Asır’ın beni getirdiği yer, daha önce iş başvurusunda bulunduğum lüks hamburgerciydi. Üzerimdeki ev kıyafetleri ile buradaki şık insanların için de adeta sivrilmiştim ama beni düşündüren bu değildi. Yol boyunca, sipariş verirken ve sonrasında cam kenarı masalardan birinde beklerken bile aklımdaki Cihangir’in evimin önünde ne aradığıydı.
Neden gelmişti ve neden hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti?
“Sen iyi misin?”
Asır’ın eli gözümün önünde sallanınca bakışlarımı kilitlendiği boşluktan ayırabildim.
“Evet.” Rahatsızca etrafıma baktım. “Aç olmadığımı söyledim. Neden iki hamburger sipariş ettin ki?”
Kulağının bir kısmını örtecek kadar uzayan kumral saçlarını kulağının arkasına itip gülümsedi. “Buraya gelip hamburger yemeden gidemezsin. Nefistir.”
Etrafıma baktım. Koyu kırmızıya boyalı duvarlarda birçok ve aplik vardı. Sarkıt avizeler sarı ışık yayarken, buranın gündüz olduğundan çok daha lüks göründüğünü düşündüm. İş başvuruma geri dönmemelerini şimdi daha iyi anlıyordum.
“Neden öyle bakıyorsun?”
“Hiç.” Omuz silkip arkama yaslandım. “İş başvurusunda bulunmuştum.”
Bir an da ciddileşti. “İş mi arıyorsun?”
Bunu neden söyledim ki? “Şey… Sadece yarım gün. Annem çalışıyor. Evde yalnız kalınca sıkılıyorum.”
“Anlıyorum.” Yeniden gülümsedi. “Ama burası seni epey yorar. Eğer sıkılıyorsan bir kursa yazıl. Bizim okuldaki kızlar genelde hafta sonunu alışverişte geçirir. Alışveriş yapmayı sevmez misin?”
Önce benimle dalga geçtiğini düşündüm ama sonra onun pahalı bir kolejde okuduğunu kendime hatırlattım. Beni çevresindeki insanlara göre değerlendirmesi can sıkıcı ama normaldi.
“Pek değil.”
Hamburgerlerimiz geldi. Gerçekten lezzetli görünüyordu. Asır’ın yemeye başlamasıyla ben de ona ayak uydurdum. Yarısını mideme indirdikten sonra aklıma beni hiç ama hiç ilgilendirmeyen bir soru meşgul etti.
“Cihangir, o kızdan neden ayrıldı?”
“Serel’den mi?”Hamburgerinin hepsini bitirmişti. Peçeteye uzanıp ketçap bulaşan dudaklarını sildikten sonra “Bunu neden merak ediyorsun?” diye sordu.
“Toka yüzünden.” Doğru değildi. “Sonuçta o toka hala o kıza ait olabilir.”
Biraz düşündüktan sonra “Haklısın.” dedi. “Artık kimseye güvenemiyorum.” Kollarını masaya koyup bana doğru eğildiğinde anlatacağını anladım. “Uzun bir ilişkileri vardı ama nasıl desem… Mesafelilerdi. Serel’in doğum gününde Cihangir yanında olmazdı. Cihangir’in babası öldüğünde Serel… Buna rağmen uzun süre devam etti ilişkileri. Sonunda Cihangir’in ayrıldığını duyduk, birdenbire. Bana bile söylemedi. Haliyle kız dağıldı. Sonrasını biliyorsun.”
Tüm anlattıklarının içinde dikkatimi çeken tek bir nokta oldu. “Cihangir’in babası mı öldü? Ne zaman?”
“İntihar. İki sene önce kaybettik Sadık Amca’yı…”
Şok olmuştum ama bunda daha fazla Cihangir için üzülmüştüm. O yaştaki bir adam neden intihar ederdi? Merak ediyordum ama bunu sormak bana düşmezdi.
Cihangir’in evine görevim gereği yüzük çalmak için girerken, Cİhangir ev sakinlerinin yatma saati hakkında bilgi verdiğini hatırladım. O zaman babasından neden annesinin eşi olarak bahsettiğini anlayamamıştım. Şimdi anlıyordum; Cihangir’in bir üvey baabsı vardı.
“Üzüldüm. Cihangir zor atlatmış olmalı.”
