Cihangir’in adı, Mert’in dudaklarında bir başka dökülmüştü.
Daha katı, daha tehlikeli ve dahakaranlık.
Bir ağabeyin, kardeşinin ismini anması gibi değil; bir zalimin kölesine seslenişi gibiydi.
Mert Tunalı telefonunu kulağından ayırdı. Bir anda bana döndüğünde yüzümdeki ifadeyi düzeltmeye çalıştım ama gördüğünü biliyordum. O ise bir süre bana baktıktan sonra gözlerini kısarak gülümsedi.
“Lalin? Bir şey mi söyleyeceksin?”
“Ben…” Yutkundum. “Evet.”
Duyduğumu biliyordu ama bunu ifadesine yansıtmadı. “Dinliyorum.”
Derin bir nefes alırken, bakışlarımı karanlığın arasındaki varlığından ayırdım. “Tatsız şeylerden konuştuk. Ben sadece…” Onunla bu konuşmayı yapmak istemiyordum. Yapmak zorunda olmak beni incitiyordu. Annemin üzülmemesi için buradaydım ama karşımdaki adamdan özür dileyecek değildim. “Niyetinizi anlamak istiyorum.”
Adımla bana doğru gelmeye başladı. Oysa ben, konuşmanın devamını nasıl getirmem gerektiğini bile bilmiyordum.
“Yukarıda da söylediğim gibi, küçük hanım. Annene verdiğim kıymeti kelimelerle anlatmam mümkün değil. Hayatımda yalnızca onun kalması için uğraşıyorum.” Kaldırdığı işaret parmağı kendine yakındı. “Ancak bunu yaparken, çocuklarımı düşünmek zorundayım. Seni anlayabiliyorum. Anneni korumak istediğini anlayabiliyorum.” Parmağı indi, eli yüzüme uzandığında donup kaldım. “Doğrusunu istersen… Senin yerinde olsam ben de aynısını yapardım. Bu yüzden sana kızmadım. Neval konusunda daha dikkatli davranacağım.” Baş parmağı yanağımda kaymaya hazırlanırken, geri çekilerek temasımıza son verdim.
“Anladığınız için teşekkür ederim.”
Gülümsedi. Adımları arabasına yöneldiği esnada, “Mert Bey!” diyerek onu durdurdum. “Annemin de iki çocuğu olduğunu unutmayın, olur mu? Ve o çocukların annelerinden başka kimsesi yok.”
Bakışları yüzümde gezinirken, arabasının kapısını açtı. “Unutmam.” Kıvrılan dudakları beyaz ve düzgün dişlerini açığa çıkardı. “Çok yakında yeniden görüşüceğiz, ufaklık.”
*
Alarm çalarken uyanıktım. Uykusuz gözlerle alarmı kapatıp yataktan çıktım. Bölük bölük üç saat ancak uyuyabilmiştim. Uykuya dalabildiğim her an rüyamda yalnızca bir kişi görmüştüm. Uyandığımda da düşündüğüm yalnızca oydu; Cihangir…
Mert gözlerimin önünde açıkça onu tehdit etmişti. Ondan yapmasını istemediği bir şeyi yapmasını istemişti. Zaten başımızda büyük bir bela varken, Cihangir’in bir de nasıl bir dertle uğraşıyordu?
Okula ulaştığımda onunla konuşmalıydım. Hiçbir şey söylemeyeceğini bilsem de denemeliydim. En azından bir gece daha uykusuz kalmamak için…
Yeni okulumun yeni üniformalarını giydikten sonra evden çıktım. Yeni bir servis ayarlayana kadar koleje otobüs ile gideceğim için otobüs durağına yürüdüm. Yürürken botlarımın iç kısımlarından açılmaya başladığını fark ettim. İş yerinden kazandıklarımı biriktiriyordum. Bir kısmıyla okul çıkışı kendime yeni bir bot alabilirdim. Okula ulaştığımda ilk iş olarak tuvalete gittim ve çantamdaki yapıştırıcıyla botlarımın kenarını yapıştırdım. Bu şekilde en azından günü kurtarabilirdim. Bahçeye geri dönüp Berika ve Yekta’yı karşıladım. Sınıfa çıkarken gözüm sürekli etraftaydı. Cihangir’i görür görmez onunla konuşmayı kafama koymuştum ama onu ne bahçede ne de sınıfta onu göremedim. Öğretmen derse girdikten sonra bile gelmedi. Pencere kenarında, önden ikinci sırada Berika ile birlikte oturuyorduk. Yekta hemen arkamızda, yabancı birinin yanındaydı. İlk teneffüs zilinde hemen yan sıramda oturan Asır’a döndüm.
“Asır, sana bir şey soracağım.”
Gülümsedi ve üniformasıyla aynı renk olan beresini başına geçirdi. “Sana da selam.”
Utanarak, “Selam.” dedim.
