Nasıl olduğunu bilmiyordum ama zaman bir yerlerde donup kalmıştı. Çünkü Cihangir’in kollarının arasında, onca gürültü patırtıya rağmen korkmamıştım. Onun su ve toprak kadar doğal olan kokusu ciğerlerime dolarken, kapalı gözlerimin ardında saniyelerin ve dakikaların olmadığı bir başka gezegene sürülmüş gibiydim.
Cihangir sözünü tutmuştu. Bana zarar gelmesine izin vermemişti.
Bunu, başımı ellerinin arasına alıp, “Gözlerini aç.” dediğinde anladım.
Gözlerimi açtığımda gördüğüm yalnızca gözleriydi. Gözleri, beni küçüklüğüme götürdü; yazın tatile gittiğim köy evine; cayır cayır yanan sobaya; sobanın yanında oturan anneanneme; anneannemin elindeki kehribar rengi tesbihe…
Cihangir’in gözleri, o kehribar tesbihti.
“Şimdi nefes al.” dedi, yavaşça. “Yaşıyorsun, iyisin.”
Yaşıyordum ve iyiydim. “Sen…” Bu, ağzımdan çıkan ilk sözdü. “Sen yaralandın mı?”
“Hayır. İyiyim.” Bakışlarım omuzlarım kaydı, sonra elleri de… “Sen, titriyorsun.” Adem elması boğazından sertçe geçip gittikten sonra “Çok mu korktun?” diye sordu.
Dudaklarım aralıktı, kurumuştu. Başımı sallamak istedim ama nedense yapamadım. Omuzlarımdaki baskıyla birlikte, Cihangir ikimizi de masanın altından çıkardı. Oturduğumuz sandalyeler devrilmişti. Aslında hala ayakta olan hiçbir şey yoktu. Yerde kıvranan insanları gördüm ama bu ancak bir saniye sürdü. Cihangir başımı önüme eğdi, kolunu omzuma attı ve hızla oradan çıkardı. Pasaj boyu yürürken, bacaklarımın titrediğini ancak fark ettim. Adımlarına yetişmeye çalışırken, birbirine karışan adımlarım beni güç durumda bırakıyordu.
Arabaya ulaştığımızda önce beni bindirdi. Kapıyı üzerime kapatırken bakışları kesinleşerek çevreyi taradı. Kendisi de bindi, son sürat oradan uzaklaştık. Sahil şeridinde sürerek, insanların kalabalık olduğu kısımda durdurduğunda, aracın burnu denize bakıyordu. Kalbim hala çok hızlı atıyordu ve hala nefesimi düzene sokamamıştım.
"Onlar kimdi? Neden ateş ettile-?"
"Bunu şimdi konuşmayacağız. Sakin ol, bana bırak. Araştıracağım."
Başımı salladım. Yapacak başka bir şeyim yoktu.
Cihangir camları açtı, deniz havasının arabaya dolmasına verdikten sonra torpido gözüne uzandı. Kısa bir süre karıştırdıktan sonra bir paket sigara bulup çıkardı. Paketten çıkardığı bir dal sigarayı dudaklarının arasına yerletirdi. Oto çakmağına uzanmak üzereyken, ondan önce davrandım ve çakmağı aldım.
Dudaklarının arasındaki sigarayla bana bakakaldı.
“Sen… Sigara içmiyordun.” Ondan farklı bakmadığımı biliyordum. Bunu yapmaya nasıl cesaret edebildiğimi bilmiyordum. Üstelik bu kadar korkmuşken…
“Nereden biliyorsun?”
“Hiç görmedim.” diye açıkladım. Yoksa görmüş müydüm? Hatırlayamadım ama şu an içmesini istemiyordum. “Maskeli adam bize bir de böyle zarar vermesin. Olmaz mı?”
Bana bakmaya devam etti. Sonra… Yaklaştı. Kalp atışlarımın kendi ritmine dönmesine izin vermeyecek miydi?
Bir süre de bana daha yakından baktıktan sonra elini yavaşça kaldırdı. Parmaklarımın arasındaki çakmağı alırken, elinin sıcaklığını tenimde hissetmenin getirdiği heyecanla parmaklarımı birden açtım. Çakmak ters dönerek düştü.
“Ah!” Yanan ucunun bacağıma düşmesiyle yerimden sıçradım.
Cihangir çakmağı alıp yerine taktı. Ağzımdaki sigarayı kırarak dışarı attı ve yeniden torpidoyu karıştırdı. Bu kez orada bulup çıkardığı bir merhemdi.
