Yerin ve gök yer değiştirebilir miydi?
Yağmurlar birer kor tanesine dönüşüp, tüm sokaklar birbirine karışabilir miydi?
Cihangir’in dudakları tenimdeyken, çok daha fazlası oluyordu.
Ayaklarımın bastığı yer gökteki bulutlardı; tenimi ısıran yağmurlar yakıyordu ve içimdeki tüm sokakların sonunda onu hissediyordum.
“Lalin,” diye fısıldadı, dudakları olduğu yerden ayrılmadan. “Kokuna ne isim vereceğimi bilmiyorum.” Burnu boynuma dokunduğunda avuçlarımı sıktım. Ayaklarım yere çivilenmişti. Bir adım dahi atabilmem mümkün değildi. “Sen…” Burnu boynum boyunda kaydı ve köprücük kemiğimde durdu. “Bildiğim hiçbir şeye benzemiyor.” Geri çekildi. Elim, eli ve göğsü arasındaydı ve o, gözlerime çok yakından baktı. “Tattığım hiçbir tada, kokladığım hiçbir çiçeğe benzemiyor. Sanki…”
Konuşmak istedim. Sormak istedim ama tek kelime bile edemedim!
Kalp atışlarını hissediyordum. Avucumdaydı! Hızla avcuma vuruyordu. Sanki… Kalp atışları, kalp atışlarım ile ahenkle dans ediyordu.
Başka bir ses girdi aramıza, telefonuydu. O duymadı bile. Eli omzum boyunca kaydı, sırtıma ulaştı, bel boşluğumdan kavradı. Dudaklarına sızan gülümseme yarım yamalak ama tutkuluydu. “Belinin bu kadar ince olduğunu ilk kez fark etmiyorum.”
Dudaklarım sonunda aralandı ve cılız bir sesle de olsa “Telefonun.” diyebildim. “Telefonun çalıyor.”
Beni duymamış gibi tutuşunu genişletti ve kolunu belim boyunca ilerleterek elini belimin diğer boşluğuna ulaştırdı. Gözleri dudaklarımda ve çenemde dolaşıp duruyordu. “O gece,” dediğinde, nefesimin göğsümde taşlaştığını hissettim. “O gece fark ettim ve…” Açık pembe dudakları yeniden kulağıma ulaştı. Kıvrımında gezinirken, kapanana gözlerimi ısırdığım dudaklarım takip etti. “Kokunu ilk kez aldığım o günden beri biliyorum.”
Telefonu sustu ama hemen ardından yeniden çalmaya başladı. Gözlerini kapattı, sabırsızca soluk verdikten sonra telefonuna baktı. Arayan her kim ise, üçüncü bir el gibi aramıza girdi ve bizi birbirimizden ayırdı. Artık elim göğsünde değildi, nefesi benimle değildi. Arkasını döndü, birkaç adım uzaklaştı, telefonunu kulağına götürdü.
“Evet.” Bekledi. “İyi mi?” Bekledi. “İlaçlarını verdiniz mi?” Bekledi. “Geliyorum.”
Bana döndü. “Planımızı değiştirmemiz gerekiyor. Gelecek misin?”
Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Buna rağmen başımı salladım.
O sürücü koltuğuna geçtikten ancak birkaç saniye sonra ayaklarımı hareket ettirebildim ve yanındaki yerimi aldım. Kehribar gözlerini dikiz aynasına dikti, direksiyonu tam çevirerek aracı geri aldı. Gaza sağlam bir baskı yaptıktan sonra geldiğimiz şeritte yol almamızı sağladı. Hızlıydı. Oysa buraya kadar gelene kadar ibre yüzü görmemişti. Gergindi. O telefonu alana kadar teninin ve kaslarının ne kadar sakin olduğuna şahit olmuştum. Her nereye gidiyorsak, bunu isteyerek yaptığını görebiliyordum. Sessiz bir yolculuğun sonunda büyük ve görkemli evine ulaştık. Buraya geldiğimiz için şaşkındım ama sorgulamadım. Görev için geldiğim gün çalışanların kullandığı arka girişten girmiş ve yukarı .çıkmak için zemin katta bulunan otoparkı kullanmıştım. Şimdi ise tam tersine Cihangir aracı bulduğu ilk müsait yere bıraktı. O araçtan indiğinde ne yapacağımı bilemedim. Acelesi vardı ve bana tek kelime bile etmemişti. Bir süre arabada bekledim. Sonra yanıma evin yardımcısı olduğunu tahmin ettiğim bir kadın geldi.
