bilmemek öyle güzeldir ki,
bilmemek hiçe sayar gözleri, kulakları..
aptallıktır bilmemek ve çok tatlıdır.
fakat bir an gelir ki
sert bir rüzgar öldürür bir bilinmezi
işte yanlış replik söylendi izlediğin tiyatroda
görmezden gelemeyeceksin bu hatayı
çünkü;
rüzgar giderken açtı
gözlerini ve de kulaklarını.
aptallık bitti
mutsuzluk başladı.
"Bu hayatta bir şeyi çok istersen ve sabredersen hayat onu sana mutlaka verir."
Bana bu sözleri o söylemişti ve kararsızlığıma meşale olmuştu bilmeden. Yaktığı ışığı hayatın bana bir işareti olarak görmüş, şu ana kadar verdiğim en önemli kararı almıştım. Cem'in evlenme teklifini kabul etmiştim.
Ama eğer tüm bunların olacağını bilerek o güne geri dönseydim asla kabul etmezdim. Böylece bu nişan hiç olmazdı, dolayısıyla bu korkunç kaza da yaşanmazdı.
Eymen içeride yaşam savaşı veriyordu.
Durumu çok ağırdı ve ameliyathanenin önünde perişan halde bekliyorduk.
Bitik bir durumdaydım. Gözyaşlarım durmadan akıyor, boğazımdaki yumru çözülmüyordu.
Ama en kötüsü yüreğimdeki korkuydu. Ameliyatın bitmesini, hem istiyordum hem de istemiyordum. Çünkü doktorların ağzından çıkacak birkaç iyi cümleye çok muhtaçtım, ama diğer türlüsü... Nefesimi kesiyordu.
Geçen dakikaların, umut edebileceğim son anlar olabilme ihtimali beni paramparça ediyordu.
Öğreneceğim şey beni kahredecekse eğer bilmek istemiyordum, duymak istemiyordum.
Birkaç saat önce hayatımın en güzel gününü yaşadığımı sanarken bir karabasanın içindeydim şimdi. Elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Bu günü güzelliğinden dolayı hep hatırlayacağımı düşünürken, yaşadığım kabus yüzünden unutmayacaktım hiç.
Atlatacaktı, kurtulacaktı ve ben nefes alabilecektim. Bu umuda sığınıyordum, sımsıkı sarılıyordum.
Bir şeyi çok istersen ve sabredersen hayat onu sana mutlaka verir, demişti.
Şimdi sabrediyordum, bekliyordum ve sağ salim o ameliyattan çıkmasını her şeyden çok istiyordum.
Ne olur haklı çık Eymen.
Ne olur hayat istediğimi versin bana.
Sonsuz gibi gelen saatlerin ardından ameliyathane kapısı açıldı ve kalbim hızla çarpmaya başladı.
İki doktor ve etraflarındaki hemşireler ameliyathaneden çıkarken hepimiz iyi bir cevap alma umuduyla onlara doğru yürüdük.
Doktorlardan biri maskesini indirerek konuşmaya başladı.
"İç kanamayı durdurabildik."
Öyle derin bir nefes çektim ki ciğerlerime, saatlerdir ilk kez nefes alabildiğimi hissettim.
"Hastayı yoğun bakıma alıp kontrol altında tutacağız. Bu yüzden şimdilik başka bir şey söylemek için erken.Geçmiş olsun."
Duyduklarımız ve yaşadıklarımız çok ağır şeylerdi ancak şu an düşünebildiğim tek bir şey vardı. Eymen hayattaydı ve umurumda olan tek şey de buydu.
Ne olursa olsun mutluydum çünkü Eymen hayattaydı.
Hazan teyze ve Fatih amca birbirlerine sarılıyorlardı.
"Oğlumuz iyi, Hazan." diyordu.
"Daha da iyi olacak."
"İyi olacak." dedi Hazan teyze gözyaşlarının izin verdiği kadarıyla.
Sonra Fatih amcaya baktı.
"Biz iyileştiririz onu değil mi"
Öyle medet uman bir bakıştı ki, çaresizliği yüreğimi yaktı.
"İyileştiririz tabi." dedi Fatih amca.
Basit bir soğuk algınlığı değildi, çorbayla geçecek. Sabaha kadar başında bekleyip düşürmek için uğraşacakları bir ateş de değildi ama ellerinden bir şey gelmesini istiyordu Hazan teyze. Gelmemesini kabul edemiyordu.
Cem koltuklardan birine çökmüş başını ellerinin arasına almıştı.
