“Şimdi ne olacak?”
Her birimizin kafasından geçen soru Berika’nın dudaklarından dökülmüştü.
Şimdi ne olacaktı?
“Anlamıyorum.” dedi Can. “Serel neden yalan söylesin?”
Asır da tıpkı arkadaşları gibi şaşkındı. “Bir açıklaması olmalı. Oyunla bağlantısı olduğunu sanmıyorum.”
Cihangir’in odağı doğrudan Su’ya kaydı. “Sen ne düşünüyorsun?”
“Ben mi?” Su, kendisine böyle bir soru yöneltilmesini beklemiyordu. Hele de Cihangir’den….
“Sen.” diye teyit etti Cihangir. “Sonuçta videoyu ilk gören sensin, değil mi? Aklından mutlaka bir şey geçmiş olmalı. Serel ile yakınlığınızı da göz önünde bulundurarak, aklından geçeni merak ediyorum.”
“Bilemiyorum…” Su’nun koyu renkli gözleri, Açelya’nın görüntüsünde dondurulmuş videoya sabitlendi. “Görür görmez size getirdim. Serel ile geçenlerden bir restautantta buluştuğunuzu, onu sorguladığını ve partiyle bir ilişkisi olmadığını öğrendiğini biliyordum. Bu yüzden bu durum bana da mantıklı gelmedi. Belki… Serel ile yeniden konuşmayı deneyebilirsin.”
“Evet,” Su’ya katılan Asır’dı. Arkasına yaslanarak, “Onu yeniden yemeğe çıkar.” diye öneride bulundu. “Hatta buradan çıkan çıkmaz ara.”
“Bu saatte mi?” Kendimi tutmayarak sorduğum soru yüzünden tüm bakışları üzerime topladım. Tabii, Cihangir’inkileri de… Ama bakışlarına karşılık veremeyecek kadar utanmıştım. “Yani çok geç bir saat. Bu saatte yemek yenmez ki.”
“Onlar yer.” dedi Asır manidar bir gülümse ile birlikte. “Önceden tüm gece takılıp sabah okula uykusuz gelmişlikleri az değildi.”
İçimde uyanan ilkel his tüm kalbimi ele geçirmek istedi.
“Senin de söylediğin gibi…” Cihangir’in ses tonu uyarıcıydı ama gözlerime uğrayan gözlerinde, başka bir ifade vardı. “Öncedendi ve öncede kaldı.”
“Tamam.” Asır başını eğip kaldırarak kabul etti. “Yine de onunla görüşmelisin.”
Aksini istedim. Açık açık aksini istedim ve bunu kendime itiraf ederken kötü hissettim. Çünkü hepimiz için Cihangir’in yapması gereken Asır’ın söylediği gibi Serel ile görüşmesiydi.
“Tamam.” Cihangir mantıklı olanı seçti. “Görüşeceğim.”
Başaramadım, o his kalbimi ele geçirdi. Parmaklarım diken gibi avucuma saplanırken, beni daha fazla köşeye sıkıştıran detay Cihangir’in gözlerinin yumruğuma kayması oldu. Parmaklarımı açmaya çalıştım ama beceremedim. Bir hata yapmışım gibi yumruğumu bacaklarımın arasına gizlerken, Berika’nın çalan telefonu imdadıma koştu.
Berika kısa bir süre telefonda konuştuktan sonra tahmin ettiğim gibi “Babam.” dedi. “Artık gitmemiz gerekiyor.”
Yekta ile birlikte ayaklandık. Cihangir de bize eşlik etti ama cebinden arabasının anahtarının çıkarmasıyla telefonunun çalması bir oldu. Ekrana bakınca çatılan kaşlarının ardından, “Can.” dedi. “Yekta ve kızları eve atsana.”
“İsterdim ama buraya Asır ile geldim.” dedi Can.
Bunun üzerineAsır “Ben bırakırım.” diye araya girdi. “Sen işini hallet.”
Cihangir çıktıktan sonra Asır’ın arabasına geçtik. Yol boyunca Cihangir’e gelen telefonun kimden olduğunu düşünüp durdum. Yine annesiyle mi ilgiliydi yoksa boynunun morarmasına sebep olan o karanlık işlerle mi?
Asır güzergah gereği önce Berika ve Yekta’yı bıraktı. Yeniden hareket etmeden önce dikiz aynasından bana bakıp, “Öne gelmek ister misin?” diye sordu.