“Çakmağın ilk sıcağıyla yanmadığın için şanslısın.” Merhemin kapağını açarken, bakışları bir bozuk para büyüklüğünde ve biçimde olan yanığımdaydı. Tam olarak diz kapağımın yarım karış üzerinde olan yanığa bir parça merhem bıraktıktan sonra işaret parmağının dış boğumuyla merhemi yaymaya başladı.
Pekala, şu an hissettiğim şey acı değildi.
Yani… En azından sigara içememişti.
“Seni eve bırakacağım.” Merhemin kapağını kapattıktan sonra elime tutuşturdu. “Yatmadan önce yine sür.” Arabayı çalıştırıp r yaparken, “Bu gece, gece gezmesine paydos etsen iyi edersin.” dedi. Bana yandan, anlık bir bakış attı. “Yanığın için…”
Ne demeye çalıştığını anlıyordum ama sorun şu ki ona nasıl bir cevap vereceğimi bilmiyordum. Bu yüzden ben konuşmaya karar verdiğimde, yolun neredeyse yarısını geride bırakmıştık.
“Sandığının aksine gece gezmedi rutinim yok.” Ama bunu neden söylediğini biliyorum.
“Öyle görünmüyordu.” O, benim aksime rahatça, içinden geldiği gibi konuşuyordu. Daha fazla köşeye sıkıştığımı hissettim. “Her zaman gördüklerim daha inandırıcı gelmiştir.” Gaza bir miktar yüklenip hızımızı arttırdı.
“Bazen…” Başımı koltuğa yasladığım yerden ona çevirdim. “Görünen yanıltıcı olabiliyor.”
Karşılık vermedi. Kısa süre sonra da arabayı, tam olarak onu son gördüğüm noktada durdurdu. Bu bir mesaj mıydı?
“Düşüneceğim.”
“Hı?” Merakla, ona baktım. “Ne düşüneceksin?”
“Söylediğini…” dedi ve parmaklarını kısacık saçlarının arasından geçirdi. “Sen ne sandın?”
“Hiç.” Omuz silktim. “Bir şey sanmadım.” Acilen konuyu değiştirmem gerekiyordu. “Şimdi ne yapacaksın?”
Başını koltuğuna yasladı. Elleri hala direksiyondaydı. Burnundan sıkıntılı bir nefes verirken, “Serel’i aramam gerekiyor.” dedi. “Bunu daha fazla erteleyemem.”
Başımı salladım. Oysa bana bakmıyordu. “Tamam.” Elim kapı kulpuna uzandı. “Bir şey öğrenirsen bana haber ver.”
“Sana mesaj yazmamı mı istiyorsun?”
Gözlerim açılabildiği kadar açılırken, son aldığım nefesi ciğerlerime göndermeyi unuttum. Bilerek mi yapıyordu? “Şey, yanlış anladın. Gruptan yazarsın, anlamında söyledim. Bana mesaj atmanı beklemiyorum.” O kadar hızlı konuşmuştum ki kendimden utandım. Of! “Ben artık gideyim. Geç oldu. İyi geceler.”
Karşılık mı? Tabii ki vermedi. Ne bekliyordum ki? Üzerine bir de bana mesaj atmasını bekleyen bir imaja bürünmüştüm. Bravo Lalin!
Eve yürürken beni utandıran tüm düşünceleri savuşturmak için başımı iki yana salladım. O kadar sorunun içinde bunların aklıma bile gelmemesi gerekirdi. Kendime kızarak apartmana attığım an arabasının hızla uzaklaştığını duydum.
Cihangir… Bir iyi geceler, dilemeyecek kadar kaba, eve girene kadar bekleyecek kadar düşünceliydi.
Gece yarısından sonra kapıdan ses geldiğini duydum. Annemin nöbetleri bu ara sabaha kadar sürdüğü için gelenin ağabeyim olduğunu düşündüm ama gelen annemdi. Bunu kapı açılır açılmaz eve yayılan şekerli parfüm kokusundan anlamıştım. Yataktan çıkış onu karşılamak üzereyken hıçkırdığını duydum. Annem ağlıyordu! Uzun zamandır annemi ağlarken görmemiştim. Bu yüzden nasıl davranacağımı bilemedim. Yanına gitmem onu utandırabilirdi ama gitmezsem de ben kötü hissedecektim. Sonunda gitmek için hamle yaptığımda, telefonunun çaldığını duydum. Hemen açtı.