“Biz de öyle düşünmüştük ama çabuk toparladı. Sorumlulukları vardı. Ağabeyi kendi işlerini bırakıp şirketin başına geçmedi. Her şey Cihangir’e kaldı anlayacağın…”
“Koskoca bir şirketi Cihangir mi yönetiyor?” diye sordum şaşkınlıkla. “Ya annesi?”
Cevap verecek oldu ama vazgeçerek kalan kolasını içti ve “Sahilde yürüyelim mi?” diye sordu. “Sanırım hamburgerinin kalanını yemeyeceksin.”
“Yemeyeceğim.” Ayağa kalktım. “Hamburger için teşekkür ederim, beni düşünüp geldiğin için de… Ama artık eve dönmek istiyorum. Yorgunum.”
Israr etmeyeceğini anlayınca rahatladım. Beni doğrudan eve götürdü. Arabadan inmeden önce ona tekrar teşekkür ettim.
“Rica ederim. İstediğin zaman ara… Ayrıca ille de çalışacağım diyorsan, o gördüğün hamburgerci bir tanıdığa aitti. Ayarlayabilirim.”
“Gerçekten mi?” Hevesli sesime çekidüzen vererek “Olabilir.” dedim.
“Sana yarın haber veririm.”
Başımla onayladım. Arabadan inmek üzereyken, “Lalin,” dedi. Ona baktım. “Arkadaşın için yaptığın şeyin hakkı ödenemez. Kendini kötü hissetme.”
Kendimi kötü hissediyordum. Berika yerine bu arabada ben olduğum için de kendimi kötü hissediyordum. “İyi geceler, Asır.”
Ertesi gün okula vardığımda Berika beni gözyaşları içinde karşıladı. Dilediği özürler içimi parçalıyordu. Çünkü sorun değil, diyemiyordum. Önemli değil, üzgün değilim, diyemiyordum.
Çocukluğumdan beri tanıdığım insanların karşısında düştüğüm durum büyük bir sorundu. Berika’nın annesinin gözündeki son yerim beni üzmekten çok kahrediyordu.
Üçüncü dersin sonunda kantinde otururken Asır’dan bir mesaj aldım. Hamburgercideki yarı zamanlı işimin hazır olduğunu, istersem bugünden itibaren başlayabileceğimi yazmıştı.
“Nihayet yüzün düzeldi. Ne seni bu kadar sevindiren?” Berika kolunu omzuma atıp mesajımı okudu. Mesajın Asır’dan geldiğini anladığı an da kaşları çatıldı. “A-asır sana özelden mesaj mı atıyor?”
Hissettiğim suçluluk ikiye katlanırken mesajı görmesi için telefonu ona daha yakın tuttum. “İş için. Bak, bana iş ayarladığını yazmış. Dün gece geldiğinde-”
“Dün gece birlikte miydiniz?” Elindeki tostu masaya bırakıp yönünü tamamen bana çevirdi. “Seni görmeye mi geldi? Neden bana söylemedin?”
Haklıydı. Sabah okula gelir gelmez ona söylemeliydim. “Çok ağlıyordun, aklıma gelmedi bu yüzden. Afedersin Berika.”
Üzgün olduğumu görünce ifadesi düzeltmeye çalıştı, sırtımı sıvazladı. “Sorun değil. Sadece… Senden hoşlanmasından korkuyorum. Bu seninle ilgili değil.”
Başımı tedirginlikle iki yana salladım. “Benden hoşlanmıyor. Bunun olmasına izin vermem.”
“Peki... Okul çıkışı o hamburgerciye gidecek misin?”
“Evet, gideceğim.”
“O zaman ben de seninle geleyim. Hem birlikte hamburger yeriz.”
“Hiç sanmıyorum.” dedim elimle cebime vurarak. “Epey tuzlu bir yer.”
“Bence yeni elemanlarına ve onun arkadaşına birer hamburger ısmarlarlar. Öyle olmasa bile çıkışta Burger King’e gideriz.”
“Artık orası bile çok pahalı…” diyerek gözlerimi devirdim. “Her şey lüks oldu. Dışarıda sadece nefes alabiliyoruz.”
Planımız Berika’nın söylediği gibi olacaktı. Ta ki sınıfa gidip gizli telefonlarımıza gelen mesajı görene kadar…
Mesaj Cihangir’den gelmişti. Su ile bugün buluşup araştırmaya başlamızı istemişti.
“Su’nun şu an sinirden tepindiğine eminim.” dedi Yekta. “Seninle buluşmamak için bir yerlerini bile kırabilir.”