Kabalık etmemek için öne geçtim. Eve az bir mesafe kala “Nasıl gidiyor?” diye sordu. “Hamburgecide yani.”
“İyi gidiyor. Orada çalışmama aracı olduğun için tekrar teşekkür ederim.”
Gözünü bir saniyeliğine yoldan ayırıp bana bakarken gülümsedi. “Teşekkür etmen için sormadım. Gerçekten nasıl gittiğini merak etmiştim.”
“İşler yoğun, özellikle mesaimin olduğu saatlerde… Aslında bu bir nevi iyi. Kafamı dağıtmama yardımcı oluyor.”
Anlayışla başını salladı. “Zor bir süreçten geçiyoruz. Bazı sabahlar uyandığımda içinde olduğumuz şeyin bir rüya olduğunu düşünüyorum ama sonra…”
Keyifsizce gülümsedim. “Sonra tüm gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor.”
“Öyle…” Parmakları direksiyonda ritim tutmaya başladı. Bu bir süre devam etti. Sormak istediği başka şeyler olduğunu anladım. “Cihangir ile iyi gibisiniz.”
Bunu neden söylediğini anlayamamıştım. “Herkesle olduğu kadar… Sormanın bir nedeni var mı?”
“Hiç.” dedi umursamazca ama içimden bir ses tam tersi olduğunu söyledi. “Yerinde olsam Cihangir’in yakınlarında fazla dolaşmazdım.”
Birkaç santim uzunluğa sahp kumral saçlarından, kumral teninden, sivri burnundan ve hafif çıkık elmacık kemiklerinden oluşan yüzünün görebildiğim sağ kısmına dikkatle baktım. Söyledikleri Şaheste Hanım’ın sözlerine çok benziyordu ve bu beni huzursuz etmişti. “Bunu neden söyledin Asır? O senin arkadaşın.”
“Evet, arkadaşım. Hem de en yakın arkadaşım. Sevgimden süphen olmasın ama konu bu değil. Sadece…”
“Sadece?”
“Anlam veremediğim bazı şeyler yapıyor. Sorgulamama bile izin vermiyor. Babasının ölümünden sonra çok değişti.”
“Normal değil mi? Çoğu insan babasının ölümünü kolay kolay atlatamaz.”
“Orası öyle ama garip olan şu ki ölen öz babası değildi. Üvey babasıydı.”
Karmakarışık bir kafayla “Nasıl yani?” diye sordum. “Annesi şu an öz babasıyla mı evli.”
Başını salladı. “Bunu sana söylemem doğru değil ama evet. Annesi, Cihangir çok küçükken babasından ayrılmış ve başka biriyle evlenmiş. O zamanlar sorun yoktu. Cihangir üvey babasıyla o kadar iyi anlaşıyordu ki kimse aralarında kan bağı olmadığını onlar söylemedikçe anlamıyordu. Ne zamanki üvey babası öldü ve annesi ilk eşine geri döndü, o zaman Cihangir tanınmaz hale geldi.”
Hikayeyi kafamda bir türlü birleştiremedim. Yine de Asır’a daha fazla sormaya niyetli değildim. Arabası evimin önünde durduğunda “Söylediklerimi unutma.” dedi. “Ve lütfen aramızda kalsın.”
“Merak etme.” Kapıyı açtım ama inmeden önce söyleyecek son bir şeyim vardı. “Sen yine de kimseyi Cihangir’den uzak durması için uyarma, olur mu? Çünkü bence o, o kadar da kötü biri değil…”
Kapıyı sessizce açıp içeri girdiğimde beni karşılayan karanlıktı. Yine eve geç gelmiştim ve yine annem beni beklememişti. Daha kötüsü, odasının önünden geçerken, evde bile olmadığını görmüştüm. Ama evde olan biri vardı, ağabeyim Levent. Onu odamızın camında sigara içerken bulduğumda şaşkınca kapı ağzında durdum. Bu beklenmedik bir durumdu. Çünkü Levent sigara içmezdi. Üstelik ışığı bile açmamıştı.
“İyi misin?”
Uzun boyu ve cüsseli bedeniyle camın neredeyse tamamını kaplamıştı. Yüzünün bir kısmını bana döndüğü an sakallarını da kesmediğini fark ettim.
“Hiç gelmeseydin.”