“Alo, sen misin?” Bir süre bekledikten sonra “Bunu bana nasıl söylemezsin!” diyerek sitem etti. “Baba layık gördüğün bu mu?” Annem… Karşı taraf her ne söylediyse ağlaması şiddetlendi. Duymamam için elini ağzına bastırdığını, sesinin boğuk çıkmasından anlamıştım. “Hayır. Bunu kabul etmiyorum. Ya bu durumu düzeltirsin ya da bir daha yüzümü göremezsin. İyi geceler, Mert!”
Mert mi? Bu ismi annemin ağzından ilk kez duyuyordum. Yorganımı başıma çekip, Mert’in kim olabileceğini düşündüm. Annemle nasıl bir ilişkisi vardı ve annemi nasıl bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Tüm bunlar koca birer soru işaretiydi. Anneme sormadan öğrenemezdim. Uzun dakikaların sonunda, yarın o hamburgercide işe başlamaya ve eve döndüğümde anneme Mert’in kim olduğunu sormaya karar verdim. Gözlerim derin bir uyku için kapanırken, içimde aldığım kararların iç rahatlığı vardı.
*
“Çelimsizsin. Ayrıca daha önce garsonluk da yapmamışsın. Burası gördüğün gibi yoğun bir yer. Nasıl altından kalkmayı planlıyorsun?”
Bunu söyleyen, benden en az on yaş büyük olan iş arkadaşım Beyza’ydı. Evet, okuldan sonra doğrudan hamburgeciye gelmiştim ve yaklaşık üç buçuk saattir iş hayatının tam ortasındaydım.
“Güçlüyümdür. Bir masal şatosundan gelmiyorum buraya.” İçeceklerle dolu tepsiyi kucakladım. “Gördüğün gibi verilen hiçbir şeyi taşımakta zorlanmıyorum. Beni kafana takma.”
Kafaya taktığı şey benim zorlanmam değil, bahşişlerin bölünmesiydi. Bundan neredeyse adım kadar emindim. Bu yüzden onunla daha fazla muhatap olmamaya karar verdim ve içecek servisime geri döndüm. İş kıyafeti olarak siyah, dar kesim bir pantolon ile, yakasında mekanın adının yazdığı beyaz bir gömlek verilmişti. Baş garson toplu saçın zorunlu olduğunu bildirdiği için güç de olsa küt saçlarımı yola koymayı başarmıştım. En azından yanımda bu konuda bana yardımcı olacak çok sayıda tel toka vardı.
Gelen insanlardan bir çoğu buranın daimi müşterisiydi. Bir kısmı gençlerden oluşuyordu, masaları fena halde dağıtıyorlardı ama bu benim için sorun değildi. Çünkü ağabeyim Levent de bir masayı tek oturuşta beş kişilik dağıtırdı ve annem yorulmasın, diye çoğu zaman ben toplardım. Şimdilik rahatsız olduğum tek konu ilerleyen saatlerde gelen yalnız adamlardı. Açıkça gözleriyle taciz etmekten çekinmemeleri bir kenara, içlerinden biri bana hamburger ısmarlamayı bile teklif etmişti. Kabul etmediğimde ise biraz dinlenmenin benim de hakkım olduğunu söylemişti! Neyse ki baş garson o adamın siparişin benden devralmıştı da rahat bir nefes almıştım.
Mesaimin bitmesine birkaç dakika kala baş garson beni ve yanına çağırıp bahşişten hakkıma düşeni verdi. İlk gün için fena olmadığımı belirtmesi beni mutlu ederken, “Çok teşekkür ederim.” dedim. “Daha iyi olmak için elimden geleni yapacağım.”
Hızlıca üzerimi değiştirip eve gittim. İş yemek ağırlıklı olarak mayonez, ketçap ve patates kızartması koktuğu için makinede kısa programa alıp çalıştırdım ve sonrasında astım. Yedek kıyafetleri yarın teslim alacaktım. O zaman her gün yıkamama da gerek kalmayacaktı. Akşam olmak üzereydi. Evin içi karanlık sayılırdı. Mobilyalarımız koyu kahverengi olduğu için kasvetli bir havası da vardı ama ay sonu gelecek faturayı düşünerek ışığı açmadım. İyi haber! Annem doğalgaz faturasını ödemiş olacak ki sıcak suyumuz geri gelmişti. Kısa ve bir duşun ardından mutfağa girip, eve olan malzemelerde pilav ve patates yemeği yaptım. Onları pişmeye bırakırken ödevlerimi halletmek için odama döndüm. Çalışma masama oturdum ve gece lambasını açtım. O sırada bir titreşim sesi duydum. Gözümü hemen gizli telefonun bulunduğu okul çantama çevirdim ama titreşim oradan değil, kendi telefonumdan gelmişti. Oysa sabahtan beri kulağım gizli telefonda, Cihangir’den gelecek haberdeydi.