“Ben de istemiyorum ama sanırım buna mecburuz.”
“Gelmemizi ister misin?”
Berika’nın sorusunu benim yerime Yekta yanıtladı. “Olmaz. Cihangir’in ne söylediğini hatırla. Oyunu oynamış olanların araştırmaya başlamasını istiyor.”
“Doğru.” Berika teselli amacıyla omzuma vurdu. “O sinir bozucu kızla uğraşman için sabır diliyorum sana kardeşim.”
Son dert bittiğinde Berika ile okuldan ayrı ayrı çıktık. Onu almak için babası Atıf Amca gelmişti. Bakmama çalıştım ama üzerime diktiği kızgın bakışlarından kaçmam mümkün değildi. Hızlı adımlarla otobüs durağına yürürken bana Yekta eşlik etti. Yeni yıla az kalmıştı ve bugün hava her zamanki çok daha soğuktu. Kabanıma sarılırken, evden çıkarken atkı almadığıma pişman olmuştu bile. Neyse ki otobüs erken geldi. Yekta ile vedalaştıktan sonra otobüse binip kartımı bastım ve arka koltuklardan birinde oturdum. Çok geçmeden sahile ulaştığımda bir durak önce inip deniz havası almak için yürümeye seçtim. Geç kaldığım için Su muhtemelen söylenecekti ama bunu bir önemi yoktu. O kız her halükarda memnun olmayacak bir şeyler bulurdu.
Deniz dalgaları botlarıma sıçrarken yavaşça yürüdüm. Soğuktan parmak uçlarımı ve burnumu hissetmiyordum ama deniz havası aldığım için memnundum. Partinin gerçekleştiği noktaya ulaştığımda etrafta Su’yu göremedim. Onu beklerken yatın bulunduğu kısma baktım. Şimdi koca bir boşluk vardı ama o gün tam burada sekiz kişinin hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değişmişti. O adam zayıf noktalarımızı bulmuştu; değerlerimizi, kırık köşelerimizi bulmuştu. Bizi bulduğu yerlerden dağıtıyordu ve buna devam edecekti.
“Geciktim.”
Arkamdan gelen ses Su’ya ait değildi. Arkamı dönüp, sesin sahibiyle göz göze geldim. “Cihangir…”
“Evet.” Üzerinde salaş bir kot pantolon, krem rengi bir sweatshirt, deri ceket ve bir de tek omzun asılı duran sırt çantası vardı. Karşımda durmuş, sanki buluşmak için onunla sözleşmişiz gibi bana bakıyordu. “Gidelim mi?”
“Nereye?” diye sordum şaşkınlıkla. “Ben… Su’yu bekliyordum.”
“Su gelmeyecek. Ayağını burktu. Araştırmayı birlikte yapacağız.”
Vay canına! Yekta haklı çıkmış, diye düşündüm.
“Ama…”
“Su’yu mu tercih ederdin?” diye sordu, ifadesiz bir sesle. “Belki de Asır’ı…”
Neden böyle söylemişti? Neden ona dün gece evimin önünde ne aradığını soramıyordum?
“Bir tercihim yok.” Sesimi güçlü tutmaya çalıştım. “Hadi, yapalım şu işi.”
Sanki bunu bekliyormuş gibi hemen harekete geçti. Adımları hızlıydı. Yürürken birkaç adım gerisinde kalıyordum. Tam hızlanıp adımlarına yetiştim, derken yine mesafemiz bir şekilde açılıyordu. Soğuk görüntüsüne rağmen bunu bilerek yaptığını düşünümüyordum ama sinir bozucuydu. Sahilden bir miktar uzaklaştıktan sonra en yakın en yakın iki mekandan birini gözüne kestirdi ve beklemediğim anda birden bana döndü.
“İçeri gireceğiz. Bir şey söylemene gerek yok. Sadece söylediklerime ayak uydur, yeter.”
Onu dinledikten sonra “Yine de planını bana anlatmalısın.” karşılığını verdim. Kaşları çatıldı. İtaat etmemi mi bekliyordu yoksa? “Bu işte birlikteyiz. Pot kırmam istemem.”
Bir adım attı ve benim tüm söyleyeceklerim buharlaşıp uçtu. “Sadece bana ayak uydur.”
“Tamam.”
Of! Neden bu kadar ödlektim ki ben?
