“İnsan bazen yalnız kalmak ister ama gürültü yine de gelir.”
— Ece Temelkuran, Düğümlere Üfleyen Kadınlar
Vera kantinde sıradaydı.
Tepsi elindeydi ama ne alacağını bilmiyordu.
“Makarnayı alma,” dedi Zehra arkasından.
“Bugün rezalet.”
Vera omzunun üstünden baktı.
“Her gün rezalet.”
“Evet ama bugün özel olarak rezalet.”
Güldü. Zehra güldüğünde ortam biraz hareketlenirdi. Bunu fark eden tek kişi Vera değildi ama en çok o hissederdi. Zehra’nın enerjisi çizgi sevmezdi. Taşardı.
“Sen ne alacaksın?” diye sordu Vera.
“Ne bulursam. Açlıktan ölmek üzereyim. Sabah yine çizim mi yaptın?”
Vera başını salladı.
“Biraz.”
“Biraz diye diye sergi açacaksın bir gün.”
Vera cevap vermedi. Sergi lafı ona hep büyük gelirdi. Bir şeylerin duvara asılması fikri, yaptığı işin doğasına aykırıydı sanki.
Masaya oturdular. Yan masada iki çocuk yüksek sesle konuşuyordu. Telefon ekranları masanın üstündeydi, biri bir videoyu defalarca başa sarıyordu.
Zehra kaşlarını çattı.
“Şuna bak. Sessizlik diye bir şey kalmadı.”
Vera içinden “kalmadı” demek istedi ama demedi.
Onun için sessizlik hâlâ vardı. Sadece her yerde değildi.
“Bu arada,” dedi Zehra, “sana bir şey soracağım ama dalga geçmeyeceksin.”
Vera başını kaldırdı.
“Geçmem.”
“Yemin et.”
“Geçmem.”
Zehra biraz eğildi.
“Sen podcast dinliyor musun?”
Vera durdu.
Çatal elinde havada kaldı.
“Bazen,” dedi.
“Ne dinliyorsun peki?”
Bu soru, düşündüğünden hızlı gelmişti.
“Fark etmez,” dedi Vera. “Karşıma çıkanı.”
Zehra gözlerini kıstı.
“Kaçamak cevap.”
Vera omuz silkti.
“Belki.”
Zehra konuyu uzatmadı. Ama Vera, o sorunun masada kaldığını hissetti. Görünmeyen bir nesne gibi. Varlığı belli ama adı yok.
Ders çıkışı okuldan birlikte çıktılar. Hava serin olmasına serindi ve herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Vera kalabalığın içindeyken bile kendine ait bir boşluk taşıyordu. Kimse fark etmiyordu ama o boşluk hep oradaydı.
“Akşam ne yapıyorsun?” diye sordu Zehra.
“Bilmiyorum.”
“Gel bizde takılalım. Canım sıkılıyor.”
Vera düşündü.
“Olur.”
Bu “olur”lar onun için küçüktü ama önemliydi.
Zehra’nın evinde iki kişi daha vardı. Biri koltuğa yayılmış, telefona bakıyordu. Diğeri mutfakta bir şeyler karıştırıyordu.
“Bu da Vera,” dedi Zehra.
“Çiziyor. Ama konuşmuyor.”
“Konuşuyorum,” dedi Vera.
“Az.”
Çocuk güldü.
“İyiymiş.”
Televizyon açıktı ama kimse izlemiyordu. Arka planda ses olsun diye duruyordu. Vera televizyonun sesini kapatmak istedi ama bunu söylemedi. Herkesin sessizliğe aynı ihtiyacı yoktu.
Zehra mutfaktan seslendi.
“Çay isteyen?”
“Herkes,” dedi biri.
Vera pencereye yaklaştı. Dışarı baktı. Işıklar yanıyordu. Şehir, akşam moduna geçmişti. Bir an, kulaklığını takıp bir ses aradı refleksle. Sonra durdu.
Burada başka sesler vardı.
“Ne dinliyorsun bu aralar?” diye sordu koltuktaki çocuk.
“Değişiyor,” dedi Vera.
“Mesela?”
Vera düşündü.
Bir isim söylemek istemedi.
“Biri konuşuyor,” dedi.
“Ben çiziyorum.”
“Garip,” dedi çocuk. “Güzel ama.”
Vera gülümsedi.
Garip kelimesini severdi.
Zehra çayları getirdi.
“Bak,” dedi Vera’ya dönerek, “seni konuşturduk.”
Vera bardakla oynadı.
“Çok değil.”
“Yeterince.”
O an Vera şunu fark etti:
Bugün ilk kez, dinlediği sesi düşünmeden birkaç saat geçirmişti. Bu onu huzursuz etmedi. Ama aklının bir köşesinde ince bir sızı gibi durdu.
Gece dağılırken Zehra kapıda durdu.
“Bu arada,” dedi, “sabah sorduğum şey…”
Vera baktı.
“Gerçekten podcast dinliyor musun?”
Vera bu kez kaçmadı.
“Evet.”
“Hangisini peki?”
Bir saniye durdu.
Sadece bir saniye.
“Adı değişiyor,” dedi.
Zehra güldü.
“En sinir eden cevap bu.”
Vera eve yürürken cebindeki telefonu hissetti.
Çıkarmadı.
Bazı günler hareket iyiydi.
Ama bazı sesler, ancak yalnızken duyulurdu.
Ve o gece, defterini açtığında çizgiler biraz daha hızlıydı.
Daha az düşünülmüş. Biraz daha canlı. Bu iyi miydi, bilmiyordu. Ama değişikti.
Ve bu, şimdilik yeterliydi.