Gülümseyerek kapımı açtı ve “Hoşgeldiniz küçük hanım.”dedi. “Cihangir Bey size eşlik etmemi istedi.”
Gülümsemesine karşılık vermeye çalışarak arabadan indim ve kadını takip ettim. Eve ayak bastığım an birinin bağırdığını duydum. Birinci kata ulaştığımızda ise bağıran kişinin bir kadın olduğunu anladım. Daha şaşırtıcısı, sesin geldiği odaya doğru yürüyorduk. Yardımcı kadın, koridorun sonundaki beyaz kapıyı açtığında havada süzülen bir şey bana doğru yol aldı ve ayaklarımın dibine düşerek parçalara ayrıldı. İrkilerek pervaza tutundum. Annem yaşlarında, kumral bir kadın odanın için korkuyla adımlıyordu. Yardımcılar her yaklaşmaya çalıştığında çığlık atarak bir şeyler kırıyor, ellerinin kulaklarına kapatıp bağırıyordu. Kadının üzerindeki krem rengi elbise, tıpkı ense topuzu gibi dağılmış, topuklu ayakkabılarından birinin topuğu kırılmıştı.
Cihangir beni fark ettiğinde odadaki iki görevliye “Çıkın.” emrini verdi.
Beni buraya getiren kadın çıktı ama orta yaşlı olan yüzündeki endişe ile birlikte Cihangir’in karşısına geçti. “Ama efendim, Şaheste Hanım…”
“Ben ilgileneceğim. Beni buraya annemi siz sakinleştiremediğiniz için çağırmadınız mı?”
Annesi! O kadın Cihangir’in alzheimer olan annesiydi…
Kadın utanarak başını eğdi, odadan çıkmasının ardından Cihangir, şöminenin yanında bulunan iki tekli koltuktan birini işaret etti. “Ayakta kalma.”
Ona doğru yürürken, “Tamam.” dedim. Koltuklardan birine oturdum. Şaheste Hanım’a, Cihangir’in annesi olduğunu öğrendikten sonra ona ikinci kez izlemeye çekinmiştim Çünkü iyi değildi. Kaybolmuş gibiydi; sanki çok kötü bir haber almıştı ve bunun üzüntüsünü yaşıyordu. Ona bakamayan gözlerimi odanın içinde çevirdim. Tül cibinlik ile çevrelenmiş büyük bir yatak, krem rengi, desensiz bir halı, aynı renk perdeler ve birinin üzerinde oturduğum iki koltuk… Şömine dışında odada olan yalnızca bunlardı. Oda çok büyüktü ama bir gardrop dahi yoktu.
“Son zamanlarda daha fazla unutuyor.” Cihangir, şöminenin diğer yanındaki tekli koltuğa oturdu. Gözlerini annesinin üzerinden ayırmıyordu ama çıkan yardımcı kadın kadar bile tedirgin değildi. “Unuttuğu yalnızca kişiler, yaşadığı kötü anları asla unutmuyor.”
Sözleriyle birlikte bakışlarımı yeniden annesine götürdüm. Odanın ortasında durmuş, ellerini çenesinin altına yerleştirmiş ağlıyordu. Bir şeyler sayıklıyordu, anlaşılmayan garip sözcükler…
“Ben… Çok üzgünüm.” Başka ne söyleyebilirdim ki?
Annemle yaşadıklarım kötüydü ama şimdi karşılaştığım manzara kalp parçalayıcıydı.
Cihangir, annesi tarafından hatırlanmayan bir çocuktu. Ah.
“Önceden beni gördüğünde sakinleşirdi.” diye devam etti. “Artık fayda etmiyorum.” Başını bana çevirdi. Gözlerinde gördüğüm ifade, derin bir ifadesizlikti. “Sana bunları benim için üzül, diye anlatmıyorum, seni buraya aynı sebepten getirmedim.”
“Senin için üzülmüyorum.” Onun için üzülüyordum ama bu kastettiği gibi acıma duygusu barındırmıyordu. Diğer yandan hayatında yolunda gitmeyen tek konunun annesi olmadığını hissediyordum.
“Bazen her şey çok boktan.” dedi. “Bazen…” Adem elması boğazından yavaşça geçip gitti. “İstemediğim şeyler yapabiliyorum. Sana telefonda davrandığım gibi…”
Başımı iki yana sallarken, üzüntüyle gülümsedim. “Sana söylemiştim, sorun değil.”
