İçeriğe geç

Geriye Kalanlar

Bölüm 18 · 19 dk okuma

Geriye Kalanlar

Bölüm 18

18. "KASVETLİ YAĞMURLAR"

Yerden metrelerce daha yüksekteydim.

Ölümcül bir oyunun parçasıydım.

Ellerim… Cihangir'in büyük avuçlarının içindeydi.

Kalbimin deli gibi çarpmasının sebebi, yükseklik değildi.

“Oynayacağım.” Oynayacağım en tehlikeli oyunun onunla olacağını biliyordum ve bu ilk değildi.

Gülümsedi; birçok yara barındırmıyormuş gibi… “Başla Can.” direktifini verdi, gözlerini benimkilerden ayırmadan. “Oyunun ilk kuralı.” Sesini yeniden benim için kısmıştı. “Gözlerini gözlerimden ayırma.”

İtaatlerine göre yön bulan bir robot gibiydim. “Ayırmayacağım.”

Can’ın ilk adımı attığını duydum. Devamını getirirken acele etmedi. Yaklaştıkça nefes alışverişleri kulağıma uğruyordu; düzensiz ve kesik kesikti. Ona bakamıyordum. Çünkü oyunun ilk kuralı ihlal etmek istemiyorum.

“Huh! Bu sandığımdan daha eğlenceliymiş.”

Birbiri önüne attığı adımlar hızlanınca “Yavaş ol.” diye uyardı Cihangir. “Oyun oynamıyorsun.”

Yürümeye devam etti. Bize iyice yaklaşmıştı. “Yoo, gayet de oyun oynuyorum.”

Can, Cihangir ile oluşturduğumuz halkaya ilk adımı attığında göğsüm, içine hapsettiği nefesle birlikte dondu. Sarhoş zihni endişelenmesine izin vermiyordu ama aşağıdakilerin de tıpkı benim gibi nefeslerini tuttuklarını biliyordum.

“Üzgünüm ama oyunların en eğlencesi bana düştü çocuklar!” Halkadan çıkan ilk adımı ile birlikte kahkaha attı. “Sikeyim! Çok eğlenceli lan.”

“Can!” dedi Cihangir, dişlerinin arasından. “Konuşmayı bırak ve sızmadan turları tamamla. Yoksa gözünü aşağıda açacaksın.”

Can’ın adımları giderek uzaklaşırken, “Kızma be Ciho.” Yürümeye devam etti. “Ha bu arada, güzel kızın elini tutmuşsun, seni şanslı velet.”

Cihangir cevap vermedi. Birbirimize bakmaya devam ederken, avuçlarının ne kadar sert olduğunu düşündüm. İçleri günlerce odun kırmış gibi nasırlarla doluydu. Yine de sıcaktı; teninin güven veren bir sıcaklığı vardı.

Kızların çığlık atmasıyla irkildim. Cihangir ellerimi daha sıkı tuttu.

“Sorun yok.” dedi Asır ama sesi, sorun ciddi bir sorun olduğunu söylüyordu. “Sadece tökezledi.”

Can’ın sonraki adımı yine kızlara çığlık attırdı. Yekta’nın “Yavaş!” diye bağırdığını duydum. Su, ağlıyordu.

Ellerim Cihangir’in ellerinin arasında titrerken, rüzgar tokamdan ayırdığı saçlarımı yüzüme savurdu.

“Korkma.” dedi ama bunu sözlerinden daha önce, gözlerimden ayırmadığı gözleriyle söylemişti aslında. Açılan kaşı şişmişti ve ela gözlerinin üzerine ciddi bir baskı yapıyordu. Uzun kirpikleri açık yaraya temas ederken, kuralı bir parça ihlal ederek, gözlerimi yüzünde dolaştırmaya başladım. Kaşları gerilmiş bir yay gibi şakaklarına uzanıyordu. Kalın sayılmazdı ama oldukça belirgindi. Alnı çıkık, çenesi köşeliydi. Cihangir’in teninde ilk kez bu kadar belirgin sakal gördüğümü fark ediyordum.Tüm yüzü birkaç günlük, tenine nakış gibi düzenle işlenen sakallarla kaplıydı. Bu onu olduğundan büyük göstermişti… ve yakışmıştı. Burnu, uzun ve hatlı yüzüne uyum sağlayacak büyüklükteydi. Tam ortasında hafif bir kemer vardı; ifadesindeki karakteristik sebeplerden biriydi. Biri mor ve şiş olan elmacık kemikleri, durgun denizin ortasındaki bir ada yükseliyordu ve o adanın üzerinde bazı yaraların vasıfsız anıları vardı. Teni ise bronz ve gergindi. Bakışlarım dudaklarına uğramak üzereyken, orada bir hareketlilik fark ederek kısık, kehribar rengi gözlerine geri döndüm.

“Korkmuyorum.”

“Gözlerin öyle söylemiyor.” O da kuralı ihlal etti ve bakışlarını bir saniyeliğine aşağı indirdi. “Dudakların da öyle.”

O söyleyinceye kadar dudaklarımı birbirine bastırdığımın farkında değildim. Gevşetebildiğim kadar gevşettiğim an çenemde sızlama hissettim.