Birlikte kafeye girdik. Cihangir, garsona yetkili birini görmek istediğini söyledikten birkaç dakika sonra karşımızda kırklı yaşlarda, takım elbiseli bir adam duruyordu.
“Merhaba gençler, size nasıl yardımcı olabilirim?”
Adamın bizi ciddiye almayacağını düşünüyordum ki Cihangir cebinden bir polis rozeti çıkarıp gösterdi. “Kamera kayıtlarını görmek istiyoruz..”
Adam bakışlarını rozetten alıp tekrar Cihangir’e çevirdiğinde duraksadı. Onu duraksatan sebebe baktığımda ben de dilimi ısırdım. Cihangir’in deri ceketinin içinde bir silah vardı!
“Tabii, buyrun sizi kamera odasına alayım. Arkadaşlar yardımcı olacaktır.”
Cihangir hafifce bana dönüp, “Kayıtları iyi incelemenizi istiyorum, küçük hanım.” dedi. “Sizi rahatsız eden şahsı bu görebilirseniz, kamera kayıtlarını alıp merkezde inceleyeceğiz.”
Göz bebeklerimin büyüdüğüne yemin edebilirdim ama dediğini yapıp ona ayak uydurdum.
Adam şaşkınlıkla “Konu nedir?” diye sordu. “Son zamanlarda burada farklı bir durum yaşandığına şahit olmadık.”
Cihangir sahte rozetini arka cebine koyup kamera odasına doğru yürürken, “Gizli bir dosya.” dedi. “Kısacası küçük hanım uzun zamandır rahatsız ediliyor ve onu rahatsız eden şahıs son olarak kefenizin civarında görüldü.”
“Anlıyorum.” Yetkili adam, kamera odasındaki gence bize yardımcı olması için talimat verdikten sonra iki kişinin ancak birbirine temas ederek sığabileceği büyüklükteki kamera odasına girdik.
“İki Kasım.”
İki Kasım.
“Üçüne bağlayan gece…” diye devam etti Cihangir. “Verdiğim tarihe ait tüm kayıtları görmek istiyorum.”
Çocuk kayıtları açarken, Cihangir masanın bir yanından ben de diğer yanından ekrana doğru eğildi. Kollarımız birbirine temas ediyordu. İçerisi dar ve havasızdı.
“İşte burada. Görüntüleri hızlandıracağım, durdurmak istediğinizde haber vermeniz yeterli.”
Kamera, yatın bulunduğu alanı kapsamıyordu ama o alana inen yolu net bir şekilde gösteriyordu. Kaydı izlemeye sabaha saatlerinden başladık; öğlene kadar hareketsizdi. Sonrasında gördüğümüz insanlar gezmek için gelen sıradan insanlardı. Saat partinin başlamasına bir saat iki saat kalaya ulaştığında siyahlar içerisindeki bir adamın kadraja girdi.
“Durdur.”
Görüntü durdu.
“Yaklaştır.
Görüntü yaklaştı.
Adamın yüzü siyah bir atkıyla sarılmıştı. Elinde büyükçe bir kutu vardı ve üzerinde bir şeyler yazıyordu ama görüntü yakınlaştırılmasından dolayı puslandığı için pek bir şey okunmuyordu.
“Aradığımız şahsa benziyor mu?” diye sordu Cihangir.
Ona baktığımda vereceğim cevabı gözlerinden okudum. “Evet, oldukça benziyor.”
“Bu görüntünün bir kopyasını vereceğim mail adresine yönlendirin. İzlemeye devam edelim.”
Çocuk, Cihangir’in dediğini yaptıktan sonra bizim için kaydı devam ettirdi ama kayda değer başka bir şey görmedik. Siyahlar içindeki o adam da kadraja tekrar girmemişti.
Cihangir odadan hiçbir şey söylemeden çıktığında mahcup bir şekilde bize kayıtları izleten çocuğa ve yetkiliye dönüp “Teşekkür ettim.” Sonra da Cihangir’n arkasından dışarı çıktım.
Bu kadar kaba olmak zorunda mıydı?”
“Nereye gidiyoruz?”
Bir süredir arabasında yol alıyorduk ve tahmin edebileceğim gibi bana nereye gideceğimize dair bir açıklama yapmamıştı.
“Yemek yiyelim.”
“Neden?”
“Aç değil misin?” diye sordu. “Okuldan çıktın.”
Açtım. “Önce bana sormalıydın.”