“Sorun.” dedi beklemeden. “Sana, onlara davrandığım gibi davranmamalıyım. Çünkü sen,” Bakışları gözlerimin etrafında yavaşça döndü. “Onlar gibi değilsin.”
“Kimler gibi değilim?”
Koltuğun başında duran eli yerinden ayrıldı ve koltuğun başında duran elimin üzerine kapandı. Kalp atışlarım yalnızca ona özel olan ritme kavuşurken, teninin sıcaklığı sadece elimi değil, tüm bedenimi ele geçirmeye hazırlanıyordu.”İsminin yanında başka bir isim koymayacağım Lalin.” Parmak uçları usulca parmak boğumlarımda gezinirken, nerede olduğumu unutmak üzereydim. “Buradasın. Çünkü burada olmanı istedim.”
Teşekkür mü etmeliydim? Belki de onun yanında olmanın bana hissettirdiklerini söylemeliydim. Onun yanında ne yapacağımı ya da ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyordum.
“Cihangir!” Annesi birdenbire Cihangir’in yanına koştu ve koltuğun önünde dizlerinin üzerine çöktü. Cihangir’e dikkatle baktı. İşte şimdi aradığını bulmuş gibiydi. “Geldin mi oğlum?”
Cihangir’in annesinin kollarını dikkatle kavradı. Onu yerden kaldırdı ve kalktığı koltuğa oturmasını sağladıktan sonra koltuğun dibine bu kez kendisi çöktü. “Geldim, anne.”
Şaheste Hanım oğlunun ellerini sıkı sıkıya tutuyordu. Cihangir’in bu anı kaç kere yaşadığını düşündüm.
Annesi tarafından kaç kere unutulmuştu ve kaç kere yeniden hatırlanmıştı?
“Gözüne ne oldu? Yine kavga mı ettin sen?” İnce ve açık renk kaşlarını çattı. “Kaç kere dedim sana, uyma mahalledeki çocuklara diye?”
Cihangir başını eğdi, derin bir soluk altından sonra “Uymam.” dedi. “Beni bu defalık affet.”
Annesi sevgiyle gülümsedi. Muhtemelen annemle aynı yaşta olmasına rağmen gözlerini etrafında çok fazla çizgi vardı. O çizgilere nasıl yaşanmışlıklar sığdırmıştı, kimbilir… Yine de beyaz yüzü temiz ve güzeldi. Cihangir ela gözlerini ve tane tane olan uzun kirpiklerini annesinden almıştı.
“Küçük hanım kim?” dedi beni fark ederek. Bakışlarımızın buluştuğu an anne sıcaklığında gülümsemeye devam etti. “Ne sevimli bir kız.”
“Merhaba.” Cihangir’in yaşadığı duygu geçişini atlatmasına isin vermek için önce davranmıştım. “İsmim Lalin, efendim.”
“Lalin…” Bir süre kendi kendine tekrar edip durdu. Sonra yine bana odaklandı. “Ne anlama geliyor?”
“Annemin en sevdiği renk kırmızıymış. Bana da kırmızı anlamına gelen Lalin ismini vermiş. Sonradan anneannemden öğrendiğime göre çiçek anlamına da geliyormuş.”
Birden irkildi, kaşları çatıldı. “Ben… Kırmızı sevmem.”
Elimden geldiği kadar gülümsedim. “O zaman siz de çiçek anlamını kabul edin, olmaz mı?”
Yeniden gülümsediğinde içime su serpildi. “Ne tatlı kızsın sen?” Zarif elini Cihangir’in yanağına koyduktan sonra “Oğlum.” dedi. “Neden misafirimize bir şeyler ikram etmiyorsun? Belki de açtır.”
Cihangir “Ne istersin?” diye sorduktan sonra ayaklandı. Yardımcılardan birine de seslenebilirdi ama hava almaya ihtiyacı olduğunu anladım.
“Maden suyu içebilirim.”
Başını salladı ve odadan çıktı. Kapının kapanmasının ardından, Şaheste Hanım’ın yüzündeki tebessüm bir cam gibi çatladı ve tuzla buz oldu. Yeniden her şeyi unuttuğunu düşündüm ama öyle değildi. Çünkü bana dikkatle bakıyordu. Az önce her şeyi unutmuşken, baktığı yalnızca boşluktu.