Mesaj Berika’dandı. Bir fotoğraf göndermişti. Fotoğrafın açılmasını beklerken yazdıklarını okudum.
“Şuraya bak! Az önce magazinde gördüm. Resmen o kızla buluşmuş!”
Neden bahsettiğini düşünürken fotoğraf açıldı. Ve bum! Fotoğraf lüks bir restaurantta çekilmişti. İsminin bilmediğim yiyecek ve kadehlerin başında oturan iki kişiden biri Cihangir’di… Diğeri ise o kız, Serel…
Tarihe baktım. Bu akşamın haberiydi. Benden hemen sonra onunla buluşmuştu. Oysa… Sadece arayacağını söylemişti. İçimde berbat bir hisle, bir süre fotoğrafa baktım. Kız gerçekten çok güzel ve çok havalıydı. Belki de Cihangir ile yeniden barışabilirlerdi.
Of! Tüm bunlar seni ilgilendirmez Lalin!
“Ders çalışacağım.” yazdım aceleyle. “Sonra görüşürüz Berika.”
Telefonu bıraktım. Beynimin başka hiçbir şey düşünmesine izin vermeden ödevlere gömüldüm. Bittiğinde tam otuz sayfa test çözdüm. Yemek yedim ve yeniden test çözdüm. Saat epey geç olmuştu. Annem hala gelmemişti. Son sayfa testi çözerken, telefonum yeniden titredi.
Berika!
Direkt iyi geceler mesajı yazmak için telefonumu alıp WhatsapP'a girdim. Bir dakika…. Mesajı atana Berika değildi. Kayıtlı olmayan numara mı? Üstelik fotoğraf da yoktu. Meraklanak mesajı açtım.
“Yarın okul çıkışı benimlesin.”
Mesajı belki de on kez okudum. Hayatımda bana böyle bir mesaj atacak kimse yoktu. Ya da var mıydı?
“Sen kimsin?” Gönderdim.
Çevrimiçi.
Yazıyor…
“Kim olduğumu düşünüyorsun?”
Soruma verdiği karşılık yeni bir soruydu. İşte bu fazlasıyla sinir bozucuydu. “Bana kim olduğunu söylemezsen seni engellerim.”
Çevirim içi.
Yazıyor…
“Kim olduğumu düşünüyorsan.”
Kaşlarımı çatarak telefonu yüzüme yakınlaştırdıktan sonra sabırsızlıkla yazdım. “Engelliyorum…”
Çevirim içi.
Çevirim içi.
Çevirim içi.
Tam üç dakikadır çevirimiçiydi ve hiçbir şey yazmamıştı. Onu engelmemi mi bekliyordu? Ona istediğini verecektim.
“Tamam.” yazdım. “Bunu sen istedin.” diye de ekledim. “Seni engelliyorum.”
Çevirim içi.
Yazıyor…
“Bekle.”
Bekledim. Tam beş dakika. Başka bir şey yazmadı. Tamam. Onu engellememin vakti geldi.
Çevirim içi.
Yazıyor…
“Benim.”
Kimsin?”
“Cihangir.”
Cihangir!
İsmini defalarca kez okurken, telefonu iki elimle birden sıktığımı fark ettim. Pekala… Bu kadar heyecanlanmamın gereği yoktu. Dudaklarımı uzatarak tüm nefesimi tek saniyede dışarı boşattıktan sonra “Merhaba.” yazdım. “Biz normal insanlar, numaramızın kayıtlı olmadığı diğer insanlara mesaj atarken önce böyle söylüyoruz.” Bitmiş miydi? Hayır. “Hemen sonra da kendimizi tanıtıyoruz. Aklında bulunsun.”
Çevirim içi.
Çevirim içi.
Galiba onu kızdırmıştım.
Yazıyor…
Huh! Küfür edebilseydim şimdi methiye dizerdim, kesin!
“Yarın.”
Tüm mesaj bu kadar mı? Yarın.
“Benimlesin.”
Kalp çarpıntısı. Kalp çarpıntısı. Kalp çarpıntısı.
