İçeriğe geç

CENNETİN GÖZLERİ

Bölüm 2 · 5 dk okuma

CENNETİN GÖZLERİ

Bölüm 2

Siluet

Her gözyaşı döktüğümüzde, bir rüzgar eserdi hemen. Siler, kuruturdu gözyaşlarımızı. Öyle narin silerdi ki hissetmezdik, fark etmezdik anlatmak istediğini. "ağlama yeter ben her kuruttukça tekrar ıslatma bu yanaklarını" diyordu belkide. Kaç gözyaşı düştü, Kaç rüzgar esti kimse bilmez, Kaç gözyaşı kurudu tenimizde... Utanmalıydı belki de o gözyaşlarını akıttıran hayat. Utanmalıydı dökülen bunca gözyaşı. Bize çektirdiği şeyler için çıkıp özür dilemeliydi duygusuz insanlar."

Yağmur damlaları bedenimle buluşmaya devam ederken, adımlarım daha da hızlandı. Yağan yağmurdan dolayı sıkışan trafiği açmaya çalışan trafik polisleri, resmen akın etmişti caddeye. Yaya geçidine yaklaşırken gördüğüm kırmızı ışıkla, karşıya geçmek için attım bu defa adımlarımı. İnsanlar resmen koşar adımlarla karşıya geçerken, benim yavaş ve istikrarlı adımlarım fark yaratiyordu.

Yüzüme vuran soğuk rüzgardan dolayı az da olsa kendime gelmiştim. Hep böyle olurdu, her onları ziyarete gittiğimde tutamazdım gözyaşlarımı. Benim duygularım, gözlerimin mavisinde, denizimde boğulmuştu. Ama hep taşardı o deniz, hep akıtırdı o duyguları gözlerimden. Hep ıslanırdı yanaklarım. Alışmak ise bir yanımda kaldı hep.

Eve vardığımda sırılsıklam olduğumu fark ettim. Güneşli olucak olmasına ragmen, bulutlar eşlik etti günümüze. Ama şikayetçi değildim, sonuçta yağmuru oldum olası severdim.

Saat: 14.08 (cumartesi)

Islak kıyafetlerimden kurtulup, ılık bir duş aldıktan sonra şöminenin yanındaki kanepeye oturdum. Bir süre yanan odun parçalarının kül olmasını izledikten sonra, ateşin dışarıya verdiği sıcaklıkla birlikte gözlerim yavaş yavaş kapanıyor, farkında olmadan uyuyakalıyordum.

Saat: 03.21 (pazar)

Bedenimin istem dışı hareketlerinden ve gözlerimin yavaş yavaş aralanmasından anladım uyandığımı. Başımı çevirip komidinin üstünde duran saate doğru baktığımda saatin 03.21 olduğunu anladım. Boğazım kurumuştu ve nefes alıp verişlerim sırasında sanki boğazımda kesikler oluşuyordu. Bedenimi yavaş bir şekilde yataktan dışarı atıp panduflarımı da ayağıma geçirdikten sonra odamın kapısını açıp mutfağa doğru ilerledim. Tezgahta bulunan bardağa sürahiden su doldurup içtim.

Az da olsa kendime gelmiştim. Suyumu bitirdikten sonra gözüm oturma odasındaki pencereye kaydı. Sanki o an tüm bedenim buz kesmişcesine titremeye başladı. Pencerenin hemen karşısında evimi izleyen elleri ceplerinde, siyah kapüşon takan bir siluet vardı. İlk başta buraya bakmadığını sansam da, benim bulunduğum bölgede benden başka kimse yaşamıyordu kanısı yüzünden emindim evimi gözetlediğine. Birkaç dakika geçmişti ve hala buraya bakıyordu, dehşet derecede korkuyordum. Hareket edersem görürse diye ya da onu fark ettiğimi anlarsa diye öyle bir endişeye düşmüştüm ki nefes aldığım her an içimden dua ettim.

Yaklaşık yarım saattir mutfaktaydım. Ne zamandan beri orda olduğunu ya da neden hiç fark etmediğimi, benden ne istediğini bilememek, korkuma bir yenisini ekliyordu. Dışarı çıkıp bakmak istesem de bana bişi yaparsa düşüncesi yiyip bitiriyordu beni. En sonunda aklıma ışığı açmak geldi. Eğer mutfak ışığının açıldığını fark ederse gider belki diyip umut ettim bu sefer.

Yerimden doğrulup elimi anahtar prize doğru uzatırken bir yandan da dışarı bakıyordum. Parmaklarım anahtar prizle temas ettiği an etrafın aydınlandığını ve korkumun az da olsa azaldığını fark ettim. Tekrar dışarı doğru baktığımda, bakmamla şoka uğramam bir olmuştu çünkü o siluet artık orda değildi. Artık emindim evimi gözetlediğine. Neyseki gitmişti.

Bu akşam hiçbir odanın ışığını kapatmadım, odama doğru giderken yanından geçtiğim tüm odaların ışıklarını teker teker açtım. Odama varıp kapıyı arkamdan kapattıktan sonra gözlerim anahtar deliğine ilişti. Tek hareketimle kapımı kilitledim. Ardından yatağıma doğru adım atıp yorganı çekip uyumaya başladım. Başlarda uyuyamasamda , uykusuzluğun verdiği yorgunluk birkaç dakika içinde uykuya dalmamı sağladı.