“Sen, Cihangir’in sevgilisi misin?”
Beklemediğim sorusu karşısında şaşırıp kaldım.
Zayıf gövdesini tümüyle bana çevirip “Sevgilisi misin?” diye tekrar sordu. “Söyle bana kızım.”
“Hayır efendim.”
“Ama ondan hoşlanıyorsun, öyle değil mi?” Sorusunun cevabını salladığı başıyla kendine verdi. “...ve o da senden. Hatta belki de çok daha fazlası…” Biraz düşündükten sonra korkarak içini çekti.
“Şaheste Hanım, bir sorun mu va-”
Oturduğum koltuğu tutup birdenbire kendine çekti. İki koltuğun birbirine çarpışmasıyla sarsılırken, “Git buradan.” dedi. “Bu evden git. Cihangir’in hayatından git.” Yakınımdaki göz bebekleri titredi. “Çok küçüksün, sen küçücüksün. Bunu kendine yapma.”
Göğsüm heyecanla inip kalkmaya başladı. Anlamıyordum. “Efendim, sizi üzecek bir şey mi yaptım ben?”
“Ah, sorun bu değil. Sorun, Tunalı’lar.” Elimi sıkıca tuttu. Zayıf bedeninden beklenmeyecek kadar güçlüydü. “Onlardan uzak dur. Onlar… Çok tehlikeliler.”
“Ama Cihangir…”
“Cihangir!” dedi acıyla. “O beni oğlum, benim biricik bebeğim. Ne yazık ki o da diğerlerine benzedi, çok uzun zaman önce… Onun aşkı sana yalnızca acı verir, beni anlıyor musun?” Elleri hızla havalandı, yüzümü ellerinin arasına alırken, nazikti. “Seni paylaşmayacak. Gün gelecek, seni aynadaki aksinden bile kıskanacak. Sakın söylediklerimi kulak ardı etme. Eğer bir Tunalı erkeğine aşık olursan, hayatın tehlikeye girer. Eğer zamanında kaçmaz da pençesine girersen, hayatın bitmiş demektir. Tıpkı benimki gibi…”
Dolan gözlerimle titreyen kirpiklerine bakarken, “Neden?” diye sordum. “Neden?”
“Çünkü genlerinde bu var.” Elleri, bakışlarıyla birlikte boşluğa düştü. “Çünkü başka türlü sevmeyi bilmiyor.”
Kapı açıldı. Cihangir, içecekleri taşıyan yardımcıyla birlikte içeri girdi. Şaheste Hanım onları görmesiyle irkilerek ayağa kalktı. Ne olduğunu anlamış değildim ama ben de onunla birlikte kalktım.
“İyi misiniz?”
Kadın Cihangir’e onu ilk kez görüyormuş gibi baktı. Aynı şekilde bana da baktığında zaten beyaz olan yüzü iyice buz kesti. “Siz kimsiniz! Ne arıyorsunuz odamda!”
Nasıl davranacağımı bilemedim ama onu korkutmamak için daha fazla yaklaşmamam gerektiğini biliyordum. Adımlarım geri geri giderken, kaldırdığım elimle birlikte “Korkmayın.” diyebildim. “Lütfen korkmayın.”
Uzaklaşmama rağmen Şaheste Hanım’ın gözleri dehşetle açıldı. “Siz kimsiniz! Siz kimsiniz! Uzak durun benden!” Odanın içinde korkuyla koşmaya başlarken Cihangir koşup annesini yakaladı ve yatağına sürükledi. “Kızı çıkarın.”
Emriyle yardımcı kadınlar beni dışarı cıkarırken, gördüğüm son manzara ağlayarak yatağında çırpınana anneye ve onu güçlükle tutan, tanımadığı oğluna aitti.