Dağılmış,mahvolmuş bir haldeydi.
Saatlerdir ailesini toparlamak için uğraşsa, onlara güç vermek için gözyaşlarını tutmaya çalışsa da ara ara firar etmelerine engel olamamıştı.
Yine kaçak yaşlar akıyordu yanaklarından aşağıya.
Yanına geçip oturdum. Benim gözyaşlarım tüm gece boyunca ilk kez durmuştu. Çünkü Eymen yaşıyordu, nefes alıyordu.
"Dedeme haber vermem gerekiyor ama durduramıyorum bu yaşları."
Altan dede çok sevdiği torunu Eymen'in geçirdiği kazaya dayanamamıştı. Hastaneye varıp da Eymen'in durumunu net bir şekilde öğrendikten sonra fenalaşmış, tansiyonu fırlamıştı. Hemen acilde müşahede altına almışlardı.
"Bense tüm gece boyunca ilk kez ağlamıyorum." dedim.
"Çünkü saatlerdir tek bir şey için dua ettim. O da Eymen'in canının bize bağışlanmasıydı."
"Gözlerini açacak değil mi"
"Açacak." dedim büyük bir inançla.
"Onun gözlerini açtığını görmeden ne içimdeki korku bitecek ne de bu yaşlar dinecek."
Olumsuzluğu sinirimi bozdu.
"Şükret." dedim ikaz dolu bir sesle.
"Hala umut edebildiğimiz için şükret çünkü şu an bunu yapamıyor olabilirdik."
"Şükrediyorum." dedi.
"Ama hala çok korkuyorum Lal."
Gözlerinden yaşlar hızla akmaya başladığında parmaklarını gözlerine bastırdı.
"Niçin korkuyorsun, Kanamayı durdurmuşlar önemli olan bu değil miydi"
"Yoğun bakıma alacağız dediler, kontrol altında tutacağız dediler ama tehlikeyi atlattı demediler."
"Atlatacak." dedim tahammülsüz bir öfkeyle.
"Çıkın hepiniz şu matem havasından. Eymen yaşıyor."
Gözyaşları gözlerime birden hücum etti.
Hırçınlaştım.
"Gözlerini açacak, iyileşecek tamam mı? " dedim git gide kısılan sesimle.
"Tamam." dedi Cem yatıştırıcı bir tonla. Hafifçe sarıldı bana.
"Hadi gidip dedeme haber verelim." dedi.
Başımı salladım.
Hazan teyze ve Fatih amca karşı koltuklara oturmuş, dünyadan soyutlanmış gibi duruyorlardı.
Cem onların yanına giderek dedesine haber vereceğini söyledi ve sonra en alt kata acile inmek için asansöre bindik. Asansör aynasında kendi yansımamla karşılaştığımda yaşadığım perişanlığın tüm emarelerini gördüm suratımda. Gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı ve şişti. Siyah göz makyajım gözlerimin etrafına akmış, saçlarım karmakarışık olmuştu. Cem'in de benden pek bir farkı yoktu. Asansör en alt katta durduğunda "Sen istersen yengenlerin yanına gidip onlara haber ver, hem biraz hava almış olursun. Ben de dedeme gideyim." dedi.
Başımı salladım.
Cem, acil kapısına yönelirken ben de bahçeye çıktım.
Dayım, Altan dede ailesinden kimseyi yanında istemeyince refakatçisi olmuştu. Altan dede Eymen'i yalnız bırakmalarını istememişti. Yengemlerde ameliyathane önünde kalabalık yapmamak için dışarıda bekliyorlardı.
Bahçede bir müddet yürüdükten sonra banklardan birinde oturan yengemi ve kuzenim Mercan'ı gördüm.
Birkaç adımda yanlarına ulaştım.
"Güzel haberlerle gelmiş ol kızım." dedi yengem telaşlı gözlerle.
"Kanamayı durdurmuşlar." dedim tek nefeste.
"Oh, çok şükür." dedi yengem.
"Yoğun bakıma alıp kontrol altında tutacaklar."
"Olsun kızım. En azından kanamayı durdurmuşlar. Allah'tan ümit kesilmez.
"Aynen." dedi Mercan.
"Eymen abi iyileşecek, inanıyorum ben."
"İyileşecek zaten." dedim ve ciğerlerime temiz havayı çekerek kendimi banka bıraktım.