Gözlerimi devirerek içeri girdim. “Benim geliş saatimi boşver de ne olduğunu söyle.”
Sigaradan nefes çekti ama dumanı yalnızca ağzının içinde misafir ederek üfledi. “Aysu’yla ayrıldık. Beni terk etti, desem daha doğru olur.”
Üzüldüm. Çünkü Aysu ile uzun zamandır birliktelerdi. Gidip yatağıma oturdum ve “Neden?” diye sordum. “Neden ayrıldınız?”
“Sıkılmış. İlişkimiz monoton bağlamış, falan filan…” Yine sigaradan nefes çekmesi ile dışarı vermesi bir oldu. Uzanıp dudaklarının arasındaki sigarayı aldım ve aşağı attım. “Ne yapıyorsun be!”
“Doğru düzgün içemiyorsun bile. Bırak şimdi sigarayı. Mesele o kadar da büyük değilmiş, düzelir.”
Benimkilere benzeyen kahverengi gözleri karanlıkta parladı. “Hatun beni terk etti, diyorum, anlamıyor musun? Sıkıldığı ben değilim, çulsuzluğum. Sürekli evde takılmaktan, istediğini alıp, istediğini takamamaktan, istediği yerde yiyememekten bıktı.”
“Ve sen de ona hak mı veriyorsun?” diye sordum inanamayarak.
“Haklı. Ona istediği ve hak ettiği hiçbir şeyi veremedim. Tam verecektim,” Bana yandan bir bakış attı. “Önüme set oldun.”
Parmaklarım göğsüme dokunurken “Ben mi?” diye sordum. “Ben ne yaptım?”
“Ne mi yaptın?” Doğruldu ve tamamen bana döndü. “Nihayet sefil hayatımızdan kurtulacak bir yol çıktı karşımıza. Nihayet biz de o tepedekiler gibi yaşama fırsatı yakaladık.”
Ayağa fırlarken, “Fırsat mı!” diye sordum. “Annemin evli bir adamla olmasını fırsat olarak mı değerlendiriyorsun sen Levent!”
“Ağabey!” dedi yüksek sesle. “Bana adımla hitap edemezsin, bir.” Yaklaşırken beni gösteren işaret parmağı ileri geri sallanıp durdu. “Annemin hayatına karışmayacaksın, bu da iki.”
Gözlerim yakıcı yaşlarla dolarken, ağabeyime hayal kırıklığıyla baktım. “Hiç utanmıyorsun değil mi?”
“Niye utanacakmışım? İnsan gibi yaşamak istediğim için mi?”
“Zaten insan gibi yaşamıyor muyuz!”
Dudaklarını sıkarak, “Senin tuzun kuru tabii.” dedi. “Koleje de attın kancayı. Yarın bir gün oradan zengin birini de ayarlars-”
“Ağabey!” Öfkem sesime yansırken, gözlerim yakıcı yaşlarla doldu. “Ya sen nasıl böyle bir şey söylersin! Nasıl söyleyebilirsin? Karşındaki benim, ben, kardeşin!”
“Evet, sen benim kardeşimsin.” diye konuştu başını sallayarak. “Senin iyiliğin için de bu işin olmasını istiyorum. Anlıyor musun? Ne sanıyorsun? O mevkiide bir adamın şak diye boşanıp annemle evlenmesini mi? Her şeyin bir zamanı var. Annemle ciddi olmasa bu kadar üstüne düşer mi? Mekanına kadar çağırır mı ya hu?”
“Hangi mekan? Hani şu annemle biz o adamın karısı tarafından aşağılanırken uğrarken, senin defolup gittiğin mi!”
“Lalin!” Kalkan eli başımı kaldırmamla havada donup kaldı. Aynı anda akan gözyaşlarım o elin suratıma inmesine engel olmuştu ama sözleriyle çoktan kalbimi parçalara bölmüştü.
“Biliyor musun ağabey, her zaman umursamaz, başına buyruk biri olmuştun ama hep yanımda olduğunu düşünmüştüm. Ne acı, yanılmışım.”
Elini hırsla indirip önce odadan, sonra da çarptığı kapıyla birlikte evden çıktı. Yokluğunu bekleyen hıçkırıklarım omuzlarımı sarsarken yatağa çöktüm ve acı ruhumu geçiçi olarak terk edene kadar ağladım.