*
Şöförleri tarafından eve bırakıldığımda saat daha öğle vaktini bile bulmamıştı. Merdivenleri çıkarken ne annemin ne de ağabeyimin evde olmadığını biliyordum. İş saatime de daha çok vardı. Biraz dinlenip, ders çalışmayı planlıyordum ama oturduğumuz kata ulaştığımda içeriden bir takım sesler geldiğini duydum. Seçilebilen en net ses klasik müzikti. Kapıya birkaç kez tıkladım ama açan olmadı. En sonunda anahtarımı çıkardım ve içeri girdim. Muhtemelen Levent kız arkadaşını eve getirmişti. Çünkü bunu daha önce de yapmıştı. Okuldan hasta olduğum için erken geldiğim vakitlerde onları alelacele giyinmiş vaziyette basmışlığım olmuştu. Kabanımı ve çantamı çıkardıktan sonra aynı manzarayla karşılaşmamak için odam yerine önce salona gittim ama orada beni bambaşka bir manzara karşıladı. Özenle hazırlanmış bir kahvaltı masası, radyodan yükselen müzik ve kullanılmış iki kadeh… Hayır, evde olan ağabeyim değildi. Öyle olmasını dua ederek koridora çıktım ama annemin odasından gelen sesler, gerçeği acı bir şekilde yüzüme vurdu.
Odasına birkaç adım kala durdum ve “Anne!” diye bağırdım. “Anne!”
Sesler kesildi ama içimdeki utanç çığlık çığlığa bağırıyordu, annemin yerine… Odasının kapısı açıldı ve bu kez karşıma alelacele giyinmiş şekilde çıkan annemdi… Hemen arkasında onu gördüm, Mert Tunalı’yı…
Gözlerim bir anda doldu ve bir an da boşaldı. “Bunu neden yapıyorsun anne?” İçimi çekerek, sızlayan burnumda başa çıkmaya çalıştım. “Bunu bize neden yapıyorsun!”
Dağılmış saçlarını kulağının arkasına iliştirirken, “Lalin.” dedi kısık sesiyle. “Senın bu saatte evde ne işin var?”
“Gerçekten sorduğun bu mu anne!” Sesim, anneme ve hayata karşı bundan daha fazla yükselmemişti. Annemden hiç bu kadar utanmamıştım… “Bunu nasıl yaparsın! Nasıl o adamı evimize getirirsin ya nasıl!”
Annem ağlamaya başladıktan sonra Mert Tunalı ceketinin giyerek odadan çıktı ve annemin yanında durdu. İfadesinde utanmanın kırıntısı dahi yoktu. “Küçük hanım, sence de annenin üzerine fazla gitmiyor musun? Annen bekar bir kadın.”
Öfkeden içim titredi. “Annem bekar değil! Ama daha fenası ne biliyor musunuz? Siz de bekar değilsiniz. Üstelik benim babamın ortada olmayışının aksine sizin karınız ortada ve bizi rezil etmek için pusu kurmuş bekliyor!” Omuzlarımı kendiliğinden düşerken “Yaptı da.” dedim. “Nasıl bir düşüncesizlikle hala buraya… Bu… Bu vaziyette gelirsiniz?”
Yaklaşırken kaşlarından biri uyarı saçararak kalktı. “Bizim birer yetişkin olduğumuzu unutuyorsun, Lalin. Sana tavsiyem, bunu aklından çıkarmaman olur.”
Başımı kaldırdım ve çenemi gücümü korumak adına ileri ittim. “Sizden tavsiye istemiyorum. Sizden derhal evimizi terk etmenizi istiyorum.”
“Lalin!” Annem hızlı adımlarla yanımıza geldi. Artık yüzünde karşımda düştüğü durumun ezikliği yoktu. “Haddini aşıyorsun.”
Parmaklarım göğsümü buldu. “Haddi aşan ben miyim anne? Bunu nasıl söylersin?”
“Lalin, Mert’in nazik yaklaşımına verdiğin tepki normal mi?”
Aklımı kaçıracağımı hissettim. “Anne sen benimla dalga mı geçiyorsun! Daha günler önce karısı tarafından rezil edildiğin evli bir adamı yatağına alman norm-”
Sözlerimi kesen, annemin yanağımda patlayan tokadı oldu. Bana ilk kez vuruyordu ama canımı yakan bu değildi. Beni esas inciten şey annemin artık beni anlamıyor oluşuydu. Bu çok ama çok acıydı.
“Terbiyesizliğe bir son ver ve odana git.”
İçim o kadar acımıştı ki annemin yüzüne bile bakamamıştım. Yanında olduğum dış kapıyı açıp koşar adımlarla merdivenleri indim ve hıçkırıklarım dinene kadar yalnızca yürüdüm. Annemin bize bunu nasıl yapabildiğine inanamıyordum. Nasıl, ne ara bu hale geldiğimize inanamıyordum. Kalbimde temize çekmek için çırpındığım annemin kendini karaya çalmak için çırpınışına inanamıyordum. Mert Tunalı hayatımızın ortasına bomba gibi düşünceye kadar iyiydik. Binaların arasındaki boş banka oturup, gözyaşlarımı akıtırken, bir daha ne zaman gülümseyebileceğimi düşündüm. Bir daha ne zaman tek derdim sınavlarım olacaktı?