“Kayıtlara bakacağız.” Gözünü yoldan ayırmadan sürmeye devam etti. Yol tanıdıktı. “Yemek yerken bakabiliriz.”
Haklı olduğu için sesimi çıkarmadım. Biraz sonra bizi yine o lambalarının yanmadığı sokağa getirdi. Yıkık dökük binaların arasından geçerken ilk seferde olduğu gibi ürperdim. Arabayı park ettikten sonra ondan önce davranarak aşağı indim. Yolu bildiğim için iki binanın arasındaki izbe boşluğa doğru yürüdüm ama boşluğa girmeden hemen önce kolumda beliren eli beni durdurdu.
“Hafızan güçlü…” Yüzü karanlığın içinde kalıyordu ama gözleri her zamanki gibi karanlığa kafa tutarak parıldıyordu. “... ama burada yanımdan ayrılamazsın. Farkındasındır, tekin bir yer değil.”
Sorulacak tek bir soru vardı. “O halde neden yemek yemek için böyle bir yeri seçtik?”
Hala eli kolumdayken, “Çünkü insan görmek istemiyorum.” dedi. “Diğer sebep, lezzetli. Geçen gün koca bir dürümü birkaç dakika içinde yuttuğunu hatırlıyorum.”
Beni utandırmayı başarmıştı ama bunu ona göstermeye niyetim yoktu. “Yemek yemeği seviyorum ama senin aksine insanların içinde… Ayrıca güçlü hafızama dayanarak burada da insan gördüğümü söyleyebilirim.”
Yaklaştı. Hala eli kolumdaydı. Hadi ama… “Biriyle bile göz göze geldin mi?”
Cevap koca bir hayırdı ama sesimi çıkarmadım. Yavaşça geri çekildi, geçen seferki gibi cebinden bir çakmak çıkarıp, önden ilerledi. Boşluğun bizi çıkardığı eski pasajda bir müddet yürüdükten sonra mağaranın içindeki meyhaneye girmek için alçak kapıdan eğilerek geçtik.
“Hoşgeldin evlat.”
Tüm detaylarıyla hatırladığım kısa boylu ihtiyar, bizi görünce gülümsedi. Masalarda yine tek tük insan vardı ve yine hiç biriyle bakışlarımız kesişmemişti.
“Hoşbulduk, dayı.” Cihangir’in gözü, detaylarını henüz hatırladığım arka masaya kayarken, ürperdim. Orada biri oturuyordu. İhtiyar oturan kişinin yanına gitti, kulağına bir şeyler fısıldadı. Adam içkisini alıp derhal masadan kalktı ve bir başkasına geçti.
İhtiyar, masayı sildikten sonra “Buyrun.” dedi. “Yemek mi meze mi?”
“Her ikisi de…”
Masaya otururken, Cihangir’in verdiği cevap beni afallatmıştı. “İçki mi içeceksin?”
“Evet.”
Sandalyesini, masanın yaslı olduğu duvardaki boşluğa uzattı. Geçen sefer merakla o boşluktan bakmış ve izlediği yılanları görmüştüm. Bu kez bakmayacaktım.
“Ben içmek istemiyorum.”
Gözünü yılanları gösteren o duvar boşluğundan ayırmadan “Tamam.” dedi. “Sen ayran içersin.”
Geçen sefer ayran içmiştim. Anlaşılan hafızası güçlü olan sadece ben değildim.
“Bana rakı, kıza ayran.” dedi, ihtiyara. “Et dürüm. İkisi de soğanlı ve acılı.”
Kesinlikle hafızası çok güçlü, diye düşündüm.
“Dayı, bir laptop lazım.”
İhtiyar başını salladı. Tezgahın arkasındaki çocuğa işaret etti. Bir dakika içinde laptop önümüzdeydi. İhtiyar uzaklaşınca Cihangir mailine girdi ve görüntüyü açtı. Sonra da ismini ilk kez duyduğum bir program indirdi ve herhangi bir yere bakmadan, aklındaki uzun kodları girerek programı etkin hale getirdi. Kamera görüntüsünü programa senkronize ettiğinde, kutunun üzerinde yazanlar net bir şekilde karşımızda duruyordu.
Çerçioğlu Holding.
Cihangir’in ekrana kilitlenen bakışlarından, bir şeyler çıkacağını anladım.
“Tanıyor musun?”
Yaklaşık bir dakika sonra “Evet.” dedi. “Serel’in soyadı bu, Çerçioğlu.”