*
Otobüsten inip okula doğru yürürken, telefonumu birkez daha açmayı denedim ama yine olmadı. Az da olsa şarj olmasına rağmen açılmıyordu ve benim değil yeni bir telefon, açılan botlarımın yerine yeni bir bot alacak kadar bile param yoktu. Çünkü annem Mert Tunalı’nın parasıyla kiramızı ödemesin, diye ev sahibine kirayı ben göndermiştim. Gelecek ay da aynı şeyi yapabilmek için daha çok kazanmalı ve daha az harcamalıydım. Bu yüzden okula girer girmez tuvalete gidip birkez daha botlarımı kendim yapıştırdım. Ardından bahçeye çıkıp arkadaşlarımı karşıladım.
“Günaydın şekerparem.” Berika servisten iner inmez kollarını açtı ve bana sarıldı. “Nasıl üşümüşsün sen.”
“Yoo, iyiyim.”
Yekta kolunu omzuma attı ve eğilip dikkatle yüzüme baktı. “Senin gözlerin neden şiş?”
“Şiş mi?” diye sordum anlamazlıktan gelerek.
“Şiş tabii. Aynaya bakmadın mı? Eve geç gittin, çok uyuduğunu da söyleyemezsin. Yoksa Sapanca’daki soygun görevi kötü mü gitti. Cihangir gruba her şeyin yolunda olduğunu yazmıştı ama…”
“Hayır, hayır. Soygun göreviyle alakalı değil. Hem… Bunu ulu orta konuşmayalım.”
“Sorununu söyle o zaman.”
Ne Berika’dan ne de Yekta’dan gizlim saklım yoktu. Sadece utancımı kendim de dahil kimseyle paylaşmak istemiyordum.
“Gerçekten yok bir şey.”
“Anlaşıldı.” dedi Yekta. “Konuşmak istemiyoruz bugün. O zaman şunu söyle, neden servise yazılmadın da otobüsle gidip geliyorsun. Hala sıkışık mısınız?”
“Size yalan söylemeyeceğim, çalıştığım para evin kirasına gidiyor ama artsaydı bile servisten önce yeni bir telefona verirdim.”
Üzgünce birbirlerine baktılar. “Belki biz de yarı zamanlı bir iş bulup sana destek ola-”
“Tabii ki hayır Yekta.” dedim. “Böyle düşündüğün için sana teşekkür bile etmeyeceğim. İdare ediyorum, düşünmeyin beni.”
“Şapşal mısın?” Berika’nın koluma girmesiyle okula doğru yürümeye başladık. “Tabii ki
düşüneceğiz. Kardeşiz biz.”
Koluma dolanmış olan elini sıvazlayıp, “Öyleyiz elbette.” dedim. “Beni bırak da sen anlat, bu sabah eskisi gibi neşelisin.”
“Demek anladın.” dedi muzur bakışlarla. Başımıza gelen kötü olaydan sonra o bakışlarını çok nadir görmüştüm. Oysa minyon bedenine ve ışıl ışıl parlayan gözlerine çok yakışıyordu. “Asır ile mesajlaştık biraz.”
“Gerçekten mi? Ne konuştunuz?”
Omuz silkti ama mutluydu. “Oradan buradan ama… Onunla özelden mesajlaşmak bile çok keyifliydi. Salak gibi yatağımda dönüp durdum. Beni bir görmeliydin Lalin!”
“Gözümde canlandı.” dedim merdivenleri çıkarken.
“Berika’nın aşk hayatını sonra konuşuruz da sizce Cihangir, Serel denen o kızla buluşmuş mudur sizce?”
Son basamağı tamamladığımızda Berika durdu ve bakışlarını tek bir noktaya dikti. “Sanırım buna gerek kalmadı.”
“Anlamadım.”
Başıyla işaret ettiği yere baktığımda Mira ve arkadaş grubunun içindeki Serel’i gördüm.
Serel buradaydı. Üstelik üzerinde bu okulun forması vardı!”
Mira bizi fark eder etmez yanındakileri dürttü. O ve yandaşı olan iki kız bize doğru yürürken, Serel yerinde kaldı ve yalnızca bana baktı.
“Bak Serel, seni kiminle tanıştıracağım.” dedikten sonra durup beni işaret etti. “Üvey kardeşim olmak için yırtınan ama asla olamayacak olan Ezik Lalin.”