“Seni üzen neydi?”

“Ne?”

“Seni.” dedi, bu kez vurgulayarak. “Üzen neydi? Telefonda sesin üzgün geliyordu.”

Fark ettiğini mi söylüyordu? Oysa ancak birkaç kelime söyleyebilmiştim. “Hiç.” dedim. “Hiç.”

“Bana kırgınsın.”

Gözlerine bu kadar yakından bakarken, konuşmak zordu. Ellerim sadece ellerinin içinde değildi; ruhum da anahtarının sadece Cihangir de olduğu bir kafesin içindeydi. Neden böyle hissediyordum?

“Değilim.”

Başını bir miktar sol omzuna eğdi. Ortada bir gülümseme vardı ama o gülümse dudaklarında değil, gözlerindeydi. “Kırgınsın. Çünkü ayılık ettim.”

Bunu beklemiyordum. Hiç!

“Şey… Öyle demeyelim de…”

“Öyle, diyelim.” Başını doğrulttu. “Hatta…” Bu kez gülümseme dudaklarında da yer edindi. “Tam olarak öyle, diyelim.”

Gözlerini ardarda iki kez kırpıştırdığında karşımda küçük ve pişman bir erkek çocuğuna dönüştü. Kısa, çok kısa bir an için bile olsa, güçlü ve katı yanının ardında saklanan o sevimli çocukla tanıştığıma memnun olmuştum. “Sorun değil.”

“Gerçekten sorun değil mi?”

Başımı sallarken, kendimi gülümserken buldum. “Gerçekten sorun değil.”

Can, halkanın içine ikinci kez ayak basana kadar yaklaştığını bile anlayamamıştım.

Halkadan çıkarken kollarını kaldırdı ve “Harikayım!” dedi. “Hadi gençler, bana harika olduğumu söyleyin.”

Cihangir sabırsızca nefelendikten sonra “Asır.” diye seslendi. “Şuna harika olduğunu söyle.”

Asır, “Harikasın Can!” diye bağırdı, sesi hala çok endişeliydi. Çünkü benim aksime Can’ın tüm adımlarına şahit oluyordu.

Cihangir oyuna dahil olarak yalnızca güvenliğimi sağlamakla kalmamıştı. Aynı zamanda olabilecek en az kalp çarpıntısıyla atlatmama sebep oluyordu. Kendi sebep olduğu çarpıntılar dışında…

“Şimdi söyle.” dedi, Can iyice uzaklaştıktan sonra. “Kim üzdü seni?”

Söylemem doğru olacak mıydı? Annem hakkında kötü düşünmesinden korkuyordum. Annemin doğru olanı yaptığını elbette düşünmüyordum ama yine de kimse annem hakkında kötü düşünmesin istiyordum. Zaten birini sevmek tam olarak böyle bir şey değil miydi? Kimse hakkında kötü düşünmesin, diye kusurlarını bile yalnızca kendine saklamak… “Ağabeyin… Evimize geldi.”

Avuçlarımı saran parmakları kasıldı. “Devam et.”

“Bizden özür dilemek için geldiğini söyledi.”

“Sadece bu kadar mı?” Kaşları çatıldı. Giderek daha fazla çatıldı.

“Yemek yedik.”

Daha da fazla çatıldı. Aniden bana yaklaştığında gözlerimin aniden açıldığını hissettim. “Sana ondan uzak durmanı söyledim, sen kalkıp yemek mi yedin, Lalin?”

“Ama Cihangir…” Geri çekilebilseydim çekilirdim ama öyle bir şansım yoktu. Arkamda kiremitten oluşan ve yukarı yokuş olarak uzanan bir çatı vardı. “Ben ne yapabilirim ki? Annem çağırmış. Zaten… Benden hoşlandığını sanmıyorum.”

Ela gözlerine doluşan kara bulutları gördüm. “Sana bir şey mi yaptı?”

Ellerimi daha sıkı tutuyordu.

“Ne yapabilir ki?” diye sordum anlamayarak. “Ona gerçekleri söyledim, olması gerekenleri... O da kalkıp gitti.”

Ilık nefesini dışarı bırakarak geri çekilirken, benim de ona sormam gerekenler vardı. Cevabını bildiğim sorular; cevabı suskunluk olan sorular…

Can, halkadan üçüncü kez geçti ve gitti.

“Boynumdaki morluk,” dedi, uzun bir suskunluğun ardından, “Oturduğumuz mekanı tarayan adamlara haddini bildirirken oldu.”

“Onların mekanına mı gittin!”

“Sakin ol, ilk kez gitmiyorum. Zaten bize bağlı çalışıyorlar. Kendi çaplarında bir isyan hazırlamışlar. Yalnızca isyanlarını bastırdım.”

Anlamıyordum… “Na- nasıl yani? Siz nasıl adamlarla çalışıyorsunuz böyle?”

“Bunu boşver. Boynuma ne olduğunu merak ediyordun, öğrendin.”

Detaylarını öğrenmek için aşırı bir istek duyuyordum. Anlatmayacağını bilmek hiç ama hiç hoşuma gitmiyordu. “Tamam.” Benimki zorunlu bir kabullenişti. “Yüzüne ne oldu? Bari onu söyle.”