Saat: 06.53 (pazar)

Sabah gözlerimi açar açmaz, başımda müthiş bir ağrıyla uyandım. Kalkıp elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi de fırçaladıktan sonra ayrıldım banyodan. Kahvaltı hazırlayıp, yemeğim bitince de etrafı topladım biraz .

Yarın okul vardı ve okulun ilk günü olmasına rağmen, pek te hazır değildim açılmasına. Bu yıl üniversiteye başlıyorum, İstanbul Marmara üniversitesi, hukuk fakültesini kazanmıştım. Hayalimdeki üniversite ve hayalimdeki bölüm. Yeni insanlarla tanışmak pek te heyecan verici değildi benim açımdan. Ben hep tek kalırdım biryerlerde, yalnız yemek yer, yalnız yürürdüm hep.

Hiç aşık olmadım, söylediklerine göre aşık olunca Bi farklı olurmuş insan. Bi farklı konuşurmuş, Bi farklı nefes alırmış, farklı bakarmış gökyüzüne. Duyguların en güzeline aşk

Hükmedermiş. En büyük acıyı bile aşk unuttururmuş. Ama en büyük acıyı da aşk verirmiş insana. Aşk, güçsüzlerin, korkakların hayatlarında var olmazmış. Aşk yürek istermiş.

Ben hiç o duygulara sahip olamadım, ya da kimse bana bu duyguları bahşetmedi. Kim bilir belki de güçsüz olduğum içindir, ya da korkak olduğumdan dolayıdır.

Odamda kıyafetlerimi düzenlerken gözüm odamın penceresinden dışarıya kaydığında, akşam gördüğüm siluet geldi aklıma. Bi anlığına o zaman hissettiğim duygular geldi aklıma, çaresizlik, korku, ne yapacağını bilememek ve aklımdaki türlü türlü soru.

Ayağa kalkıp odamdan dışarı çıktım. Hırkamı ve ayakkabılarımı giydikten sonra vestiyerde duran anahtarımı cebime atıp dışarı çıktım. Dün gördüğüm kişinin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladım. Etraf aydınlık olduğu için pekte korkmuyordum. Oraya vardığımda etrafa bakmakla yetindim sadece, aklımdan geçirdim bi an, "tam burda duruyordu, bu ağacın önünde " diyip ağaca doğru baktım.

Esen rüzgarla beraber gözüme takılan yapraklar, güneşin ışıklarının yansımayısla öyle güzel görünüyordu ki, bir an olsun gözümü ayıramadım. Öyle dikkat kesilmiştim ki o ana bana doğru yaklaşan birisi olduğunu fark etmemiştim

"Merhaba"

Birden duyduğum sesle irkilmiştim, arkamı döndüğümde bir çift kahverengi gözle karşilaştım.

"Sizede merhaba" diyip zoraki bir gülümseme takındım onunkine hitabeten. "Burda mi yaşıyorsunuz" diyip eliyle evimi işaret ettiğinde olumlu bir şekilde söylediğini onayladım. "evet, burda yaşıyorum" dediğimde gülümsemesi daha da belirginleşti.

"Ne güzel, komşum oluyorsunuz sanırım." Dediğinde şaşırdım çünkü benim evimin etrafında ev yoktu. Şaşırdığımı anlamıştı ki yüzündeki gülümsemeyle konuşmaya başladı. "Evet, buralarda ev yok ama şu küçük tepenin arkasında benim kulübem var." Bahsettiği yere doğru baktığımda küçük, buraya yakın bir tepe olduğunu fark ettim. "Ben orda yaşıyorum, aramızda 50 adımlık mesafe var sanırım. Ne zaman birşeye ihtiyacınız olursa ya da bir kahve arkadaşı isterseniz beni orda bulabilirsiniz."

Dediğine karşılık gülümsemeyle ve teşekkür etmekle yetindim. "Çok naziksiniz teşekkürler eğer birgün boş Bi vakit bulursam uğrarım" dedim. "Kendimi tanıtmayı unuttum kusuruma bakmayın, ben Tarık. Tarık Vural. Peki sizin adınız nedir acaba?" Sadece söylemekle kaldım. "Özge ben, Özge Önal memnun oldum Tarık."

"Bende memnun oldum özge. Ben şimdi gidiyorum bişeye ihtiyacın olursa yerimi biliyorsun iyi günler". "olur tabi sanada iyi günler" diyip bakakaldım ardından.

Tuhaf biri ama nazikti. Sanırım artık bir komşum vardı. Fakat ben buralarda kimse yaşamıyor sanıyordum. Neyse sanırım yanılmışım. Diyip yere baktığım anda yerde siyah bir cisim gördüm, eğilip elimle yerden alıp daha yakından baktığımda üstünde gül deseni olan bir çakmak olduğunu anladım. Siyah renkteki çakmağın üstüne işlenmiş gülün güzelliği ve işlemesinin detaylarından eski olduğu çok barizdi. "Tarık düşürdü herhalde, neyse bi ara görünce teslim ederim ona" diyip, cebime attım çakmağı.

Bölüm sonu

1 yorum