Berika Mira’ya doğru hamle yapmak üzereyken onu durdurdum ve birkaç adım önüne geçerek Mira’ya onun bana yaklaştığından daha fazla yaklaştım. “Senin benimle derdin ne?”
Koyu sarı, iri bukleler için saatlerce uğraşılmış olan saçlarını arkaya attı ve bana kaldırdığı kaşlarının altından baktı. “Salağa yatmakta üstüne yok, öyle mi?” Anlık ve sesli bir gülümsemenin ardından “Dilin olduğunu da fark etmişsin.” dedi.
“Mira! Biraz daha azıtırsan fark ettiği başka şeyleri olacak.” diye bağırdı kendini tutamayan Berika. Bunun üzerine Mira’nın yanındaki kızlardan biri yanıma geldi. Nedenini anlayamadığım bir şekilde ayakkabılarıma baktıktan sonra ayağını sertçe botuma sürterek yapıştırdığım yerin açılmasına sebep oldu.
“Bak Mira’cığım, sadece ezik değil, bir de varoş. Onu tuvalette botlarını yapıştırırken gördüm.”
“Varoşluğun böylesi!” dedi diğer kız. “Yok artık ya… Hangi yapıştırıcı canım, söyle de almayalım.”
Mira ve grubunu alayla kahkahayı basarken utanmadım. Böyle bir şeyden utanacak biri değildim.
Başımı iki yana sallayarak, “İğrençsiniz.” dedim ve yanlarından geçip sınıfa girerken tekrar etim. “Gerçekten iğrençsiniz.”
Cihangir yine yoktu ve yerine Serel oturmuştu. Ara ara bana baktığını fark ediyordum ama
hepsi bu kadardı. İlk dersin teneffüsünde herkesin çıkmasını bekledikten sonra bir araya toplandık. Sorulacak ilk soru belliydi.
“Serel’in burda ne işi var!”
Soruyu cevaplayacak olan da belliydi.
“Burası onun okulu Berika.” dedi Su. “Daha önce de burada okuyordu. En azından Cihangir onu terk edinceye kadar… Sonra yurt dışına taşındılar. Onu burada görmek bana da sürpriz oldu. Buluştuğumuzda bir şey söylememişti.”
“Bunu nasıl açıkladı?” diye sordum. “Senden gizleyemeyeceği kadar yakınsınız.”
“Sürpriz yapmak istediğini söyledi. Yaptı da…”
Yekta düşünceli bir şekilde, “Acaba Cihangir’in onu yeniden sorgulayacağını anladı mı?” olasılığını önümüze sundu.
“Sanmıyorum.” dedi Can. “Neden böyle bir sebepten dolayı eski okuluna geri dönsün ki?”
“Ama bir sebebi olmalı.” Beynim, o sebebi bulmak için çırpınıp duruyordu. “Cihangir nerede?”
“Bilmiyorum.” cevabını verdi Asır. “Telefonu kapalı. Bugün annesinin terapi günü, muhtemelen Cihangir götürecektir.”
Su başıyla onayladı. “Doğru. Terapi merkezi benim spor salonumun çok yakınında. Geçenlerde Şaheste Teyze’yi gördüm, yazık, iyice kötü olmuş.”
“Neyi var ki?” diye sordu Berika.
Su, “Hiç!” dedi hiçbir şey söylememiş gibi. “Bunu benim söylemem doğru değil.” Sonra aklına her ne geldiyse yüzü güldü. “Farkında mısınız? Turun tamamlanmasıyla yeni görev gelmedi. Size söylemiştim. Bize cezamızı verdi ve yoluna baktı.”
Can, Su’nun sırtını sıvazlayarak “Sevinmek için erken.” dedi. “Bekleyeceğiz.”
“Konumuza geri dönecek olursak,” dedi Yekta. “Cihangir yok, Serel ile kim konuşacak? Su, tekrar mı ağzını aramaya mı çalışsan?”
“İşe yarayacağını sanmam.” dedi Asır. “Serel’i konuşturacak tek kişi var, o da Cihangir.”
“Bence de.” diye katıldı Su. “Cihangir’e bırakalım.” Saatini kontrol ettikten sonra “Başka bir şey var mı?” diye sordu. “Kızlarla kahve içeceğim.”
Kızlar, diye bahsettiği Mira, yandaşları ve artık Serel’di.