Yeniden gülümsedi. Gülümseyişi yerinde durmayan yaramaz bir çocuk gibiydi. “Onu da bir sonraki ayılığımın özründe öğrenirsin.”

Ne yani? Cihangir benden özür dilediğini mi söylüyordu!

“Yani yine ayılık yapacağından eminsin.” Dilimi ısırdım. “Ayılık derken, öyle demek isteme-”

“Hep yapacağım.” dedi ve kalbimi yerinden çıkaracak bir şey yaptı. Bana göz kırptı. “Ve sen de hep affedeceksin.”

Can dördüncü kez halkadan geçti ve gitti.

Dudaklarımda bastıramadığım bir gülümse vardı.

Hadi ama… Şimdi, tam da şimdi sırası mıydı!

Ne o ne de ben başka hiçbir şey söylemedik. Öylece durup birbirimize bakarken, etrafımızda dans eden rüzgar bize hoş bir şarkı mırıldanıyordu. Gözlerim, gözlerinin derinliklerinde sarsak adımlarla gezinirken, bizi esir alan oyunun içinde değildim. Yalnızca kehribar rengi bir nehrin kenarında oturuyordum.

*

“Bitti!” Su derin bir nefes verdi. “Yaptın Can! Başardın.”

Yekta, odasına gitmeyi bekleyemeden salonun ortasında sızıp kalan Can’ın omzuna vurdu. “Sanırım tebrikleri kabul edebilecek durumda değil.”

Berika, oturduğu koltukta gerinerek, “O zaman kendimizi tebrik edelim.” dedi. “Çünkü Can her tökezlediğinde aşağıda kalp krizi geçirdik. O adi maskeli, bu görevi resmen hepimize verdi!”

“Doğru.” dedi Yekta. “Can kendinden değildi. Her turda eğlendi ama asıl zorluğu Lalin ve Cihangir yaşadı bence. Dakikalarca o çatının kenarında olaya an be an şahitlik ettiler.”

Berika çenesini kırıştırarak kolumu sıvazladı. “Çok korkmuş olmalısın.”

“Bence o kadar da korkmadı.” diyen Asır’a baktık. Oyunu kazandığımızdan beri ağzını bıçak açmamıştı.

“Neden böyle söyledin?” diye sordu Berika.

Asır’ın bakışlarını üzerimde hissettiğimde nedense gerildim. “Can’ın tüm adımlarına siz şahit oldunuz, Lalin hiç bakmadı. O, tüm oyun boyunca-”

“Bana baktı.” diye araya girdi Cihangir. “Çünkü ben öyle istedim.”

“Neden?”

Asır’ın sorusu Cihangir’in hoşuna gitmedi. “Neden mi? O soğukta çatının tepesinde dakikalarca bekledi. Bir de Can’ı izlemesine izin mi vermeliydim?”

Asır bir süre bekledikten sonra “Haklısın.” dedi. “Son anda da olsa gelmen iyi oldu.”

“Kesinlikle.” diye onayladı Su. “Gelmen bize de daha iyi hissettirdi. Ve şimdi… Siyah saçlarını kulağının arkasına iliştirip, neredeyse aynı renk olan gözlerine hüznü yerleştirdi. “Sıra sende.”

“Ah, evet.” Berika endişeyle soluklandı. “Sıranın sende olacağını bilerek beklemek kötü olmalı. Bir itiraf isterseniz, bana sıra gelene kadar hep bundan korkmuştum.”

“Aslında ben de.” diye itiraf etti Su. “Cihangir, sona kaldığın için üzgünüm.”

Cihangir arkasına yaslandı ve bacaklarını orta sehpaya uzattı. “Üzülmene gerek yok. İlk ya da son, benim için fark etmez.”

Su gözlerini devirerek “Yok artık!” dedi. “Korkmuyor musun? O manyak kimbilir ne isteyecek?”

“Yapma Su. Görevlerin hepsi o kadar da kötü değildi Mesela ben… Ben benden yalnızca koleje geçmemi istedi.”

Su, Yekta’nın sözleri karşılık başını iki yana salladı.”O kadar sevinme. Mutlaka altından bir şey çıkacak.”

“Neden iyi yanından bakmıyoruz? Cihangir’in de görevi yerine getirmesiyle oyun son bulacak. Belki yeniden başlamayacak!”

“Elbette başlamayacak Berika!” dedi Su. “O adamı her ne sebepten kızdırdıysak, intikamını fazlasıyla aldı.”

“Umarım öyledir…” diye mırıldandığımda tüm gözleri üzerimde hissettim. “Her şey biter ve hayatlarımıza geri döneriz.”

“Eğer Cihangir ile birlikte oyun biterse, bu işin peşini bırakacak mıyız?” Sargılı elini gösterdi Berika. “Bize yaptıkları yanına mı kalacak?”

“Kalacak!” Su ayağa fırladı. “O adamı yeniden kızdırmayacağız. Bunu asla yapmayacağız.”

“Sakin ol.” dedi Cihangir. “Zaten hiçbir şey bulamıyoruz. Adam kendisine giden tüm yolları kapatmış.”

