Zil çaldığında herkes bir anda sınıfa doluşmuştu. Koridordaki gürültü, sandalyelerin çekilme sesi ve birbirine karışan konuşmalar sınıfın içinde garip bir uğultu oluşturuyordu.
Ben ise her zamanki yerimde oturmuş, önümdeki defterin boş sayfasına anlamsız çizgiler çiziyordum.
Ta ki yan sıradan gelen sesle başımı kaldırana kadar.
“Sen bugün niye bu kadar sessizsin?”
Başımı ona çevirdim.
“Ne zaman çok konuşuyorum ki?”
Gülümsedi.
“Benimle konuşurken genelde susmuyorsun.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerimi tekrar deftere çevirdim.
“Belki bugün konuşasım yoktur.”
“Belki de benimle konuşmak istemiyorsundur.”
Kalem elimde durdu.
Bu cümleyi söylerken yüzündeki gülümseme kaybolmuştu.
“Öyle bir şey demedim.”
“Demene gerek yok.”
Bir an sessizlik oldu.
Tam o sırada öğretmen sınıfa girdi ve herkes yerine geçti. Konu kapanmış gibi görünüyordu ama içimde garip bir huzursuzluk kalmıştı.
Ders boyunca tahtaya bakıyormuş gibi yaptım.
Aslında aklım hâlâ onun söylediklerindeydi.
Dersin sonlarına doğru defterimin üzerine küçük bir kâğıt bırakıldı.
Şaşkınlıkla kâğıdı açtım.
Tek bir cümle yazıyordu:
“Benden gerçekten uzak durmak istiyorsan söyle.”
Kalbim bir anlığına hızlandı.
Başımı kaldırıp yan sıraya baktım.
O da bana bakıyordu.
Hiçbir şey söylemedi.
Ben de söylemedim.
Çünkü bazen iki insanın arasında yalnızca bir sıra mesafe olur.
Ama söyleyemedikleri şeyler, o mesafeden çok daha büyük olabilir.