Su’nun ardından, hep birlikte kantine indik ve Su’nun aksine Asır ile Can bizimlek kahvaltı yapmaktan çekinmedi. Bu diğerlerini açıkça rahatsız etse de içinde bulunduğumuz cehennemin bize kazandırdığı tek iyi yan bu arkadaşlıktı.
Son iki ders ingilizceydi ama ingilizce öğretmeni rahatsızlandığı için gelemeyeceğini öğrenmiştik. Aslında son iki dersin iptal olduğunu öğrenmek, aklımdan bir an için geçen bir düşünceye ışık tutmuştu. Yekta ve Asır alışveriş merkezine gitmeyi önermişti ama ben o düşünceyi eyleme dönüştürmeye karar vermiştim.
“Siz gidin, ben gelmeyeceğim.” dedim otobüs durağına yürürken.
“Ama daha mesaine var, ne yapacaksın?” diye soran Berika’yı Yekta dürttü. “Rahat bırak bir kızı, ne işi varsa var, kaynana gibisin Beri.”
Otobüsün gelmesiyle Berika omuz silkti. “Aman tamam be.” Sesli öpücüklerini yanağıma kondurup, “Bizi haberdar et.” dedi. “Ayrıca bir daha bizi ekersen görüşürüz seninle.”
Onları uğurladıktan sonra durakta oturan kadına yaklaşıp “Merhaba.” dedim. “Acaba bir mahsuru yoksa, telefonunuzdan benim için bir adrese bakabilir misiniz?”
“Tabii.” dedi kadın nezaketle. “Nereye bakmamı istiyorsunuz?”
Su, terapi merkezinin spor salonuna çok yakın olduğunu söylemişti. Su, Can ile aynı sitede yaşadığına göre spor salonu da o mevkii de olmalıydı. Kadına direkt sitenin adını söyledim. Böylece spor salonunu bulmam uzun sürmedi. Kısa bir otobüs yolculuğunun ardından salonun önünde indim. Yerinin sorarak öğrendiğim terapi merkezine ise iki dakikalık yürüyüşün sonunda ulaşmıştım.
Geniş, yemyeşil bir bahçeye sahip beyaz binaya bakarken, yaptığımın ne derece doğru olduğunu düşündüm. Birçok insana göre yanlış olabilirdi. Beni tanıyan birçok insan da benim gibi birinin özel hayatı ihlal edeceğini düşünmezdi ama içimden bir ses bunu yapmam gerektiğini söylüyordu. Bir şekilde Cihangir’in hayatına dahil olmuştum ama bundan daha önemlisi, acısına da dahil olmuştum. Bu yüzden buradan geri dönmeyecektim.
İçeri girip danışmaya yöneldim ama hemen sonra bunun iyi bir fikir olmadığına karar verdim. Sonuçta buraya gizlice gelmiştim. Cihangir’in civarda olup olmadığını kontrol ederek, Şaheste Hanım’ı nerede bulacağımı düşünürken, onu buldum. Bahçede, heybetli bir ağacın altında bulunan bankta oturuyordu. Yanında onunla ilgilenen bir hemşire vardı. Bir köşeye saklanıp, hemşirenin uzaklaşmasını bekledim. Uzaklaştığında ise sessizce hedefime ilerledim. Oturduğu bankın bir ucuna oturduğum halde beni fark etmemişti. Elimi nazikçe dizine koyup, “Şaheste Hanım,” dedim. “Merhaba.”
Ela gözlerini yüzüme çevirdi ama bakışlarındaki ifade bomboştu. Üzülerek beni tanımadığını anladım. “Ben, oğlunuzun arkadaşıyım. Geçen sizi ziyaret etmiştim.”
Şaheste Hanım aynı şekilde bakmaya devam ederken kendimi kötü hissettim. Belki kim olduğunu bile hatırlamıyordu. Ben ise ondan bir şeyler duymak, öğrenmek istiyordum.
“Nasılsınız?” diye sordum. “İyi misiniz?”
Dudakları hareketlendi. Gülümseyeceğini sandım ama olmadı. “Nasılım?” diye mırıldandı. “Bilmem.”
“Ben, buraya sizi görmek için geldim. Sizi merak ettim. “Bu doğruydu. Son gördüğümden bu yana sık sık nasıl olduğunu düşünmüştüm.