Birkaç saat sonra dayımlarla beraber eve doğru yola çıkmıştık. Ben yalnızca üstümü değiştirip geri dönecektim. Cem ne kadar ısrar etse, biraz uyumam gerektiğini söylese de Eymen o halde yatarken ben yatağımda mışıl mışıl uyuyamazdım.
Eve girer girmez odama gidip bir kot ve tişört aldım. Sonra hızlı bir duş alıp akan makyajımı temizledim.
Üzerimi değiştirip saçlarımı topladığım gibi fırladım evden. Hemen bir taksiye atlayıp hastaneyi tarif ettim.
Yaklaşık bir saat sonra hastaneye varmıştım.
Cem'le yolda konuştuğumuzda kafeteryada olduğunu söylemişti.
Hazan teyze ve Fatih amca acilde Altan dede'nin yanındalardı. Hiçbirimiz Eymen'in yanında değildik çünkü yoğun bakım ünitesinin önünde beklemek yasaktı.
Kafeteryaya hızlı adımlarla ulaştığımda Cem'in yanında Eymen'in yakın arkadaşı Tolga'yı gördüm. Kazayı duyup gelmiş olmalıydı.
Yanlarına iyice yaklaştığımda "Eymen kontrolü kaybedecek biri değil. Ne kadar uçarı, sorumsuz gibi görünsede de ölçüsünü bilir. Ne kendisine ne de çevresine zarar verecek bir harekette bulunmaz. Bırak kendini kaybedecek kadar içmeyi, hayatımda onun içkiyi birazcık kaçırıp sarhoş olduğunu bile görmedim." dedi Cem, Tolgaya.
Beni fark etmemişlerdi hala. İkisinin de arkası bana dönüktü.
"Kardeşim vurdumduymazdır benim, pozitiftir, neşelidir. Hayattan keyif almaya bakar, çevresindekileri de mutlu eder. Benim aklım almıyor hayatında hiç yapmadığı bir şeyi yapıp körkütük sarhoş olması ve o arabayı o halde kullanıp kaza yapması... Benim aklım almıyor Tolga. Hiç Eymen'in yapabileceği bir şey değil bu. Ne oldu da bu hale geldi kardeşim, niye yaptı böyle bir şeyi? "
" Biraz canı sıkkındı son zamanlarda. Sebebini sorunca geçiştiriyordu beni hep. "dedi Tolga. O ara beni gördü.
Kendimi birden suçlu hissettim. Durup onların konuşmalarını dinlemiştim.
" Hoş geldin Lal. " dedi Tolga. Yüzünden ne olduğunu çözemediğim karışık bir ifade geçti.
Cem arkasını dönüp "hoş geldin." dedi.
"Hoşbulduk." deyip karşı sandalyelerine oturdum.
"Bir gelişme var mı"
"Yok." dedi Cem.
"Bir şeyler içer misin"
Başımı salladım olumsuz anlamda.
Bir müddet oluşan sessizlikten sonra "Tolga," dedi Cem.
"Bir annemi arayabilir miyim senden, benimkinin şarjı bitti biraz önce."
"Tabi," dedi Tolga. Telefonunu çıkarıp verdi hemen.
Cem, telefonu kulağına götürdükten bir müddet sonra
"Anneciğim, dedem nasıl" dedi.
"Anlamadım, ne yapmamız gerekiyormuş? "
"Bir şey mi oldu Cem" dedim endişeyle.
İşaret parmağını kaldırıp bir dakika işareti yaptı.
"Sesin kesik geliyor anneciğim."
"Geleyim mi, yanınıza? "
"Almıyorlar mı? "
"Anlamıyorum söylediklerini doğru düzgün."
Telefonu kulağından indirip ekrana baktı. Sonra başını iki yana salladı.
"Hiç çekmiyor, bahçeye çıksam olur mu Tolga"
"Tabi abi. Bir sorun yok değil mi"
"Yok, yok merak etme." dedi ve telefonu kulağına götürüp kafeteryanın çıkışına ilerledi.
"İnşallah yolundadır her şey. " dedim endişeyle.
"İnşallah."
Birkaç dakika sonra, dalgınca etrafa bakarken önce Cem'i sonra da yüzündeki öfke dolu ifadeyi gördüm.
Yakıcı bakışlarının hedefi Tolgaydı. Hızlı adımlarla masaya ulaştığında Tolga'nın yüzünde de Cem'in öfkeli suratına anlam veremeyen bir ifade vardı.
Cem, elindeki telefonun ekranını Tolga'nın yüzüne doğru tuttu.
"Bu ne demek oluyor Tolga" dedi sert bir sesle.