Asır, yeniden konuşmaya hazırlanırken, yine önce bana, sonra Cihangir’e baktı. “Su ve Lalin, kamera kayıtlarını inceleyecekti ama Su’nun söylediğine göre bunu Lalin ile sen yapmışsın. Bir sonuca ulaşabildiniz mi?”

“Hayır.” diye cevapladı Cihangir. “Ufak bir ipucu yakaladık, açıklığa kavuşturmak için Serel ile görüştüm ama bir şey bildiği yok.”

“Serel ile sadece bu yüzden mi görüştün?” diye sordu Su imayla.

“Su.” dedi, sakin konuşmasıyla. “Sence ben,” Kaşlarını gözlerine düşürerek Su’ya yaklaştı. “Biriyle görüşmek için bahane arar mıyım?”

“Hayır ama… Ne bileyim, belki aranızda yeniden bir şeyler…”

“Öyle bir şey olmadı. Zaten konumuz da bu değil.” Başını Asır’a çevirdi. Bunu özellikle yaptığını hissettim. “Konuşmamız gereken şey benim özel hayatımdan çok daha önemli, değil mi?”

Asır yavaşça yerinden kalktı ve aynı dikkatle Cihangir’e baktı. “Kesinlikle öyle…”

Gözüm saate ilişmesiyle zihnimde ampul yandı. Hamburgerciyi tamamen unutmuştum!

“Afedersiniz, bölüyorum ama benim gitmem gerekiyor.”

Su kol saatinin kontrol ederek, “Ben de çıkmalıyım,” Cihangir’e yandan bir bakış atarak, “Serel ile buluşacağım.” dedi.

Bu kızın derdi neydi böyle?

“Sizi bırakalım.”

Berika memnuniyetle Cihangir’in teklifini kabul edecekken, ondan önce davranarak “Teşekkür ederiz ama buna gerek yok.” dedim. “Zaten hepimiz aynı yere gidiyoruz.”

Berika ve Yekta bana şaşırarak bakmış olsalar da bozuntuya vermediler. Çalıştığımdan dolayı utanmıyordum ama nedense şu an bilinmesini istemiyordum. En azından Su bilmese iyi olurdu. Sonuçta Mira’nın en iyi arkadaşıydı…

“O zaman sizi gideceğiniz yere bırakalım.”

“Cihangir haklı.” dedi Asır. “Hava karardı, yalnız gitmeyin.”

Yekta ile göz göze geldik. Beni iyi tanıyordu. Bu yüzden gülümsedi ve “Ben varım.” dedi. “Merak etmeyin, kızlara gözüm gibi bakarım. Zaten bana geçmeden önce birkaç yere uğrayacağız.”

“Siz yine de varınca haber verin.” dedi Cihangir. Bunu söylerken bana bakmadı ama yalnızca bana söylediğini biliyordum.

Otobüsün en arka sırasında yan yana otururken, omzuyla omzuma vurdu Yekta. “Neden yalan söyledim? Açıkla.”

Gözlerim yolu izliyordu ama aklımda başka şeyler vardı.”Bilmiyor musun sanki?”

“Elbette biliyor!” dedi Berika. “Su’nun yanında hamburgecide çalıştığını söyleseydi ne olacaktı? Su aynen gidip Mira’ya söylerdi. Düşünsene, okul bitti, kıza iş yerinde bile rahat vermezlerdi.”

“Doğru.” diye onayladı Yekta. “Kızlar bir şey söyleyeceğim ama benimle aynı fikirde değilseniz anlarım.” Berika ile aramızda oturuyordu. Sarı kirpiklerinin arasındaki mavi gözlerini ikimizin de üzerinde dolaştırdı.”Ben kendi okulumuzu özledim. Tamam, imkanları burası kadar iyi değildi.“ Söylediği şey kendini güldürdü. “Tamam, yanından bile geçemezdi ama yine de… Bizdik, bizimdi. Etraftaki herkes bizim gibiydi.”

Berika’nın elleri ceplerindeydi, kaşlarını kaldırıp indirdi. “Evet, orası da pislik kaynıyordu ama kimse bize üstünlük taslayamıyordu.”

Yeniden yalnızca yola odaklanırken, “Belki bir gün geri döneriz.” diye konuştum. “Belki bir gün… Yeniden kendi çöplüğümüzün horozu oluruz.”

*

Saat neredeyse gece yarısını bulmak üzereydi. İşe gelir gelir gelmez anneme geç kalacağıma dair bir mesaj atmıştım ve hemen ardından telefonum kapanmıştı. Bu kez hazırlıklıydım. Şarj aletini yanımda getirmiştim ve bu sayede sürekli kapanan telefonumun asıl sorunun şarj olmadığını anlamıştım. Çünkü gizli saklı tuvalette şarj ettiğim telefonum aradan saatler geçmesine rağmen ancak yüzde iki dolmuştu ve bu açılmasına yeterli gelmemişti.

Boş tepsileri toplarken, “Hiç sorunum yokmuş gibi bir de telefonum bozuldu,” diye söylendim. Sinirlenmiştim ve sebebi yalnızca telefonumun bozulmuş olması değildi.