Dakikalar sonra ayağa ayağa kalkmama sebep olan şey iki bulutun şiddetli çarpışması oldu. Birkaç damla yağmurun tenime düşmesiyle üşüdüğümü hissettim. Evden öylece çıkmıştım. Ne kabanım, ne çantam ne de telefonum yanımda değildi. Berika’ya gidip omzunda ağlamam iyi bir seçenekti ama şu an için değil evine gitmek, sokağından bile geçemezdim. Yekta’nın da büyükanannesi rahatsızdı ve şu an onlarda kalıyordu. Daha mesaimin başlamasına saatler olsa da şu an için işe gitmek iyi bir fikir gibi görünüyordu. Zaten başka seçeneğim de yoktu.
“Sen ağladın mı?”
Mesai arkadaşım Beyza, çorbasını yudumlarken yüzüme dikkatle bakmaya devam etti. Hoşuma gitmemişti.
“Hayır.” Çorbamı içmeye devam ettim. İşe başlayalı birkaç saat olmuştu. Şimdi moladaydık ve ne yazık ki mola arkadaşım Beyza gibi meraklı bir kızdı.
“Neden erken geldin bugün? Ben yine izin alırsın sanıyordum. Hayatın çok mu yoğun?”
Göğsümü bıkkın bir nefesle şişirip “Hayır Beyza.” dedim. “Sadece herkes gibi bazen benim de sorunlarım olabil,yor.”
“Yani anlatabileceğin bir şey yok mu?”
“Yok.” Çorbamı yarım bırakarak masadan kalkmayı düşündüm ama aynı anda edeceğim küçük rica aklıma geldi. “Beyza, senden bir şey isteyebilir miyim?”
Gülümseyerek “Ne isteyeceksin?” diye sordu. Gözleri ise elime düştün, der gibi bakıyordu.
“Telefonum evde kaldı. Arkadaşıma haber vereceğim.”
“Arkadaşına mı sevgiline mi?”
“Sevgilim yok. Arayacağım kişi kız arkadaşım.” Gözlerimi devirerek, “İstersen hoparlöre alayım, sen de dinle.” dedim.
“Tamam.” dedi. Tamam, dedi!
Telefonunu aldım ve Berika’nın ezbere bildiğim numarasını tuşladıktan sonra hoparlöre aldım. Beyza hiç çekinmeden daha iyi duymak için karşılıklı oturduğumuz masaya kollarını koyarak yaklaştı. Garipti ama hayatta gerçekten böyle insanlar vardı. Ne yazık ki biri de beni bulmuştu.
Berika’nın sesini duyar duymaz “Benim.” dedi. “Lalin.”
Berika bunu bekliyormuş gibi “Lalin!” dedi. “Kızım neredesin ya? Niye ulaşamıyorum ben sana?”
“İşteyim. Telefonumu evde unuttum. Sana haber vermek için aramıştım ama bir sorun mu var?”
“Su gruba yazmış. Bizimle önemli bir şey konuşması gerekiyormuş.” Telefonu hoparlörden alıp kulağıma dayadığımda Beyza bozuldu ama umursamadım.
“Neden?”
“Bilmiyorum. Okul çıkışı eve gelmiştik ki ondan bir mesaj aldık. Konunun çok önemli olduğunu söylüyor. Akşam her zamanki evde toplanacağız.”
Her zamanki ev; Cihangir’in beyaz evi…
“Çıkış saatimi biliyorsun, geç kalırım.”
“Merak etme.” dedi Berika. “Seni düşünerek annneannemde olduğumu ve geç döneceğimi yazdım. Geç de olsa buluşacağız yani.”
“Sağol Beri.”
“Yekta ile seni almaya geleceğiz. Bizi bekle.”
“Olur. Görüşürüz.” dedikten sonra telefonu kapattım ve benden konuşmama dair açıklayan sahibine verip, tek kelime etmeden masadan kalktım.