“Ve ben de sana aklında bulunacak bir şeyler söyleyeceğim.”
Yatağa oturdum. Hayır, oturmadım. Yığıldım.
“Yarın.” yazdı tekrar. “Sakın beni atlatmaya kalkma. Geç kalırsam bile bekle. Mutlaka geleceğim.”
Çevirim dışı.
Ne cevap vereceğimi bile beklemeyecek miydi? Telefonu hırsla yatağa fırlattım.
“Kendini beğenmiş! Ukala çocuk.”
Dirseğimi çalışma masama yaslayıp, suratımı avucuma bıraktım ve ne yapacağımı düşündüm. Beni neden çağırmıştı ki? Yarın onunla gidemezdim. İşe gitmem gerekiyordu. Belki ona bunu söyleyebilirdim… Hayır. Çalıştığımı bilmesini istemiyordum sanırım.
“Neden bir açıklama yapmam gerekiyor ki?” diye söylendim kendi kendime. Konu önemliyse gruba yazabilirdi sonuçta. Ayrıca cevabımı bile beklememişti. Evet, kesinlikle bir açıklamayı hak etmiyordu.
Annem gece eve gelmemişti. Bunu okul için hazırlanırken fark etmiştim. Onu aradığımda, uykulu sesiyle telefonu açıp müsait olmadığını, beni arayacağını söyledi. Başka hiçbir şey söylemeden telefonu kapattığında fazlasıyla bozulmuştum. Annem asla böyle şeyler yapmazdı. Huzursuzca servise bindim. Berika’yı artık ailesi bıraktığı için bahçede yanına gidemiyordum ama sınıfta o ve Yekta ile buluşup durumu anlattım.
“Acaba hayatında biri mi var?”
Gözlerimi belirgin bir şekilde devirdim. “Yok artık Berika! Annem hala evli.”
“Ama baban ortada yok.”
Yekta, uyarı vermek için Berika’yı dürttüğünde, “Sıkıntı yok.” diyerek araya girdim. “Berika haklı. Babam ortada yok. Sanırım söylediği şey de olabilir. Yani… Annemin hayatında biri olabilir.”
“Bu durumda ona kızamazsın.” dedi Yekta. “Neval Teyze yıllardır yalnız. Mutlu olmayı hak ediyor.”
“Elbette hak ediyor Yekta ama o telefon konuşması hiç hoşuma gitmedi. O adam her kimse annemi üzüyor.”
Yekta kolunu omzuma atarak beni kendine çekti ve sarı kirpiklerinin arasından sevgiyle baktı. “Kafaya takma. O yaştaki insanların kimyasını asla anlayamayız. Belki de acıdan haz alıyorlardır.”
“Çok saçma.” Berika kolunu sıraya yaslayarak bakışlarını tavana dikti. Bu, onun hayallere dalan pozisyonuydu. “Ben biriyle ilişki yaşayacaksam, mutlaka mutlu olmak isterim. Aksi salaklıktır.”
“Ne yani? Asır'ın seni üzeceğini bilsen, onunla çıkmaz mıydın.”
“O başka!” Berika hemen hayal dünyasından çıktı. “Onunla her şey olabilirim.”
“İyi u dönüşü.” dedi Yekta. “Hadi, toparlanın. Ders başlamak üzere.”
Annemi, olası ilişkisini ve okul çıkışı beni almak için gelecek olan Cihangir’i o kadar düşündüm ki dersleri dinleyemedim. Dördüncü dersin tenefüsünde yüzüme su çarpıp, kendime gelmeye çalıştım. Sınıfa döndüğümde, Berika ve Yekta’nın suratı bembeyazdı.
Kaşımı ne olduğunu sormak için kaldırdım. Yekta, masanın altından gizli telefonunu çıkardığında, yutkundum. Yine Dünya’dan kopacak ve maskeli adamın bizi hapsettiği dünyada karanlığa boğulacaktık. Telefonu aldım.
Gruba siyah kartın fotoğrafını atan Asır’dı.
Oyun: Berika’nın parmağını kes.
Süre: Sekiz saat
🎭
Of. Of.
Adam psikopat galiba. Ya da yazar :/
Bir kısmının ölmesi gerekiyordu.
Siz karar verin ben öldüreyim 😇
Kesitler için İnstagram hesabındaki Bizimkiler 🍀 isimli kanalı takip edebilirsiniz.İg: _DuruMavii
Lütfen yıldıza dokunmayı unutmayın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