Cihangir’e de eve döndüğüme dair mesaj atamamıştım.

Aslında ona gizli telefonumdan da mesaj atabilirdim ama bunu yapmak istemiyordum. O telefon sadece benim için değil, hepimiz için büyük bir travmaydı. Her elimize aldığımızda, bizi dönülmez bir yola sokuyordu. Bu yüzden titremediği sürece onu çantamın derinliklerinden çıkarmıyordum.

“Yine de ona bir şekilde haber vermeyi isterdim.” diye söyledim bu kez. Duvarları kırmızı boyalı ve sarı-loş ışıklı restaurant yoğunluğu atlatmıştı ve kimse benim kendi kendime konuştuğumu görmüyordu. Çıkışım yaklaşırken, belki de böylesi daha iyi olur, diye düşündüm. Bu sayede ona yalan söylememiş olmuştum. Çünkü evde değil işteydim.

Saatler, bugün aramızda geçen konuşmaları düşünerek geçti. Tutarsız davranışlarını hala çözebilmiş değildim ama uzun zamandır kalbimi yıpratan şeyler düşünmüştüm ve şimdi onu düşünmek… Bana kendimi sıradan bir genç kız hissettirmişti.

Eve girdiğimde ışıklar yanmıyordu. Yine de annemi beni beklediğini düşünerek salona gittim ama orada değildi, uyumuştu. Uyumak için eve gelmemi beklememesi beni üzmüştü ama tüm gün işte çok yorulduğunu düşünerek bencillik ettiğime karar verdim. Yanlış şeyler yaşıyor olması, son zamanlarda onun da çok yıprandığı gerçeğini değiştirmezdi. Sessizce uyuyan anneme yaklaştım ve saçlarının arasına küçük bir öpücük bırakarak odama geri döndüm. Banyoya girmeden önce telefonumu şarja bıraktım. Banyodan çıktığımda yüz beş doluma ulaşmıştı! Bornozumu çıkarmadan önce telefonumu açtım.

Dört cevapsız arama.

Ve hepsi Cihangir’den!

Whatsapp da ise iki yeni mesaj vardı.

İkisi de Cihangir’den ve ikisi silinmişti.

Kendimi yatağa bıraktım. Sıcak suyun buruşturduğu işaret parmağımı dudaklarımın arasına yerleştirerek ona ne yazacağımı düşündüm. Bir de sildiği mesajların içeriğini…

“Uyudun mu?”

Gönderdiğim an çevrim içi oldu.

Yazıyor…

“Hayır.”

Onu kızdırmış mıydım?

“Telefonumun şarjı bitmişti.”

Yine çok geçmeden cevap verdi. “Biliyorum.”

Şaşırarak, saçlarımdaki havluyu omuzlarıma kaydırdım. “Nereden biliyorsun?”

“Yekta söyledi.”

Yekta’yı aramış olması beni daha fazla şaşırtırken, bir mesaj daha geldi.

“Bir şarj bulmanın çok zor olmadığını düşünüyorum.”

Hayır, onu kızdırmamıştım. Cihangir beni merak etmişti…

“Bir sonraki sefer elimden geleni yapacağım.”

Bir sonraki sefer… Beni yine merak edecek miydi?

“Bu bir söz, Lalin.”

Bu bir söz.

Kalbimde hissettiğim ılık his, dudaklarımı saf bir gülümsemeyle yıkadı. “Söz.”

“Şimdi gizli telefona bak.” Yazdı ve yazmaya devam etti. “Görevim geldi.”

Gülümsemem genişledi. Kendine sahte bir görev ayarlamıştı ve onun sayesinde gizli telefonu elime ilk kez korkuyla almıyordum. Gruba birçok mesaj geldiğini gördüm. Onları okumadan yukarı çıktığımda, Cihangir’den gelen siyah kartın fotoğrafını açtım.

Görev: Bir kız oyuncuyla birlikte Sapanca da bir marketi soy.

Süre: 24 saat

Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken mesajları okumaya başladım.

Su, “Lütfen beni seçme!” yazmıştı.

Berika ise “Beni seçebilirsin.” yazmıştı.

Yekta, “Yine de sizinle gelebilir.” yazmıştı ve aynı mesaj Can’dan da gelmişti.

Asır hiçbir şey yazmamıştı.

Son mesaj Cihangir’dendi.

“Seçeceğim kişiyi sabah, Sapanca’ya gitmeden önce evinden alırım.”

Gizli telefonumu yerine koyup yeniden kendi telefonumu aldım ve yatağa uzanarak, ıslak saçlarımın yastığıma dağılmasına izin verdim.

“Alarmı kaça kurmalıyım?”

Gönderdiğim an silmek istedim ama çevrimiçi olduğu için yapamadım. Çok mu iddialı olmuştu?

“Yedi.”

Derin bir nefes aldım. “Nereye gideceğiz?”

“Çok soru sormanın iyi bir şey olmadığını duymuştum. Sen yedide hazır ol.”

“Peki. Demek o kadar erken kalkacağız. O zaman şimdi uyusak iyi olur”

“Uyusak?”