Mesai saatimin bitmesine yakın Berika ve Yekta beni almak için geldiler. Şef, arkadaşlarımın geldiğini görünce erken çıkmama izin verdi. Bunda erken gelmiş olmamın da katkısı büyüktü tabii. Saat, otobüs bulamayacağımız kadar geçti. Zaten bulsak bile o lüks sitenin yakınlarından geçen bir otobüs yüktu ve bu saatte hiç birimiz yürümek istemiyorduk. Bu yüzden paralarımızı birleştirdik ve bir taksiye bindik.
“Yuh ya!” Taksiden inip eve doğru yürürken Berika söylenmeye devam etti. “Beş yüz elli lira taksiye mi verilir? Donumuzu da alsaydı bari.”
“Sen babanın parası verdin. Lalin bugünün yövmiyesini verdi, o ne yapsın?”
Berika omuz silkerek “Orası öyle.” dedi. “Off hayat çok pahalı.”
Artık eve kapıdan değil, arka bahçede bulunan ve boydan boya cam olan sürgülü kapıdan girmemiz gerektiğini biliyorduk. Dikkat çekmemek için ışıkları açmamış, birkaç mum yakmışlardı. O mumum ışığında, Su ve Can’ı gördük. Battaniyeye sarılmış oturuyorlardı. Yeni yıla yakın hava gerçekten çok ama çok soğuktu.
“Ne söyleyeceksin?” diye sordu Berika oturur oturmaz. “Buraya gelirken taksiye tam beş yüz elli lira verdik. Umarım beş yüz elli liraya değecek bir şeyler söylersin Su.”
Su cevap vermeden önce yukarı çıkan merdivenlerdeki hareketliliği fark ettik. Cihangir ve Asır, ellerinde ısıtıcılarla yanımıza geldi. Asır gülümsüyordu. Cihangir’in yüzünde ise her zamanki ciddiyeti vardı. Hatta her zamankinden biraz daha fazla…
“Sizi almayı teklif ettik ama ısrarla kabul etmedin.” dedi Asır ısıtıcıları prize takarken.
Berika cevap veremedi çünkü sebebi bendim. Çalıştığımı üçümüzden başka bilen yoktu.
“Sorun değil.” dedi Berika belki biraz utanarak. “Sadece şaka yapıyordum.”
“Süt ısıttık. Konuşmaya geçmeden önce sıcak bir şeyler içelim. İçimiz ısınır.” Asır sözlerini bitirdikten sonra ayaklanacakken, Berika daha önce davrandı.
“Biz hallederiz.” diyen Berika’ya ayak uydurarak mutfağa onunla birlikte mutfağa ilerledim. Süt neredeyse taşmak üzereydi. Kupalara eşit şekilde pay ettikten sonra içecekleri aradım ama Berika benden önce bulmuştu. Masanın üzerindeydi.
Berika’nın parmağının kesildiği masanın üzerindeydi…
Gözlerini daldığı noktadan ayırmak için masanın üzerindeki tüm salep ve sıcak çikolataları topladım. Sonra da yüzüme bakan arkadaşımın kolunu sıvazladım. “İçeridekilere sorar mısın? Kim ne içecek?”
Berika başını sallayıp mutfaktan çıktığında kendi bardağıma sıcak çikolata, Berika ve Yekta’nınkine de salep doldurdum. Süte yedirmek için uzun uzun karıştırırken, arkamdan yaklaşan adımları duydum.
“Ne içiyorlarmış Beri?”
Boynuma hissettiğim soluk Berika’ya ait değildi. Başımı omzuma çevirdiğimde karanlığa yatkın loş ışığın içinde parlayan ela gözlerini gördüm. Bedeninin soğuğa meydan okuyan ılık varlığını sırtımda hissederken, çenesini omzuma dokunduracak kadar eğilmişti.
“Daha iyi bir sorum var.” dedi, yalnızca ikimizin duyabileceği tonda. “Hatta bir bilgi. Cep telefonu yanında taşımak içindir. Sanırım sen ankesörlü olanlarla karıştırıyorsun.”
“Şey…” Şey! Verebileceğim en mantıklı cevap buydu! “Ben unutt-” Hayır, ona yalan söylemek istemiyordum. “Cihangir, sana bunun cevabını daha sonra versem olur mu?”
“Seni arayınca ulaşamamak hoşuma gitmiyor. Bir çözümünü bulmalısın.”
“Beni…” Hadi Lalin, sesin titremeden konuşabilirsin. “Neden aramıştın?”