“Selam!” diyerek araya girdi Berika. “Nasılsın Asır?”
“İyilik. Sen nasılsın?”
Berika neşeyle “Ben de iyiyim.” dedi. “Kantine ineceğiz, gelmek ister misin?”
“İsterdim. “Asır, başıyla en arkada oturan Can’ı gösterdi. Stresi ilk bakışta anlaşılıyordu. “Ama Can’ın yanından ayrılmasam iyi olur.”
“Onun neyi var?” diye sordum, gözümü üzerinden ayırmadan. “Hasta mı?”
“Hayır. “ Bana eğilerek sesini alçalttı. “Son ikiye kalmanın stresini yaşıyor.”
“Anlamadım. Ne son ikisi?”
Berika beni dirseğiyle dürterek yaklaştı. “Saf mısın Lalin? Oyun oynamayan Cihangir ve Can kaldı ya.”
Ah… Can’ı çok daha fazla stree sokacak gerçeği hatırladım; kimse bilmese de oyun oynamayan yalnızca o kalmıştı.
“Ne zaman toplanacağız? Cihangir bugün gelmedi.”
Sormak istediğim soru, sıra arkadaşı uzaklaşan Yekta’dan gelmişti. Bu yüzden sabırsızca Asır’dan gelecek cevabı bekledim. “Kara batak gibidir, Cihangir Tunalı. Buna alışın, onu okulda her gün göremezsiniz. Toplanmamıza gelince… Bunu cevabını bize yine Cihangir verecek. Tabii önce ortaya çıkması lazım.”
“Neden?” diye sormamın Asır’ı şaşırttığını görebiliyordum. “Neden okula her gün gelmiyor?”
“Bilmiyorum.”
“Ama sen onun en yakın arkadaşı değil misin?” diye sordu Berika. “İnsan en yakın arkadaşının nerede olduğunu bilmez mi?.”
Asır arkasına yaslanırken, “Doğrusu…” diye söze girdi. “Kimse Cihangir’in en yakını olamaz. Düşünün, sevgilisiyle bile arasında bir mesafe vardı.”
“Serel ile mi?” Bunu sormayı planlamamıştım. “Yani… Neyse ne.”
Su, gelip Yekta’nın yanına oturdu. Etrafı kontrol ettikten sonra da endişeyle yaklaştı. “Yeni görev geldi mi?”
“Hayır.” dedi Asır. “Henüz değil.”
Su, dönüp Can’a baktı. “O, iyi değil. Kantine götürmeye çalıştım ama istemedi.”
“Nasıl iyi olsun ki? Sadece saatler içinde başına kötü bir şey gelecek.” dediğimde Su bana garipseyen gözlerle baktı.
“Sıranın Can da olduğundan emin gibisin?”
Kırdığım potun farkına vararak kirpiklerimi kırpıştırdım. “His. Sadece his.”
Su alaycılıkla kaşlarını kaldırdı. “Hislerin bizi bu illet oyundan nasıl kurtaracağını da söylüyor mu?”
“Su,” Asır’ın ses tonu uyarıcıydı. “Hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bunu artık kabul etsen iyi olur.”
Su,önce Berika’ya sonra da bana baktıktan sonra Asır’a odaklandı. “Maalesef biliyorum, Asır ama onlar da şunu bilsin, aynı durumda olmamız arkadaş olduğumuz anlamına gelmiyor. İçine düştüğümüz boktan durumdan kurtulmak için üzerime düşen her şeyi yaparım, hatta elimden geliyorsa onlara da yardım ederim.” diye konuştu, sadaka verir gibi. “Ama hepsi bu kadar. Onlarla olan ilişkim, bu okulun sınırlarına girdiğimiz an biter. Asla ama asla, bana burada selam bile vermesinler.” Göz ucuyla bana bakarak, “Özellikle Mira’nın yanında.” dedi.
Su sözünü bitirdiği gibi kalkarken, “Hadi ordan!” diye çıkıştı Berika. “Biz de sana selam vermek için ölüyoruz zaten!”
Su oralı olmadı ve hızlı adımlarla sınıftan çıktı. “Lalin, onun söylediklerini takmayacaksın, değil mi?”
“Elbette takmayacak.” dedi Yekta. “Bomboş konuşup gitti.” Asır’a tereddütle bakarak,
”Kusura bakma kardeşim.” dedi. “Arkadaşın ama gerçek de bu. Biz de arkadaşımızı yedirmeyiz.”
Asır, Yekta’nın koluna dostça vurdu. “Sorun yok. Su aslında iyi kızdır ama bu son yaşananlar onun da psikolojisinin alt üst etti. Mira ile de yıllardır arkadaş, bozulmasını istememekte kendince haklı.”
“Öyle tabii.” Konuşmam gerektiği için konuştum. “Ona kızmıyorum.” Ayağa kalktım. “Hadi, teneffüs bitmeden bir şeyler yiyelim.”