Ürperdim. Gerçekten başımıza gelenlerle Cihangir’in eski sevgilisi Serel’in bir alakası olabilir miydi? “Ailesinin sahip olduğu holding, öyle mi?”
“Evet.”
Laptopun kapağını sertçe kapattıktan sonra arkasına yaslandı. Duymuyordum ama dudaklarının aradan bir küfür döndüğünden emindim.
“Onu aradın mı?” diye sorduğumda bakışları beni buldu. “Yani… Dağ evinde çocuklarla böyle konuşmuştunuz. Bazı şeyleri öğrenmemiz için senin onu araman gerekiyordu.”
Burnundan verdiği sert soluk konudan hoşlanmadığını gösteriyordu ama sormak zorundaydım. Çünkü artık bu konu yalnızca onu ilgilendirmiyordu.
“Aramadım. Çünkü ararsam ve altından bir şey çıkmazsa, onu aramam yüzünden boş yere umutlanmış olacaktı.”
Yaklaştım. Kollarımı masaya koyup, bakışlarına kesintisiz bir şekilde karşılık verdim. “Şimdi aramak zorundasın. Çünkü elinde sağlam bir kanıt var.”
Cevap vermedi ya da onaylayan bir harekette bulunmadı ama başka seçeneğinin olmadığı ortadaydı.
“Cihangir,” dedim usulca. “Serel… Bunu yapabilecek kadar kötü biri mi?”
Gelen rakısından bir yudum aldı. Sonra bir yudum daha aldı. “Kimseye kefil olamazsın.”
“Kimseye mi?”
“Kimseye.”
Dirseğini masaya koydu. Rakıyı tutan eli dudaklarının yanında duruyordu. “Bu, hayatın ilk kuralıdır.”
“Neden bana söylüyorsun?”
“Çünkü uyuyormuş gibi görünmüyorsun.”
Yine haklıydı. İnsanlara güvenmek ve onlar tarafından zarar görmek şu yaşıma kadar yaptığım en iyi şeylerden biriydi. “Haklısın, kimseye güvenemezsin. Bunu yapan ben bile olabilirim. Güvene-”
“Olamazsın.” Emindi. Gerçekten! Bunu söylerken emindi. “Sen olamazsın.”
Onca sene tanıdığı kız arkadaşını temize çıkaramazken, beni nasıl çıkarıyordu?
Sustuk. O rakı içti, ben ayran… Bu kez yemeklerimiz o kadar da çabuk bitmedi. Garip hissediyordum. Ben… Cihangir’in yanında hep çok garip hissediyordum.
“Onu arama.” Bunu birdenbire söylemiştim. Hiç düşünmeden… Bakışlarına onlarca soru işareti üşüştü. Açıklamam yoktu. Ben de aklıma ilk geleni söyledim. “Başka bir fikrim var be-”
Kapı gürültüyle açıldı. İçeri giren iki adam gördüm; siyahlar içinde ve elinde kocaman silahlar olan iki adam… Ateş etmeye başladıklarında dudaklarımdan bir çığlık koptu ama o çığlığı atarken sandalyede değildim. Cihangir beni kollarımdan yakalayarak insan üstü bir güçle kendine çekmişti. Birlikte masanın altına girdiğimizde nefes alamadığımı hissettim. Bedenime sarılan kolları beni öyle sert bir biçimde göğsüne bastırıyordu ki bir damla nefese muhtaç kalmıştım.
“Cihangir!” dedim, kurşun seslerinin arasından sıyrılan sesimle. Kırılan bardakların, camların; devrilen masaların; canhıraş bağıran insanların sesi her yerdeydi! “Cihangir dur!”
Ellerinden biri başımın arkasına kaydı. Başımı biraz kaldırıp yüzüme baktığında, nefes nefeseydi ve beni hala çok fazla sıkıyordu. “Nefes alamıyorum.”
Ne yaptığının henüz farkına varmıştı. Tutuşunu gevşetti ama beni kollarından ayırmadı. “Korkma,” Başımı yaklaştırdı ama bu kez hedefi göğsü değildi. Alnı alnımla buluşurken, “Korkma,” diye tekrar etti.” “Sana zarar gelmesine izin vermeyeceğim.”
🎭
Nasıl buldunuz?
Bir sonraki oyun sırası kalanlar arasında kimde olsun? Yekta mı Can mı? Asır mı?
Oyun ne olsun?
Lütfen yıldıza dokunmayı unutmayın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.