Yataktan doğrulup tek kelimelik soru işareti barındıran mesajını tekrar okudum.

“Yani…” Göndermeden sildim. “Sen kendi ben kendi yatağı-” Tabii ki sildim. İyi kş bu konuşmayı yüz yüze yapmıyorduk! “Erken kalkacağız, uykusuz kalmamak için.” yazdım ve gönderdim.

Çevrim dışı olmuştu. Kalkıp pijamalarımı giydim ve saçlarımı taradım. Telefonumu kontrol ettiğimde hala çevirim dışı olduğunu gördüm. Uyumuş muydu? Alarmı kurup yatağıma kıvrıldım. Gözlerim uyku için kapanırken, kulağımda hala telefondan gelecek bildirim sesindeydi.

Alarmdan daha önce uyandım Çok daha önce… Oysa uzun süre uyumamıştım. Yataktan çıkmadan önce telefonumu kontrol ettim. Yeni bir mesaj yoktu. İyi haber, yüzde elli doluma ulaşmıştı! Banyoya gidip dişlerimi fırçadıktan sonra kendimi aynadan yüzümü izlerken buldum. Son zamanlarda biraz zayıflamıştım. Ayrıca iyi uyuyamıyor olmam göz altlarıma yansımıştı. Odama geri dönüp dolabıma baktım. Son bir yıl içinde kendime aldığım yeni bir şey olmamıştı. Bunu dert etmeden, koyu renk kot pantolonlarımdan birini seçtim ve krem rengi triko kazağımla kombinledim. Yeniden ayna karşıına geçtiğimde, açık renk kazağın buğday tenimi olduğundan daha solgun gösterdğini fark ettim. Bu da beni sessiz adımlarla annemin odasına götürmeye teşvik etti. Makyaj çantasını alıp, önce gözaltlarımı kapattım. Krem allıkla yanaklarımı hafifçe renklendirdikten sonra biraz rimel sürdüm.Etli dudaklarımı kış mevsiminde sık sık kuruyup kanadığı için vişneli stiğimle nemlendirdim.

Makyaj çantasını annemin odasına geri bıraktığım sırada alarm çalmaya başladı. Hızla odama ilerleyerek alarmı kapatırken, bir bildirim aldım. Cihangir’den…

“Kapıdayım.”

Kremrengi kabanımı giydim ve salık saçlarıma aynı renk beremi geçirdim. Annemin hala uyuyor olması şanstı. Sivil kıyafetimden dolayı ona nereye gittiğimi açıklamak zorunda kalmamıştım. Apartmanın merdivenlerini indiğimde söylediği gibi gelmiş olduğunu gördüm.

Arabalardan anlamazdım ama siyah arabası gördüğüm en büyük arabalardandı. Sadece tekerlekleri bile neredeyse boyum kadardı. Bir kolunu açık camdan çıkarmış, beni bekliyordu. Varlığımı fark ederek bana bakmasıyla içimde garip bir irkilme hissettim. Yaklaşırken, üzerinde siyah parkası, başında da siyah bir bere olduğunu fark ettim. Ön tarafından dolanıp ön yolcu kapısını açtığımda ise soğuk havadan sıyrılıp, sıcakla kucaklaştım. Gaza basmadan önce camı kapattı, bastıktan sonra ise klimanın ayarını yükseltti.

“Günaydın.”

“Günaydın.” dedi dikkatini yoldan ayırmadan.

“Uyuyabildin mi?”

“Hayır.”

Ne yaptığını sormalı mıydım? Hayır. Bu fikri aklımdan çıkardım. “Nereye gittiğimizi sorsam, çok soru sormuş olur muyum?”

Önümüzdeki keskin virajı dönüp bizi otobana çıkardıktan sonra “Hayır.” dedi. “Olmazsın. Sapanca’ya gidiyoruz.”

Anlama veremeyerek yüzünün sağ kısmına baktım. “Ama… Bu sadece düzmece bir görev değil miydi?”

“Öyle. Yine de Sapanca iyi bir fikir.”

Garipti. Garip ama… “Orada ne yapacağız? Bir ipucu mu yakaladın yoksa?”

Bir saniyeliğine bana baktığında, gözlerindeki uykusuzluğu gördüm. “Bugün ipucu yok. Oyun yok.”

Başımı önüme çevirdim ve onunla ne konuşacağımı düşündüm. Bu zamana kadar bizi bir araya getiren oyunu ve detaylarını konuşmuştuk. Hayatımıza ve planlarımıza, oyundan kurtulmaya göre yön vermiştik. Şimdi ne konuşacaktık?

“Yağmurlu havayı sever misin?” diye sordu, beni duymuş gibi. “Bahsettiğim güneşli, aydınlık yağmurlar değil. Kapalı havanın kasvetli yağmurları…”

Arabanın ön camına damlayan yağmur tanelerine bakarak gülümsedim. Hava da yeterince kapalıydı. Gökyüzündeki tüm bulutlar bizi takip ediyor gibiydi. “Şu anda olduğumuz gibi mi?”

“Şu an da olduğu gibi…” diye tekrar etti. Tınısı gülümsüyordu.