“Beni mi merak ettin?” diye sordu. Üzerinde yine krem rengi bir elbise ve iri inci küpesi vardı. İnce telli, düz saçları ensesinde özenle toplanmıştı. O kadar zarif görünüyordu ki…
“Evet. Buraya Cihangir ile geldiğinizi duydum ama onu göremedim.”
Kaşlarını kaldırdığında hatırladığını anlayarak mutlu oldum. “Cihangir, o benim oğlum.”
“Evet, biliyorum.”
“Bugün gelmedi…” dedi bakışlarını hüzünle yere düşürürken. “Hep gelirdi ama bugün gelmedi, gelemedi.”
“Neden?”
Gözleri sadece birkaç saniye içinde dolarken, “Vurdu ona.” dedi. Sonra elini sertçe dudağına çarptı. “Dudağına vurdu. Kanadı çok kanadı…”
“Kim vurdu?”
Dudakları titredi, her ne yaşadıysa gözleri daldığı boşlukta o anları hatırlıyordu. “Şeytan, o şeytan vurdu oğluma. Zaten hep vuruyor. Ona kötü şeyler yaptırıyor. Onu giderek kendine benzetmeye çalışıyor.” dedi acı içinde. “Başarıyor da…” Bakışlarıyla birlikte elleri de aniden ellerimi buldu. “Sen oğlumu kurtarabilir misin? O kötü değil, aslında hiç kötü değil. Ne yapıyorsa benim için yapıyor…”
“Şeytan kim? Mert Tunalı mı?”
“Hayır, o, şeytanın sağ kolu. Oysa doğduğunda ne masumdu…” Gözünden bir damla yaş akarken, “Mert’i kucağıma aldığımda, sadece on altı yaşındaydım.” dedi. “Onu ben istemedim. Belki de o yüzden şeytanın yanında olmayı seçti.”
İçime yayılan endişe konuşmama izin vermezken, yaklaşan hemşireyi gördüm. Hemen gitmem gerekiyordu. “Şaheste Hanım, Cihangir şimdi nerede?”
Başını iki yana doğru titretti. Ayağa kalkıp ağacın arkasına gizlendim. Duyduklarımın ağırlığıyla sırtımı ağacın gövdesine yaslayıp gözlerimi kapattım ve son bir soru sormaya hazırlandım. “Şaheste Hanım, şeytan dediğiniz kim?”
Üstüne hücum eden dehşeti sızlanarak ağlamasından anladım. “Cüneyt Tunalı, şeytan o…”
Hemşire Şaheste Hanım’ı alıp binaya sokarken, dakikalarca arkalarından baktım. Bakarken, gözyaşlarımın yanaklarımı ıslatmasına engel olamadım. Şaheste Hanım o hastalığın pençesine boşuna düşmemişti. Hayat ona daha on altı yaşında korkunç bir kapı açmıştı. Şimdilik nasıl olduğunu bilmiyordum ama Mert’i kendi isteğiyle dünyaya getirmek istemediğini biliyordum. Mert’in kötü biri olduğunu söylemeye çalışmıştı. Cihangir’e istemediği şeyleri yaptıran kişi Cüneyt Tunalı’ydı. Kim olduğunu araştırmama gerek yoktu. Çünkü biliyordum. O, Cihangir’in öz babasıydı…
Daldığım düşüncelerin derinliği ineceğim durağı kaçırmama sebep oldu. İnip eve doğru yürürken, düşünmekten beynimin patlayacağını hissettim. Saatimi kontrol ettim, mesaimin başlamasına sadece yirmi dakika kalmıştı. Bir an önce üzerimi değiştirip evden çıkmam gerekiyordu. Hızlandırdığım adımlarımı apartmanın içine sokarken birinin arkamdan girdiğini hissettim ama dönüp bakmadım. Basamağa çıkmak için elimi koyduğum korkulukta, elimin üzerine başka bir el kapandı; büyük, esmer ve düzgün parmaklara sahip bir el… İrkilmedim. Çünkü ilk saniyeden itibaren onun kim olduğunu anlamıştım.
“Çok beklettim mi?” diye sordum, varlığına doğru.
“Biraz.”
Üst üste duran ellerimize bakarak gülümsedim. “Önceden haber verseydin, gelmek için elimi çabuk tutmaya çalışırdım.”