Aç değildim. Aksine, içimde tuttuklarımla dolup taşmıştım. Berika ve Yekta sipariş verirken, boş masalardan birine geçip telefonumu çıkardım ve Whattsap’tan Cihangir’i buldum. Profil fotoğrafı yoktu. Numaramı sildiğini düşünmedim. Çünkü bana ilk kez mesaj attığı zaman merak edip bakmıştım ve o zaman da profilinde bir fotoğrafa rastlamamıştım. Arkadaşlarımın yaklaştığını görünce düşünmeye zamanımın olmadığını anladım ve hızlıca “Cihangir.” yazdım. “Konuşmamız gerekiyor.”
Mesajım tek çizgi oldu, iletilmedi
Telefonu mu yoksa interneti mi kapalıydı bilmiyordum ama son derse kadar telefonumu sık sık kontrol etmiş ve her seferinde mesajımın hala iletilmediğini görmüştüm. Hamburgercide çalışırken de değişen bir şey olmamıştı. Ona ulaşamadığım her dakika endişem artıyordu, engel olamıyordum. Eve az bir mesafe kala ekranı kapatmak üzereyken mesajımın çift çizgi olduğunu gördüm. Mesajım iletilmiş ve Cihangir çevrimiçi olmuştu! Yolun ortasında öylece durup bekledim, bekledim. Bir süre çevrimiçi kalmasına rağmen bana cevap vermedi Sonra da yine çevrimdışı oldu. İyi de neden? Hayal kırıklığıyla evimin sokağına döndüğümde, bana hayal kırıklığımı unutturacak başka bir manzara karşıladı.
Evimizin önünde büyük bir nakliye kamyonu vardı. Kamyonun içinde ise bize ait koltuklar duruyordu. Bir an için birilerinin eşyalarımıza el koyduğunu düşündüm. Bu düşünce adımlarıma hız kazandırdı. Nefes nefese evimizin olduğu kata ulaştığımda, içeri girmek üzere olan yeni koltuklar ve o koltukları neşeyle bekleyen annemle karşılaştım.
“Ah, Lalin, girişten çekil kızım. Ustalar yeni eşyalarımızı içeri taşıyacak.”
Nefesimi düzene sokmaya çalışırken, “Bir dakika.” dedim. Koltuğu içeri sokmaya çalışan ustaların önüne geçtiğimle, kaşlarım çatıktı. “Ne oluyor burada? Ne yeni eşyası.”
Annem koluma dokunup beni kenara çekmeye çalıştı ama izin vermedim. “Bebeğim, anlamayacak bir şey yok. Yeni eşya sipariş etmiştim. Onlar geldi gördüğün gibi.”
Bir anneme, bir de ellerinde koltuklarla yorgun halde çekilmemi bekleyen ustalara baktım. “Anne, ne yeni eşyası? Biz kiramızı zor ödemiyor muyuz?”
Annem, ustaların önünde söylediklerimden utanarak gözlerini iriltti. “Neler söylüyorsun kızım? Taksitle aldım işte. Çekil de geçsinler. Adamcağızlar ellerinde koltukla kalakaldılar öyle.” Eğilip adamlara gülümsemeye çalıştı. “Çok afedersiniz. Buyrun siz içeri.”
Eşiğe adım atarak girişi tamamen kapattım. “Hayır! Durun.” Anneme, hayal kırıklığıyla baktım. “Anne, biz yıllardır kıyafetlerimizi bile değiştiremiyoruz. Bana doğruyu söyle, bu eşyaları Mert, denen odam gönderdi değil mi?”
Annem cevap veremedi. Yüzü kıpkırmızı oldu. Adamlara dönüp, “Eşyaları istemiyoruz.” dedim sertçe. “Götürün. Koltuklarımızı da geri getirin lütfen.”
“Ama hanım abla.” diyen adama “Lütfen.” karşılığını verdim. “Lütfen söylediğimi yapın.” Cebimden işten kazandığım parayı çıkadım, adama uzattım. “Buyrun, zahmetinizin karşılığı.”
Adamlar anneme baktı. Annemin hiçbir şey söylemeden içeri girmesi üzerine benden parayı alıp koltuğu geri indirdiler ve bize ait eşyaları salonumuzu ortasına bırakıp gittiler. Annem yine camın önünde sigara içerken, burnundan soluyordu ama o da benim gibi sesini yükseltmeyi ve direnmeyi bilmediğinden bir şey söyleyemedi. Ancak hiç istemesem de benim söyleyeceklerim vardı.
“Anne.”
Sigarasından derin soluklar almaya ve bana bakmamaya devam etti.
“Anne.” dedim yeniden. “Bunu yapamazsın anne. Başka bir kadınla evli adamdan gelecek iyiliği kabul edemezsin.” Birden ödenen kira borcumuzu, açılan doğalgazımızı ve tıka basa dolan dolabımızı düşündüm. Düşünmek canımı yaktı. “Anne, lütfen. Lütfen bunu yapma. Eğer o adamdan tek kuruş daha kabul edersen…”
Dolu gözleri beni bulduğunda, bitmek üzere olan sigarası parmaklarının arasında duruyordu.
“Seninle bir daha konuşmam. Yemin ederim. Tek kelime bile etmem.”
Göz pınarlarıma doluşan yaşlarla birlikte odama döndüğümde, kalbimde derin bir sızı hissettim. Sızı giderek yayıldı ve nefes borumu tıkadı. Neden ve nasıl yaptığımı bilemeden telefonumu aldım, Cihangir’i aradım.
Telefonu çaldı. Uzun süre çaldı. Açmayacağını düşünerek telefonu kulağımdan ayırırken, sesini duydum.
“Evet.”
Kalbimdeki sızı, yerini hızlana ritme bıraktı. “Cihangir!” Ne söyleyecektim? Of! Tüm söyleyeceklerim aklımdan uçup gitmişti. “Nasılsın?” diye sordum en sonunda. Evet, asıl merak ettiğim nasıl olduğuydu.
“Bu yüzden mi aradın?” diye sordu, tüm duygulardan sıyrılmış, buz gibi bir sesle.
“Ben… Rahatsız mı ettim?”
“Evet.” dedi hiç düşünmeden. Evet.
Utandığımı hissettim. Daha fazlası; berbat histi. Eğer yer gerçekten yarılabilseydi, içine girerdim. “Şey, ben… Özür dilerim. Afedersin.” Telefonu hemen kulağımdan ayırdım kapattım ve götürüp dolabımın içine bıraktım. Dolabımın kapağını kapattım. Sanki utancım, telefonumla birlikte kapalı dolabın ardında kalacakmış gibi…
Aptal Lalin!
Onu aradığım için büyük bir aptaldım ben! Bunu neden yapmıştım ki?
Avucumu alnıma vurup yatağıma devrildim. Bir daha onu asla aramayacaktım! Ne olursa olsun…
*
Okula vaktinden çok önce gittiğim için doğrudan kantine yöneldim. Kendime sert bir kahve aldıktan sonra gözden uzak masalardan birine oturup test kitabımı çıkardım ve kulaklıklarımı takarak, sayfalarca test çözdüm. Berika’nın çağrısıyla başımı test kitabımdan kaldırdığımda, okul saatinin yaklaştığını gördüm.
“Alo, Berika. Ben geldim, kanti-
“Lalin!” dedi heyecanla. “Hemen okulun arka tarafına gel.”
Şaşırarak “Neden?” diye sordum. “Ne yapacağız orada?”
“Az sonra öğreneceksin. Çabuk ol.”
Ne olduğunu, gizli telefonuma bakarak da öğrenebilirdim ama yapmadım. Çünkü biliyordum; sıra Can’daydı ve görevini birazdan ondan öğrenecektim. Hızlıca masadaki eşyalarımı topladım. Kantinden çıkmak üzereyken birine çarparak sendeledim. Çarptığım kişi Mira’ydı ve kesinlikle kazara değildi.
“Günaydın.” dedi, gülümseyerek. Yüzünde yine aynı alaycılık vardı ama gözleri kıpkırmızıydı. “Erkencisin.”
Ona cevap vermek, onunla konuşmak niyetinde değildim. Bu yüzden çıkmak için yeni bir hamle yaptım ama benimle eş zamanlı hareket ettiği için yeniden onunla karşı karşıya kaldım.
“Ne istiyorsun, Mira?”
Yüzünü ekşitti. “Ah, lütfen adımı söyleme. Yoksa adımdan soğuyacağım.”
Havaya bakarak nefes verdim. “Ne istediğini sordum.”
Bir adım yaklaştığında, ince kaşlarından biri havadaydı. “Seni bir daha görmemeyi istiyorum, mesela… Annenin babamın yakasından düşmesini istiyorum. Babamı sömürmeyi bırakmasını istiyorum. Mümkün mü?”
“Annemin kimseyi sömürdüğü yok!” Sesim titredi. Dün olanlardan sonra bunu savunmak çok zordu. Çünkü izin versem, annem o adamdan gelecek her şeyi kabul ederdi. Kötü biri olduğu için değil, artık hayatın omuzlarına yüklediği yükleri azaltmak için... Ne acı ki yükünü yanlış insanla paylaşmaya kalkıyordu ve bunun bedelini de ben ödüyordum. “Neden bu konuyu okula taşımak zorundayız kİ? Dahası bizi neden ilgilendiriyor?”
“Neden mi?” diye sordu, dünyanın en garip sorusunu sormuşum gibi… “Şu an babamın parasıyla bu okulda okuduğunu da inkar mı edeceksin?”
“Hayır!”
“O halde devlet okulundan özel okula yaptığın muhteşem geçisi açıkla.”
Açıklayamazdım. Ne ona ne de başka birine… “Gitmem gerekiyor.”
Dudağının ucuyla gülümsedi yine. “Gördün mü bak, inkar edemiyorsun. Bak sana ne diyeceğim.” Yaklaştı,dibime kadar girdi. Gözlerini yakından gördüğümde, sabaha kadar ağladığından emin oldum. Nedeni biz miydik? Annem miydi? “Sana bu okulu dar edeceğim, sana bu okulda geçirdiğin her dakikayı dar edeceğim. Yemin ederim, burnundan getireceğim, Lalin.”
Ona karşılık vermedim. Nedeni kavga etmeyi bilmeyişimden değil, haklı oluşundandı. Çünkü hiçbir kız annesini üzgün görmeye dayanamazdı. Çünkü her kız, annesinin döktüğü gözyaşlarının hesabını sorardı…
Sanki her şeyin tek sorumlusu benmişim gibi başım eğdim ve yanından sessizce geçip gittim. Okulun arkasına ulaştığımda, tüm oyun arkadaşlarımın futbol sahasının yanında beni beklediği gördüm. Cihangir hariç, tüm oyun arkadaşlarım... O yoktu.
Asır’ın yönlendirmesiyle tek katlı beyaz kulübeye girdik. Burası okulun erkek futbol takımına ait bir giyinme odasıydı. Asır, yüzü bembeyaz olan Can’ın banklardan birine oturmasını sağladıktan sonra bizler de oturduk.
Sormaya korkuyordum ama sormak zorundaydım. “Görev ne?” Kart Asır’ın elindeydi. Onu konuşmaya zorlamamak ve kendi gözlerimle görmek için elimi uzattım. “Verir misin?”
Asır tereddüt etti. “Lalin…”
“Efendim?”
Açık kahverengi gözlerini gözlerimde dolaştırarak, “Görevin bir parçası da sensin.” dediğinde kalakaldım.
Ah, hayır.
Son dahil olduğum görevde, parçalarıma ayrılmıştım. Zihnim, kalbim ve düşüncelerimle savaşmıştım. Öyle çok savaşmıştım ki; yaşanılana anılarımda bile yer veremez olmuştum.
Yeniden elimi uzattım. Çünkü kaçamayacağımı biliyordum.
Asır’ın avucuma bıraktığı kartı kendime çevirdim.
Görev; Bir şişe viskiyi içtikten sonra evinin çatı kenarında beş tur dön. Her turun başında Lalin’in, kendi seçeceği bir oyun arkadaşıyla oluşturduğu halkadan geç.
Süre: Yedi saat.
Tekrar okudum. Tekrar, tekrar okudum. Başımı kaldırıp Can’’a baktığımda içimde yalnızca korku vardı. “Can, eviniz yüksek mi?”
Korktuğumu yaptı, başını salladı.
“Peki sen, içkiye dayanıklı mısın?”
Can cevap veremedi. Onun yerine bunu Asır yaptı. “Geçen sene benim evde nasıl içtiğimizi hatırla! Oğlum küp gibiydin ama ısrarla arabanı kullandın, gideceğin yere sağ salim gittin.”
Can, başını yerden kaldırıp Asır’a baktı. “O zaman bir şişe viskiyi dört kişi içmiştik.”
Asır yutkundu, başka ne söyleyeceğini bilemedi.
“Can,” Su, titreyen elini Can’ın omzuna koydu. “Ben seni hiç içip saçmalarken görmedim. Asır’ı gördüm.” Üzgünce gülümsedi. “Cem’i bile gördüm ama seni görmedim. Bence sen sağlam içiyorsun.”
Can’ın dolan gözlerinin nedenini biliyorduk. Cem… İkiz kardeşi Cem’di. Bu acı oyundaki ilk kaybımız…
Yekta, “Cihangir nerede?” diye sorduğunda Asır’ın üzüntüsünün yanına öfke de konakladı. “Bilmiyorum ama hangi cehennemdeyse ortaya çıktığında fena bozuşacağız.”
“Sakin olalım.” dedim. “Kendi başımıza da halledebiliriz.”
Kartı yeniden okudum. “Evet, Can’ın bir şişe içkiyi içtikten sonra çatının kenarında dolaşmasını istiyor. Bu sırada ben ve seçeceğim bir kişi ona geçit olacağız ama başka bir şart belirtilmemiş.”
“Yani?” diye sordu Berika merak ve umutla. “Yani ne yapacağız?”
Bakışlarımı ciddiyetle yüzlerinde dolaştırdım. “Kalanlar altta Can için branda açacak.”
Asır’ın gözleri parlarken, “Harikasın.” dedi. Sonra da Can’ın omzuna vurdu. “Macera gibi düşün dostum. Bir bok olmayacak.”
“Ya sen?” diye sordu Su. “Sen kimi seçeceksin?”
“Bilmiyorum. Kim isterse?”
Su başını iki yana salladı “Ben yapamam. Yükseklik korkum var.”
“Benim de.” dedi Berika. “İlle istersen elimden geleni yaparım ama…”
“Benimle yap.” Asır ayağa kalktı ve oturduğum sandalyeye yaklaştı. “Tırmanış yapmayı severim. Anlayacağın, yükseklik gözümü korkutmaz.”
Berika’ya baktığımda, anlayışla başını salladığını gördüm. “Tamam, sen ol.”
“Ne zaman yapacağız?” diye sordu Can.
“Eve git.” Dakikalarca düşünmüşüm gibi hemen cevabı verdim. “Evde olanları gönder. Akşama kimsenin gelmeyeceğinden emin olmalısın. Sonra… Biraz araştır. Ne bileyim, hemen sarhoş olmanı engelleyecek bir aktivite ya da yiyecek var mı, diye. Okul çıkışı geliriz. Evde branda var mı?”
“Müştemilatta olmalı.”
“Ya viski?” diye sordu Yekta.
“Babamın içki dolabında var.”
Su, Can’ın koluna girip, “Seninle geleceğim.” dedi. “Birlikte film izleriz, en azından kafan dağılır.”
“İyi fikir.” dedi Berika. “Film önerisi ister misiniz?”
Su çok da oralı olmadan “Listemiz var.” dedi. “Sağol.” Yeniden Can’a dönüp, “Önce Serel’i ziyaret edelim mi?” diye sordu. “Şu an buradaymış. Gitmeden görmek istiyorum. Gerçi… Cihangir bizden önce gördü ama…”
“Cihangir, oyunla ilgisi olup olmadığını anlamak için görüştü. Sonuç olarak kızın bir şey bildiği yokmuş.”
“Yine de Serel bizim arkadaşımız Can. Birlikte aynı sıralarda yıllarımız geçti.”
“Tamam.” dedi Can. “Ama bunu daha sonra yapalım. Bugünün, bu iğrenç günün bir an önce bitmesini istiyorum.” Berika’ya bakıp, “Film önerileri alalım?” dedi umursamazca. “Belki farklı bir şeyler vardır.”
Su omuz silkti. “Boşver, daha yeni bir sürü film ekledim. Bayılacaksın.”
Berika gözlerinin devirirken, Asır. “Bana öner.”dedi.
Berika’nın gözlerinde yanıp sönene yıldızları gördüm. Neden ve niçin burada olduğumuzu unuttuğunu bir an için unuttuğunu anladım. Gülümsedi. “Tamam, eve gittiğimde mesaj atsam olur mu?”
“Olur.” dedi Asır. “Günün sonunda kafamızı dağıtmaya ihtiyacımız olacak. Belki bir gün birlikte izleriz.”
Berika nefesini tuttu. “Birlikte mi?”
“Evet,” dedi Asır. “Oyunzedeler olarak.”
Şimdi de Berika’nın gözlerinde hayal kırıklığını gördüm ama Asır’a mesaj atacak olmak onu heyecanlandırmaya devam etti.
Can saatini kontrol ettikten sonra “İlk ders başlamak üzere.” diye bildirdi. “Siz gidin, öğretmenler derse girdikten sonra biz de çıkarız.”
Ayaklandık. Asır ve Can yumruklarını tokuşturdu. Daha sonra bunu Can ve Yekta da yaptı. Can’ın saklamaya çalıştığı endişeyi hepimiz hissedebiliyorduk. Bu yüzden Berika ve ben, ona gülümsedik. “İyi seyirler.”
“Boşversene,” dedi Can gülümsemize karşılık verirken. “Asıl filmi akşam çekeceğiz.”
*
Son ders sona erdiğinde iş yerimi arayıp acil bir işim çıktığını ve gecikeceğimi söyledim. Kabul ettiler ama hoş karşılamadıklarını tahmine debiliyordum. Çünkü ben işin en yoğun olduğu akşam saatlerinde mesai yapıyordum ve bir elemanın bile eksik olması, onları için fazladan iş yükü demekti. Bu yüzden olabildiğince erken orada olmalıydım.
Dikkat çekmemek için okuldan iki grup halinde çıktık. Berika ile birlikte, okul kıyafetlerimizi aldığımız yan sokakta bir süre bekledikten sonra Asır ve Yekta siyah bir cip ile geldi. Berika ile arka koltuklara geçip Asır’ın sürdüğü araçta yol alırken, bana düşen görevi düşünüyordum. Maskeli iblis neden oyuna dahil olmamı istemişti? Neden oyuna dahil olacak diğer kişiyi benim seçmemi istemişti? Altında yatan nedenlerden korkuyordum ve birkez daha üzerime düşeni yapmak zorundaydım.
“Nerdesin be abi!” Asır, telefonunu kulağından hiç konuşma yapmadan indirdi. Bunu yol boyunca birkaç kez yapmıştı. En sonunda Whatsapp’a girdi ve Cihangir’e bir ses kaydı göndermek için ekrana dokundu.
“Cihangir, defalarca aradım ama sonuç alamadım. Sıra Can’ın. Manyak herif bir şişe viskiyi içtikten sonra çatıdan yürümesini istiyor. Bir de göreve Lalin’i dahil etmiş. Lalin ile birlikte çatıda olacağım. Diğerleri aşağıda branda açacak. Dinleyince beni ara.”
Kaydı gönderdikten sonra telefonunu cebine koydu. Az sonra lüks bir siteye giriş yaptık. Site, üç ve dört katlı villalardan oluşuyordu ve ağaçlık alana inşaa edilmiş olmasından dolayı her yer yemyeşildi.
“Hepiniz burada mı oturuyorsunuz?” diye sordu Yekta, öylesine.
“Su, ben ve Can burada oturuyoruz.”
“Cihangir?”
“O da geçmişte burada oturuyordu. Babasının ölümünden sonra taşınlar.”
“Bilmiyordum.” dedi Yekta, üzgün bir sesle. “Sormamda sakınca yoksa durumları kötüye gittiği için mi?”
“Sormanda sakınca yok ama o kısım biraz karışık, kendisinin anlatması daha doğru olur.” Sitenin içinde ilerlemeye devam ederken hızını azalttı. “Ama babasının ölümünden sonra durumları kötüleşmedi. Aksine, çok daha iyi bir yerde oturuyorlar.”
“Sevindim.” dedi Yekta. Bense kendimi fena halde merak ederken buldum. Sonra dün akşamı hatırlayarak, kendimi Cihangir’i düşünmekten men ettim!
Asır, bir villanın önünde durdu ve Can’ı aradı. Aynı anda garaj kapısı açıldı. Asır arabayı kapalı garaja bıraktıktan sonra birlikte bahçeye geçtik. Su ve Can, havuz kenarındaki sallanan koltukta oturmuş ve birlikte içmeye başlamışlardı. Kadehten içen Su’nun aksine, Can viskiyi şişeden içiyordu ve yarısından fazlasını bitirmişti bile.
“Ooo…” Can keyifle gülümseyerek, ayaklarını uzatarak oturduğu koltukta kollarını iki yana açtı. “Hoşgeldiniz kankiler. Kusura bakmayın, sizi bekleyemedik.”
“Sorun değil bro.”
Hayır, Asır’ın söylediğinin aksine sorundu. Çünkü Can daha şişenin dibini görmeden sarhoş olmuştu.
“Evde kimse yok değil mi?” diye sordum etrafa bakınarak.
“Yok fıstık.” dedi Can, aynı sahte neşeyle. “Eee… Siz eşlik etmeyecek misiniz?”
Berika eve hayranlıkla bakıyordu. “Neden ol-”
“Olmaz.” diye böldüm. “Brandayı taşıyacaklar ve seninle eş zamanlı olarak hareket etmek zorundalar. Yani içemezler.”
Berika utanarak bana sokuldu.”Afedersin.”
“Sorun değil.” diye sessizce kıpırdadı dudaklarım. Sonra Asır’a baktım. “Çatıya çıkıp keşif yapalım.” Asır’ın beni başıyla onaylamasının ardından diğerlerine döndüm. “Siz de brandayı ayarlayın.” Evin etrafına baktım. Geçişlerine engel olacak bazı bahçe eşyaları vardı. “Yekta, geçiş noktalarınızı temizler misin?”
“Hemen.”
Onlar bahçeyi organize ederken, Asır ile birlikte dördüncü katın sonundaki çatıya çıktık. Çatı dik ve tozluydu. Kenar kısımlarındaki düz beton zemin, iki ayağın yan yana sığamayacağı kadar dardı. Sırtımı çatının yokuş kısmına vererek, dört köşeden birine ilerledim ve ulaştığım yerden diğer köşeleri görmeye çalıştım. “Burada durabiliriz.”
Asır, diğer köşelere dikkatle baktı; her biri yaklaşık elli metrekarelik kare kiremitlerden oluşuyordu. “Evet, orası uygun görünüyor.”
Tekrar çatının kenarlarına odaklandım; Can’ı orada yürürken hayal ettim. “Can, adımlarını birbiri önüne atarak ilerleyebilir. Tıpkı bir ipin üzerinde yürüyormuş gibi…”
Cevap gelmeyince Asır’a baktığımda, dudaklarında garip bir gülümsemeyle beni izlediğini gördüm. “Kriz yönetmekte epey iyisin.”
Hafifçe gülümseyerek, “Teşekkür ederim.” dedim. “Elimden geleni yapmaya çalışıyorum.”
“İyisin.” dedi içten bir şekilde. “Cihangir’e ulaşamayınca açıkcası endişe etmiştim ama sen… Durumu iyi idare ediyorsun.”
Sadece başımı sallamakla yetindim. Biraz sonra Su, Berika ve Yekta aşağıda büyük bir branda gerdiler. Can çatıya geldiğinde, şişenin dibinde son bir yudum kalmıştı ve gözlerini tam olarak açamayacak kadar sarhoştu.
“Asır…” Sesim sadece onun duyabileceği kadar endişeli ve kısıktı. “Çok sarhoş.”
Asır, yanaklarını sıkıntılı bir nefesle şişirdi ve beni çaresizce onayladı. Ardından aşağıdakilere, dikkatle Can’ı takip etmelerini hatırlattı.
“Başlıyoruz.” dedim Can’a. Hazır olup olmadığını sormadım. Hazır olmadığını biliyordum. Kimse, hiç kimse bir şişe içkiyi içtikten sonra metrelerce yüksekliğin yamacından yürümeye hazır olamazdı.
Asır, sırtını bir kaydırak gibi yükselen çatıya yaslayarak yanıma geldi. Kare köşede bir araya geldiğimizde aramızda yalnızca iki adım vardı ve ne yapacağımızı henüz bilmiyorduk.
“Yükseklik korkun olduğunu sanmıyorum.” dedi, soğuk kanlı tutmaya çalıştığı sesiyle. “Sen yine de aşağı bakma.”
“Anlaşıldı. Şimdi… Bir halka oluşturmamız gerekiyor.”
“Evet. Detay belirtilmemiş. Bu yüzden ilk aklımıza geleni yapacağız.”
“Yani… Elele mi tutuşacağız.”
“Evet. Bunu yaparken çömelirsek güvenliğimizi sağlamış oluruz. Can da oluşturduğumuz halkanın içinden geçerse…”
“Görevini yerine getirmiş olur.”
“Aynen öyle.” Asır’ın sırtı çatıya, benimki aşağı bakıyordu. Korkuyordum ama sızlanacak değildim. “Can!” diye bağırdı. “Eğildiğimiz an yürümeye başla.”
Can kahkaha attı. “Okey bro!”
Yavaşça eğildiğimizde Asır bana ellerini uzattı. Derin bir nefes aldım. Ellerimi onunkilerle buluşturmak üzereyken, “Bekleyin.” dedi, tanıdık bir ses.
Çatının girişine baktığımda onu gördüm, Cihangir’i.
Kilometrelerce yol koşmuş gibi nefes nefeseydi ve bu soğuk havada üzerinde yalnızca gri bir sweatshirt vardı. “Durmanız gereken pozisyon o değil.” dedi. “O şekilde hepiniz riske girersiniz.”
“Nasıl durmamız gerekiyor?”
Asır’ın sorusuna karşılık, “Buraya gel.” dedi. “Yerine ben geçeceğim, Asır.”
Asır, Cihangir’i ikiletmedi. Ellerini geri çekti ve yavaşça ayağa kalkarken, ben olduğum yerde kaldım. Asır, gitti. Yerine Cihangir gelirken, ona bakamıyordum.
Geldi ve karşımda durdu. Ellerini uzattığında, ellerimi tutacağını sandım ama o kollarımı kavradı, ayağa kaldırdı ve “Bana eşlik et.” dedi.
Beni kendine çekti. Gögüslerimiz birbirine temas ettiğinde, dokunduğu tüm noktalarda aynı karıncalanmayı hissettim. “Gözlerini kapat.” dedi kısık sesiyle. Kapattım. Bizi kendi etrafımızda döndürmeye başladı. Birlikte, adımlarımız birbirini takip ederek döndük. “Gözlerini aç,” dediğinde benim sırtım çatıya,onunki ise aşağıya bakıyordu. Yani tam tersi pozisyondaydık. Büyük ve esmer elleri aşağı kaydı, ellerimi tuttu. Sonra kendisiyle birlikte eğilmemi sağladı.
Oluşturduğumuz halka Can için hazırdı.
Ancak değişen tek şey benim yerim olmuştu. Kimse değil, yalnızca ben güvendeydim.
Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, içimden bir şeyler kopup gitti.
Bir gözünün altı morarmıştı.
Kaşlarından biri açılmış ve dikilmemişti.
Cihangir, savaştan çıkmış gibiydi.
Savaştan çıkmış ve beni başka bir savaşın kollarından almak için gelmişti.
Yine de gülümsedi ve “Şimdi sakin ol,” dedi, nefesi yüzüme vururken. “Ve oyna benimle.”
🎭
Nasıl bulduk?
Biliyorum, Cihangir bu bölümün çok azında yer aldı ama bir mujdem var; bir sonraki bölüm bolca Cihangir ve Lalin'li :)