“Bilmem, hiç düşünmedim.” Düşündüm, toprak kokusu en fazla yağmurdan sonra havayı istila ediyordu ve Cihangir de saf toprak kokuyordu. Arabasına sinen sıcak kokusunu içime çekerek, “Sanırım.” dedim. “Sanırım seviyorum. Ya sen?”

Sakallarını kesmemişti. Bir günlük daha uzundu. Yay kaşları ise özenle şapkasının altına doğru uzanıyordu. “Severim.”

“Neden güneşli yağmurları ayırdın?”

Direksiyonu, yol kenarındaki salaş kulübelerden birinin önüne kırdı ve durdu. “Bir şeyler yiyelim.”

Cevapsız bir soru daha…

Başımı sallayıp aşağı indim. Islanmamak için hızlı adımlarla ahşap kulübeye girdik. İçeride ancak on tane masalı banklardan vardı ve hepsi boştu. Eski ama temizdi. En güzel yanı ise tam orta yerde cayır cayır yanan bir sobanın olmasıydı.

“Yanına oturmak ister misin?” diye sorduğunda, gülümseyerek başımı salladım. Sobanın dibindeki masalı banka karşılıklı olarak oturduğumuz an kısa boylu ve temiz yüzlü bir ihtiyar bize doğru yaklaştı.

“Hoşgeldiniz gençler.” dedi, gülümseyen yüzüyle. “Çok şanslısınız, karım az önce nefis bir menemen yaptı.”

Gülümseyerek, “Günaydın.” dedi. “Ben melemen çok severim.”

“Ya sen evlat?” diye sordu ihtiyar adam Cihangir’e. “Sen sever misin?”

Cihangir, açık mutfaktan gelen kokuyu içine çekerek, “Annem güzel yapardı.” dedi. “Alabiliriz.”

“Simit var mı?” diye sordum. “Menemen ile çok yakışıyor.”

“Şanslısınız. Karım simidi de çok güzel yapar.”

Mutfaktan başını uzatan yaşlı kadın, kocasına sevgiyle gülümsedikten sonra bizi “Hoşgeldiniz gençler.” diye karşıladı. “Siparişlerinizi hemen hazırlıyorum.”

“Günaydın. Ellerinize sağlık.”

“İki de çay alalım.” diye söyledi Cihangir. “Biri açık.”

Çayı açık içtiğimi dikkat etmiş olması beni içten içe mutlu ederken ihtiyar siparişlerimizi getirmek üzere uzaklaştı. Kabanlarımızı çıkarıp banklara astıktan sonra önce gelen sıcak çaylarımızı yudumladık.

“Başın sağolsun.”

Çay bardağını dudağının ucunda duraksattı. “Neden?”

“Aa… Annem menemeni güzel yapardı demiştin az önce…”

Çayını yudumladı, bardağını tabağa bıraktı. “Annem hayatta.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Annesi hala hayattaysa neden geçmiş zaman eki kullanmıştı.

“Sadece artık menemen yapamıyor.”

“Ah.. Çok üzgünüm.” Annesinin ciddi bir engeli olduğunu anladım ama detayını bu kez cevap vermeyeceği için değil, onu üzmemek için sormayacaktım.

“Sakat ya da yatalak değil.” Bir kez daha zihnimi okumuş gibiydi…”Alzheimer.”

İçimde derin bir üzüntü hissettim. Üzgün olduğumu söyleyemeyecek kadar derin…

“Bazen… Ben de annemin bir şeyleri unutmasını istiyorum.”

Moralsiz bir gülümseme dudaklarını kısa süre meşgul etti. “Başta Mert Tunalı’yı, değil mi?”

Başımı salladım.” Öyle… Birbirlerinin nereden buldular, bilmem.” Belki önemsizdi ama söyleme gereği duyuyordum. “Aslını düşünüyor olabilirsin ama… Annem kötü biri değildir.”

“Annenin kötü biri olduğunu düşünmüyorum.” Kollarını benim gibi masaya koydu ve biraz eğildi. Daha yakındık ve bu benim için heyecan vericiydi. “Anneni en kısa sürede Mert’ten kurtarmamız gerekiyor. Düşündüğüm bu.”

Mert onun ağabeyiydi. Üstelik yaşca da büyüktü ama ona asla ağabey, diye hitap etmiyordu.

“Bu konuda ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

“Bir yolunu bulacağız.” dedi, güven veren sesiyle. “Dediğim gibi, absürtlükleri bugün konuşmayacağız.”

Başımıza gelenleri bugün neden konuşmak istemediğini bilmiyordum ama sözünden çıkmayacaktım. “Nasıl istersen.”

Karı koca masamızı mis kokulu menemen, taze simit ve köy kahvaltısıyla donattı. Simidimi menemene batırıp yerken istesem de aklıma kötü bir şey gelmiyordu. Kesinlikle yediğim en iyi menemendi! Neredeyse bir sidimi bitirmek üzereyken izlenme hissiyle bakışlarımı Cihangir’e götürdüm.