Karanlıkta zordu ama o yine de yüzüme dikkatle bakmaya çalıştı. Üstelik sadece gözlerime de değil, bakışları yüzümün her santimetresinde aranıyordu. “Seni bir kez aramadım ben.” Daha fazla yaklaştı. Zavallı kalbim daha fazla titredi. “Bazılarının bir sebebi yok.”
“Cihangir ben…”
“Seninle bir konuda anlaşalım. Bana yalan söyleme.”
Benim de istediğim buydu. Ve beklediğim de… “Söylemem.”
“Hiç?”
Başımı salladım. “Hiç.” Nefesini baktığı noktada hissederken. “Sen de.” dedim.
İtiraz edecek gibi durmuyordu. “Ben de.”
Gülümsedi. Neden gülümsedi?
“Yeterince karışmıştır, ne dersin.”
Başımı önüme çevirdiğimde, onunla konuşurken fark etmeden karıştırmaya devam ettiğim içeceğimin bir kısmını dökülmüş olduğumu gördüm. Hadi ama! “Sen?” diye sordum utancımı örtbas etmeye çalışarak. “Sen ne içersin? Sıcak çikolata mı yoksa salep mi?”
“Sen ne içiyorsun?”
Gülümsememe engel olmadım. “Sıcak çikolata içeceğim.”
Gülümsemesi de çok sevdiğim sıcak çikolata gibi tatlı bir hal aldı. “Ben de.”
“Herkes salep içiyor.” diye içeri giren Berika’dan hemen önce Cihangir benden uzaklaştı. Berika ile içecekleri tepsiye sizdik ve ben ve Cihangir hariç herkese saleplerini dağıttık. Isıtıcıyı taşıya orta sehpanın etrafına dizilip içeceklerimizi yudumlarken, Su’nun konuya girmesini bekliyorduk.
“Anlat hadi.” dedi Can.
Su ise telefonunu çıkardı. “Anlatmaktan daha fazlasını yapacağım.” Telefonunda bir şey aradı, buldu ve telefonunu masanın ortasına bıraktı. “Size bir şey izleteceğim. Biliyorsunuz, başımıza gelen o korkunç olay esnasında telefonlarımızı kaybetmiştik. Ama ben parti sırasında bir video çekmişim. Videoyu da kuzenime göndermişim. O yatta yaşanan her şey gibi ne videoyu çektiğimi ne de birine attığımı hatırlamıyorum ama yapmışım işte. Kuzenim yurtdışındaydı. Bugün döndü ve benden videodaki elbisemi ödünç istedi. Hangi videodan bahsettiğini sorduğumda, bana bunu gösterdi.”
Su, ekran dokunup videoyu başlattığında, hayatımızın en kötü gününe geri döndük.
Video, yat partisinin olduğu gün çekilmişti.
Geceydi, bolca ışık vardı. Yüksek sesli müzik, deli gibi dans eden insanlar… Su, videoyu çekerken dans ettiği için hiçbir detay net değildi. Ta ki Cihangir videoyu geri alıp, bir noktada durduruncaya kadar…
Cihangir çattığı kaşlarının altından telefona; Can, Asır, Su birbirlerine baktılar.
“Açelya.” dedi Su.
“Açelya.” diye tekrar etti Can şaşkınlıkla.
Videonun durdurulduğu noktada, kırmızı elbiseli bir kız vardı. Yüzü bizim için bir şey ifade etmiyordu ama onları tanıyor olduğunu artık biliyordum. “Açelya kim?” diye sordum.
“Serel’in kız kardeşi.”
“Tuhaf olan ne?” diye sordu Yekta.
“O partiye davetli değildi.” dedi Asır.
“Partide olanları değil ama oraya girişimizi hatırlıyoruz.” dedi Can.
“Açelya bizimle değildi.” dedi Asır.
“Sadece partide değil, ne Açelya ne de ailesi Türkiye de bile değil, diye biliyorduk. Serel’i kısa süre önce sorguladığımda bana böyle söyledi.” Cihangir’in parmakları masada ağır bir ritim tutmaya başladı. Gözlerinde ise çözülmeye başlayan düğümlerin yansımaları vardı. “Serel… Yakaladım seni.”
🎭
Orada neler oluyor dersiniz?
Partide olanlara dair fikri olan var mı?
Kesitler için instagramda açtığım Bizimkiler 🍀 isimli kanala dahil olabilirsiniz.
Lütfen yıldıza dokunmayı unutmayalım. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere...