“Konuşmak bazen anlatmak değildir. Bazen sadece boşluğu doldurmaktır.”
Richard Linklater, bir söyleşiden
Aras mutfakta kahve yapıyordu. Taşacağını bile bile cezveyi ocakta bıraktı.
“Yine mi?” dedi Emre salondan.
“Abi başlatıyorsan başlat, yanıyorsan yan.”
“Yanmaz,” dedi Aras.
“En fazla taşar.”
Taştı.
Emre güldü.
“Bak, buna da felsefe uyduracaksın şimdi.”
“Sus,” dedi Aras. “Kayıt alacağım.”
Emre koltuğa yayıldı.
“Canlı mı?”
“Hayır.”
“Yazık.”
Aras mutfağın masasını toparladı. Mikrofon oradaydı artık. Bir süredir odasında değil, mutfakta kayıt alıyordu. Oda fazla sessizdi. Mutfakta ses vardı. Aras, son zamanlarda biraz ses istiyordu.
Kulaklığı taktı.
Kayıt tuşuna basmadı.
“Başlatmayacak mısın?” dedi Emre.
“Bir dakika.”
“Abi bu bir dakika meselesi yüzünden kaç bölüm bekliyor millet.”
Aras baktı.
“Millet mi?”
“Tamam,” dedi Emre. “İnsanlar.”
Kayıt tuşuna bastı. Bu sefer üç saniye saymadı.
“Bugün konuşmak zor gelmedi,” dedi. “Normalde zor gelir. Bugün gelmedi.”
Emre elindeki telefonu masaya bıraktı.
“Bu yeni mi?”
“Bilmiyorum.”
“Dinleyenler bilmiyor ama ben biliyorum. Bu iyiye işaret değil.”
Aras devam etti.
“Bazen susmak yerine konuşuyorsun. Daha güvenli geliyor.”
Durdu.
Boğazını temizledi.
“Bu bölümün adı yok.”
Emre kaşlarını kaldırdı.
“İlk defa mı?”
“Evet.”
“Demek bir şeyler oluyor.”
Aras kahveden bir yudum aldı. Soğumuştu. Umursamadı.
“Bugün biri mail atmış,” dedi mikrofona.
“Uzun değil. Kısa da değil. Tam kararında.”
Emre araya girdi.
“Cevap verdin mi?”
“Hayır.”
“Şaşırtıcı.”
Aras elini kaldırdı.
“Bölüme dahil değilsin.”
“Dinleyici tepkisi veriyorum.”
Aras güldü. Bu nadirdi.
“Kimi zaman,” dedi, “cevap vermemek daha dürüst geliyor.”
Bu cümle bittiğinde durdu. Kayıt hâlâ açıktı. Emre sessizce baktı.
“Bitmedi mi?”
“Bitti galiba.”
“Erken.”
“Bugünlük bu.”
Kayıtı durdurdu. Bir an mutfakta sadece buzdolabının sesi kaldı.
“Değişmiş,” dedi Emre.
“Sesin.”
“Nasıl?”
“Daha… normal.”
Aras düşündü. Bu eleştiri miydi, iltifat mı, anlamadı. Telefonu eline aldı. Bildirim vardı. Bir yorum.
Sadece bir cümle:
“Bugün daha yakındın.”
Kim yazmıştı, bakmadı.
“Bakmıyor musun?” dedi Emre.
“Bakacağım.”
“Ne zaman?”
“Sonra.”
Emre ayağa kalktı.
“Sen hep ‘sonra’sın.”
“Biliyorum.”
“Biri de ‘şimdi’ ister.”
Aras cevap vermedi.
Gece ilerledi. Emre çıktı. Mutfak tekrar sessizleşti ama bu sefer rahatsız etmedi. Aras masaya oturdu, defteri açtı. Çizmedi. Yazmadı. Sadece bir çizgi çekti. Daha hızlıydı.
Daha az düşünülmüş. Telefonu tekrar eline aldı. Yoruma baktı.
Aynı cümle.
“Bugün daha yakındın.”
Aras telefonu masaya bıraktı.
Yakın olmak…
Bu kelimeyi sevmezdi. Ama bugün, kaçmadı. Ve bu da şimdilik yeterliydi.
Emre çıktıktan sonra Aras mutfakta kaldı. Işık açıktı ama ortam sanki biraz daha daralmıştı. Masanın üzerindeki defter kapalıydı artık; çizgi bitmişti ve bu, tuhaf bir huzursuzluk bırakmıştı.
Telefonunu eline aldı. Bildirim beklediğinden değil, sadece elinin oraya gitmesine izin verdiği için. Mail uygulaması açıktı. Yeni bir şey yoktu ama eski olan duruyordu. Zehra’nın maili.
Bu kez baştan okumadı. Ortasından bir cümleye takıldı:
“Bazen sesinizi durdurup sadece aradaki boşluğu dinliyorum.”
Aras telefonu biraz uzaklaştırdı. Cümle yanlış değildi ama… fazla yakındı. O boşluğu hep kendine ait sanmıştı. Bıraktığı bir alan, kontrol ettiği bir mesafe gibi. Şimdi biri orayı tarif ediyordu. Üstelik doğru kelimelerle.
Sandalyeye yaslandı.
“Ben boşluk bırakıyorum,” dedi içinden, “yerleşilsin diye değil.”
Ama cümleyi kendi bile tam inandıramadı.
Mail’e cevap yazmayı düşündü. İlk kez. Parmakları klavyenin üzerinde durdu ama hareket etmedi. Cevap vermemek eskiden kolaydı; şimdi değil. Sessizlik artık rahatlatıcı değil, sorumluluk gibi duruyordu.
Pencereyi açtı. Dışarıdan geçen bir grubun sesi geldi, biri güldü. Kısa, umursamaz bir kahkaha. Normalde hoşuna gidecek bir sesti ama bu kez gereğinden fazla hissettirdi. Pencereyi kapattı.
Masaya geri döndüğünde, mikrofon gözüne ilişti. Kayıt almak istedi. Almadı. Bu bir tercih değildi; sadece içinden gelmedi. Aras bunu hemen fark etti. İçinden gelmeyen şeylere alışık değildi.
Telefonu masaya bıraktı, ekran aşağı bakacak şekilde. Ama o cümle kafasında yukarıdaydı. Orada duruyordu.
İlk kez şunu düşündü:
Sessiz kalmak da bir şey söylüyorsa,
o şey artık sadece ona ait olmayabilirdi.
Bu büyük bir kriz değildi.
Kimse bağırmamıştı, kimse gitmemişti.
Ama Aras yerinden çok az kaymıştı.
Ve bazen en rahatsız edici şey buydu.