Eli elimden kayarak yukarı, omuzlarım çıktı ve beni nazikçe kendisine çevirdi. Onu görmek için başımı yukarı kaldırdığımda, içim burkuldu. Dudağının kenarında büyük bir yara vardı. Güç de olsa gözlerimi yarasından alıp gözlerine çıkardım. Elaları yine yorgun ve uykusuz bakıyordu.
"Ne o? Bu kez nasıl olacağını sormayacak mısın?" Ciddi değildi.
Dudağındaki taze yaranın varlığını bilmek içimi acıtmaya devam etti. Ne yazık ki ona hakkında öğrendiklerimi ve artık yaralarının sebebini bildiğimi şimdilik söyleyemezdim.
"Sormayacağım." derken elindeki çanta dikkatimi çekti. Konuyu değiştirmek için bir seçenekti. “O çantada ne var?”
Göz ucuyla elindeki çantaya baktıktan sonra “Oturur musun?” diye sordu.
“Anlamadım.”
Başıyla arkamdaki merdiveni gösterdi. “Oturmanı istedim”
Nedenini anlayamamış olsam dadediğini yaparak üçüncü basamağa oturdum. Benimle birlikte o da baldırlarının üzerine eğildi. Elleri botlarımın fermuarını bulduğunda “Napıyorsun?” diye sordum ama cevap vermek yerine fermuarı açtı. “Durur musun lütfen!” dememe rağmen botumu ayağımdan çıkardı. Elini diğer ayağıma uzattığında geri çekmek istesem de yakaladı, diğer botumu da çıkardı ve siyah külotlu çorabımın içindeki ayaklarımı dizlerinin üzerine bıraktı. “Cihangir, neden yaptın bunu?”
“Sabırsızsın.” Yere bıraktığı çantayı araladı. İçinden bir ayakkabı kutusu çıkardığında, bugün okulda hissetmediğim utancı şimdi hissettim.
Okulda olan her şeyi öğrenmişti…
“Buna gerek yok, gerçekten. Kendim halledebilirim. “
Beni yine dinlemedi. Kutudan siyah, kalın tabanlı ve bol bağcıklı botları çıkardıktan sonra ayak bileğimi arkadan kavradı ve botun içine soktu. Ayakkabının ayağıma tam oturmasına mı yoksa Cihangir’in şu an yaşadığım evin apartmanında, bana kendi elleriyle ayakkabı giydiyor olmasına mı şaşırmalıydım? Anlayamadım.. Fermuarı çektiğine ayağımın yere basmasını sağladı. Diğer ayağımı da arka bileğinden tuttuğunda bakışlarımız usulca birbirini buldu.
“Bunu neden yapıyorsun?” diye fısıldadım.
Ayağımı tutan parmakları, bulunduğu yerde küçük ve iç titreten daireler çizmeye başladı. “Çünkü ayaklarının üşümesi benim için bir sorun.” Başını, sözlerinin onaylamak için salladı. “Büyük bir sorun.”
Dudağındaki yaraya bakarak, “Gerçekten tek sorun bu mu?” diye sordum.
Gülümsedi. Gülümsemenin o yara yüzünden canını yaktığını biliyordum. “Seni üzen her şey benim için derhal halledilmesi gereken büyük bir sorun.” Diğer botu da giydirdi ve nasıl olduklarına baktı. “Sorun halledildi.”
Burukça gülümsedim ve bir cesaretle elimi dudaklarına götürdüm. Baş parmağımın yarasına dokunmasıyla gülümsemesi kayboldu; gözlerine o derin ifade yayıldı. "Biliyor musun Cihangir, bir süredir benim için de öyle….”
Yaklaştı. Elim hala dudağındayken, burnu burnuma dokunmak üzereydi. Ruhumdaki kurak topraklar, onun toprak kokusunu bana sunmak için çatlarken, parmakları belli belirsiz bir dokunuşla şakağımdaki saçlara dokundu. “Dün tüm gece düşündüm, artık kokunun bir ismi var?”
Ilık nefesinin dudaklarımda hissederken “Bana da söyler misin?” demek zordu.
Gözlerinin kapattı, biraz daha yaklaşırken başını eğdi ve burnunun yine kulağımın altındaki o noktayı bulmasını sağladı. “Ev.” Derin bir nefes çekti. “Ev gibi kokuyorsun. Evim gibi...”
🎭
Ev gibi kokmak... Canım Cihangir.
Cihangir'in hır sürprizi daha var ama Lalin onu eve çıktığında öğrenecek. Sizce :)