmayacaktım. Son derse kadar umursamıyor gibi görünmeyi başardım. Son derste ise Asır bize elimi açmamı işaret etti. Öğretmene farkettirmeden dediğini yaptığımda Asır bana buruşturulmuş bir kağıt gönderdi. Berika ile sıranın altında kağıdı açtık.

"Cihangir okul çıkışı yan sokakta beklemenizi söyledi. Sizi siyah minibüsle alacağız."

Berika kulağıma "Gelebilecek misin?" diye sordu.

"Evet, sanırım sadece konuşacağız. Gecikeceğimi sanmıyorum." Asır'a kurduğumuz göz temasında onay verdikten sonra zil çaldı. Cihangir ve Asır önden çıkarken, onları Su ve Can takip etti. Yan sokağa ulaştıktan kısa bir süre sonra birlikte dağ evine gittiğimiz siyah minibüs yaklaştı. Bindikten kısa süre sonra ise boş bir arazide durduk. Ön tarafta bulunanlar da arkaya geldiğinde, koltuklarda karşılıklı oturduk, birimiz hariç; Cihangir sürgülü kapının önünde duruyordu.

"Serel'den bir şeyler öğrenebildin mi?" diye sordu Su. "Neden yalan söylemiş?"

"Hayır, öğrenmedim." Cihangir kolunu kapıya yasladı. "Çünkü ona sormadım."

"Nasıl yani?" Hepimiz Can kadar şaşkındık. "Neden sormadın?"

"Çünkü konuşmayacak."

Berika, "O zaman ne yapacağız?" diye sordu. "Sormazsan nasıl öğreneceğiz?"

Cihangir, parmaklarını sakalsız çenesine götürdü ve iki parmağıyla sıvazladı. "Bir kere yalan söyledi. Yine söyleyecek. En azından, aynı şekilde sorarsam."

"Aklından ne geçiyor?" diye sordu Asır. "Bir planın olduğu açık."

Cihangir başıyla onayladı. "İçmesi gerekiyor. İçkiye dayanıklı değil, özellikle de çenesi konusunda..."

Cihangir'in planı herkesi gülümsetti; ben hariç...

"O zaman içeceği bir ortam hazırlayacağız." Su ellerini sıvazladı. "Baksanıza, babam şehir dışında yeni bir yazlık aldı. Orada bir hoşgeldin partisi yapsak, nasıl olur? Hem yarın cumartesi, partilemek için daha iyi bir gün olamaz."

Cihangir başıyla onayladı. "Parti işi sende Su, ayarla ve onu davet et."

"Tamam ama sadece Serel'i davet etmem şüphe uyandırmaz mı?"

"O zaman tüm sınıfı davet et. Serel'i yalnız yakalamanın bir yolunu buluruz."

Su gülümseyerek, "Tabii ki bulursun." dedi "Okula yeniden senin için döndüğüne yemin edebilirim."

Cihangir Su'nun sözlerini ciddiye almadı ve doğrudan Asır'a odaklandı. "Onunla sohbet etme görevi sende , sık sık içki ikram et."

"Neden sen yapmıyorsun?"

Cihangir koltuğun altından bir şişe su aldı. Kapağını çevirdi ve yarısını başına diktikten sonra ağzını kapatıp Asır'a fırlattı. Asır şişeyi havada yakalarken, cevap bekliyordu. "Çünkü benim o sırada başka bir görevim olacak."

"Tamam." dedi Asır isteksizce. "Serel'i içirme görevi bende."

Berika, biraz çekinerek "Biz de gelecek miyiz?" diye sordu.

"Evet. Su tüm sınıfı davet edecek."

"Cihangir ama..." Su'nun bizden kaçırdığı bakışlarından hoşumuza gitmeyecek şeyler söyleyeceğini anladım. Eminim ki Yekta ve Berika da anlamıştı. "Benim onları çağırmayacağımı herkes bilir."

"O halde sen de onları inandırmanın bir yolunu bulmayı dene. Bu işte birlikteyiz." Sadece beni değil, arkadaşlarımı da koruyan bu tavrı içimde güzel bir noktaya dokunmuştu. Çünkü ne babam ne de ağabeyim tarafından korunma hissini tadamamıştım. Ömrüm boyunca ayaklarımın üzerinde durmaya gayret edecek olsam da bu hissin güzel olduğunu inkar edemezdim.

"Tamam." dedi Su, en az Asır kadar isteksizce. "Elimden geleni yapacağım."

Cihangir saatini kontrol ettikten sonra "Detayları gruptan konuşuruz." dedi. "Sorusu olan?"

Berika elini kaldırıp indirdi. "Soru değil, sadece bir rica. Parti gündüz olabilir mi? Sizin için durumun farklı olduğunu biliyorum ama bizim gece evden çıkmamız zor oluyor."

"Özellikle son gittiğimiz partiden sonra günlerce ortadan kaybolmamız yüzünden benim ailem bile gece dışarı çıkmama sıcak bakmıyor." diyerek onu destekle Yekta. "Bu yüzden mümkünse gündüz olsun."

Su topun kendisinde olduğunu farkındaydı.O bir şey söylemeden önce Can "Fena fikir değil." dedi. "Gündüz olursa bize de zaman kazandırır."

"Ama... Gündüz partisi nasıl olur ki?"

"Barbekü." Erkeklerin gözü iştahla Cihangir'e kaydı.

"Barbekü partisi, diyorsun." Can kaldırdığı baş parmağıyla bu fikrin hoşuna gittiğini gösterdi. "Sucuk yapar mıyız?"

Yekta "Dana ciğerine ne dersiniz?" diye sordu. "Mangalda nefis oluyor."

"Ciddi mi?" Asır gözlerini kısarak sanki ağzında bir şey varmış gibi "O kadar güzel mi?" diye sordu.

Yekta parmaklarını yukarı bakacak şekilde birleştirip sallayarak onay verdi. "Kafayı yersin."

"Gençler." Cihangir'in uyarıcı ses tonuyla mangal muhabbetinden bir anda çıktılar. Arabanın anahtarını çıkardı. Sağlam bir fırça geleceğini düşündüm ama sürücü koltuğuna yürürken, "Benim favorim antrikot." dedi. "Siparişlerinizi gruba yazın, bildiğim iyi bir kasap var."

Toplantı sona erdiğinde Can, Asır ve Su şöförleri beklediği için arabadan indi. Cihangir, bizi kendisinin bırakacağını söyledi. Arada saati kontrol etmesinden vaktinin olmadığını anlamıştık. Bu yüzden hep birlikte Berika ve Yekta'nın evine de yakın olan hamburgercide inmeye karar verdik. Yekta tarif etmek için ön tarafa Cihangir'in yanına geçti ama Cihangir garip bir şekilde yolu biliyordu. Yekta ile oradan buradan sohbet ederken, arabayı hamburgercinin önünde durdurdu.

Ardından kolunu yanındaki koltuğa attı, bize döndü ve sanki yalnızmışız gibi "Kaçta çıkıyorsun?" diye sordu.

"Normalde sekiz ama bazen mesaiye kalıyorum."

"Bugün kalacak mısın?"

"Bilmiyorum."

"Kalırsan söyle," dedi ciddiyetle. "Geç saatte eve yalnız dönmeni istemiyorum."

Dudaklarımı araladım ve bir süre dudaklarım aralık şekilde yüzüne bakakaldım. Ancak gözleri dudaklarıma düştüğünde konuşmayı başarabildim. "Tamam, haber veririm.

Arabadan iner inmez Berika kıkırdayarak Yekta ile aramıza girdi, kollarımıza sarıldı ve burnunun önünde bir şeyler varmış gibi koklamaya başladı. "Koruyucu erkek kokusu, nerede görsem tanırım." Kendi esprisine güldükten sonra "Baksanıza," dedi. "Bence Cihangir o kadar da kalas değilmiş."

Onun aksine Yekta ciddiydi. "Henüz tam olarak onu çözemedim ama fena adam değil gibi."

Gülümseyerek, "Öyle mi, dersin?" diye sordum.

"Öyle tabii, konuşmalarımızı dinlediyse futboldan da anlıyor. Ee kardeşimizi de koruyor. Daha ne olsun?"

Berika bir anda durup açtığı ellerini göğe kaldırdı. "Ay Allah'ım, nolur darısı başıma." Derin bir iç çektikten sonra "Asır beni fark etsin artık." dedi. Anlık bir fikirle bana döndü. "Ne giyeceğiz?"

"Ne?"

"Ne giyeceğiz?" diye tekrar etti. "Sonuçta barbekü de olsa bir parti. İyi görünmeliyiz."

"Berika." dedim uyaran bir sesle. "Partinin amacını biliyorsun, değil mi?"

"Biliyorum ama hem amaca hizmet edip hem de hoşlandığım çocuğa kendimi fark ettirebilirim."

Yekta Berika'nın sırtına vurup "Yaparsın sen aslan." dedi.

Berika onun eline vurdu. "Dalga geçme be!"

Mesai arkadaşım Beyza tarafından fark edildiğimi anladığım an "Size doyum olmaz çocuklar." dedim. "Ama işe başlamam gerekiyor."

"Tamam ama akşam ara beni. Mutlaka ara, artık senin de görünüşüne önem vermen gerekiyor."

Berika'ya bu konuda itiraz etmem mümkün değildi. O yüzden "Ararım." dedim ve ikisini de öptükten sonra mesaime başlamak üzere hamburgercinin merdivenlerini tırmandım. Beyza'ya rağmen mesai çabucak geçti. Şanslıydım ki mesaiye de kalmamıştım. Bu yüzden Cihangir'i beklemiyordum ama restauranttan çıktığımda siyah aracının burada gördüm. Plakasını kontrol ettiğim araçtan emin olarak ön yolcu kapısını açtım ve heyecanımı dizginlemeye çalışarak yanıma oturdum.

Başımı ona çevirdiğimde, yüzümdeki gülümseme ağır ağır söndü.

Çünkü yanımdaki adam Cihangir değil, Mert Tunalı'ydı.

Ve buraya benim için gelmişti.

🎭

Bir sonraki bölüm uzun ve aksiyonlu bir parti sahnesi okuyacağız.

Ayrıca zaman geçişi de olacak, ön bilgi :)

Kesitler için instagramda açtığım Bizimkiler 🍀 isimli kanalı takip edebilirsiniz.

Lütfen yıldıza dokunmayı unutmayalım. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.