Gerçekten beni izliyordu ve tabağındaki simit olduğunu gibi duruyordu. “Şey… Ben çok acıkmışım.” Tavaya baktığımda, yarıdan fazlasını yemiş olduğumu görerek utandım. “İstersen bir tane daha söyleye-

“Gerek yok.” Gözlerinde yine aynı tebessüm vardı; ılık ve tatlı…

“Kahvaltı yapmayı sevmiyor musun?”

“Yemek yemeyi severim ama şimdi…” Bana doğru biraz daha eğildiğinde, ağzımda bir şey olmadığı için dua ettim. “Doydum.”

“Ama hiçbir şey yemedin ki?”

Eli bana uzandı, baş parmağının dudağımın kenarına dokunmasıyla buz kestim. Bir şeyi sildi. Elini geri çektiğinde, parmağının ucunda simit parçası olduğunu gördüm. O simit parçasına ağzına attı ve yavaşça çiğnerken, hala bir buz parçasıydım!

Kurtarıcım kapıdan içeri giren genç adam olmuştu. Elindeki tepsiyi mutfağa götürürken, “Selam ihtiyarlar!” dedi. “Tepsilerinizi getirdim.” Ses gelmeyince tepsileri tezgaha bıraktı ve etrafa bakındı. Ama ihtiyarlar görünürde yoktu.

“Merhaba,” Genç adam yanımıza geldi ve “Afedersiniz,” dedi, “Bölüyorum.”

Selamına karşılık vermek üzereyken,”Evet.” dedi Cihangir. “Sanırım ihtiyarları soracaksınız. Bilmiyoruz.”

Genç adam anlayışla başını salladı. “Cevabınız için teşekkürler.” Uzaklaşmak üzereyken menemeni görerek durdu. “Ah, umarım bana da kalmıştır. Naciye anne mükemmel yapar.”

Dayanamayarak “Kesinlikle öyle!” dedim ve gülümsedim. “Demek ismi Naciye. Çok tatlı bir kadın.”

“Öyledir.” dedi adam. “Kocasının ismi de-”

Cihangir’in “Merak etmiyoruz.” diye bölmesiyle adamın gülümsemesi yarım kaldı. “Başka bir sorunuz yoksa devam edeceğiz.”

“Genç adam mahcubiyetle başını salladı ve “İyi günler.” dedi.

Neden bu kadar kaba davranmıştı ki? Onu gerçekten anlamıyordum.

Kahvaltının devamında hiç konuşmadık. İhtiyarlar geri döndüğünde Cihangir hesabı ödedi ve karı kocanın tüm sıcak kanlılığına rağmen gerekmedikçe konuşmamayı seçti. En azından birimiz ikisiyle de vedalaştıktan sonra kulübeden çıktık. Yağmur azalmıştı ama hala devam ediyordu. Gökyüzü tüm kasvetiyle Cihangir’e hizmet ediyor gibiydi. Onun önden ilerleyen adımlarını arabanın yanında yakalayarak koluna dokundum.

“Neden öyle davrandın?”

Uzun bedeninin ancak bir kısmını bana çevirdi. Cebinden bir sigara çıkardı ve dudaklarının arasına yerleştirdi. “Arabaya geçebilirsin. Islanıyorsun.”

Dudaklarının arasındaki sigarayı aldım, kırdım ve yere attım. Başı olduğu yerde kaldı, bana dönen yalnızca gözleriydi. Nasıl yaptığıma ben de inanamadım!

“O adama neden öyle davrandın? Sadece birkaç kelime etmek istedi?”

“Bu yüzden mi ona gülümsedin?”

Kelimelerin ruhu dudaklarıma dokundu ama sesime yansıyamadı. Bedenini tamamen bana döndü. Büyük avuçları kollarımı kavradı ve beni nazikçe çevirip sırtımı arabanın kapısına yasladı. Bedenini benimkine yaslarken, o kadar da nazik sayılmazdı.

“Ya Asır’a?” Ela gözleri, gökyüzündeki kara bulutları ödünç almıştı yüzümde dolaşırken. “Nazik olduğu için mi gülümsüyorsun?”

Göğsümü derin bir nefesle şişirdim, o nefesi geri veremedim. “N- neden bunları soruyo-”

“Çünkü onlara gülümsemeni istemiyorum.” Bakışları gözlerimde, yanaklarımda ve dudaklarımda geziniyordu. Her yere uğruyor ama hiçbir yerde duramıyordu. Yuvasını kaybetmiş bir serçe gibi oradan oraya savruluyordu bakışları… “Onların görmesini istemiyorum.”

Kalbim delicesine çarpttı, nefesinin gezindiği dudaklarımın yandığını hissettim. Boşlukta sallanan elimi tuttu ve göğsüne bastırdı. Dizlerim titredi!

“Onlara gülmesen olmaz mı?” Diğer eli çenemi kavradı. Bakışlarımı bakışlarından ayırmanın bir yolu yoktu artık. Dudakları kulağıma yaklaşırken, ruhundaki ateşin sıcaklığını iliklerime kadar hissettim. “Gülme benden başkasına.” diye fısıldadı ve ateşten dudaklarını boynuma bastırdı.

🎭

Yanıyor buralar :)

Gelecek bölümde de bizimkileri okumak isteyenler el kaldırsın.

Bölüm sonu

1 yorum