İçeriğe geç

BİR ÇİZGİ KADAR YAKIN

Bölüm 3 · 2 dk okuma

BİR ÇİZGİ KADAR YAKIN

Bölüm 3

BÖLÜM 3 – SESİN BOŞLUKTA DURDUĞU YER

“Bazı insanlar konuşurken yaklaşır, bazıları susarken.” Wong Kar-wai, In the Mood for Love

Aras kaydı başlatmadan önce üç saniye beklerdi hep.

Bu bir teknik alışkanlık değildi.

Daha çok, sesiyle dünya arasına ince bir çizgi çekmek gibi.

Bir…

İki…

Üç…

Sonra konuşurdu.

“Bugün çok net bir şey fark ettim,” dedi mikrofona. “İnsan bazı günler kimseyle konuşmak istemez ama yine de birine seslenmek ister.”

Bunu söylerken gülümsedi. Kendi cümlesine değil, o cümlenin havada asılı kalacak olmasına. Dinleyen biri varsa—ki olduğunu biliyordu—o kişi bu cümleyi kendi yerine tamamlayacaktı. Aras’ın en sevdiği şey buydu zaten: eksik bırakmak.

Podcast’in adı abartılı değildi. Hatta biraz geçiciydi.

Her hafta değişebilirdi, kimse fark etmezdi.

Bugünkü başlık: “Aradaki Mesafe.”

Mikrofonun başında otururken, odasının dağınıklığı gözüne batmıyordu. Zaten Aras, eşyaları değil sesleri fark ederdi. Buzdolabının hafif uğultusu, dışarıdan geçen arabanın ıslak asfalta sürtünmesi, kendi nefesinin mikrofona çok yaklaşınca yarattığı o küçük rüzgâr hissi.

“Mesafe kötü bir şey değil,” dedi.

“Bazen insanı korur. Bazen de… tanımlar.”

Aras hiçbir zaman yaklaşmak fiilini romantik bulmamıştı. Yaklaşmak aceleciydi. Çarpışmaya müsaitti.

Mesafe ise bilinçliydi. Seçilmişti.

Dinleyicilerinin çoğunu tanımıyordu. Hatta hiç tanımıyordu. Ama tam da bu yüzden onlara karşı dürüst olabiliyordu. Sesini yumuşatıp bir sır verir gibi konuştu:

“Ben sesle konuşmayı seviyorum. Yüzü olmayan bir şeyle. Çünkü yüz olunca, insan kendini ayarlıyor. Sesi ayarlamıyor.”

Kaydı durdurduğunda odada tuhaf bir sessizlik oldu.

Sanki biri biraz önce çıkmış da kapıyı açık bırakmış gibi.

Kulaklığını boynuna indirdi, telefonuna uzandı. Bildirim yoktu. Zaten beklemiyordu. Beklemek, Aras’ın günlük programında yoktu. O, bırakmayı tercih ederdi. Sesi bırakırdı, cümleyi bırakırdı, insanları bırakırdı—ama eksik bırakırdı.

Zehra’nın adını biliyordu mesela.

Zehra bir keresinde mail atmıştı, uzun uzun. “Sizin sesinizle çizim yapıyorum,” demişti.

O maili üç kez okumuş, sonra cevaplamamıştı.

Cevaplasa bozulacaktı. Çünkü bazı cümleler, cevap aldığında küçülürdü.

Ama Zehra’nın mailinde başka bir şey vardı.

“Çizim,” kelimesi.

Aras defterine ara sıra karalardı. Çizim denmezdi buna. Daha çok, düşüncenin eli ayağı gibiydi. Düz çizgiler. Yarım daireler. Bir yere varmak istemeyen şekiller.

Kalemi eline aldı.

Kayıttan kalan hissi çizgiye dökmeye çalıştı.

Bir çizgi çekti.

Sonra durdu.

“Bazı çizgiler,” diye mırıldandı, “tam bitmeden anlamlı.”

Bu cümleyi bir sonraki bölümde söylemeyi düşündü. Belki de söylemezdi. Söylerse biri “aa evet” diyecekti. Oysa Aras “aa” anlarını severdi, “evet”leri değil.

Telefonuna yine baktı.

Hâlâ sessizdi.

Bu sessizlik onu üzmüyordu. Hatta biraz neşelendiriyordu. Çünkü sessizlik, hâlâ ihtimal demekti. İçinde her şey olabilirdi. Birinin kulaklıkla yatağa uzanmış olması. Birinin tramvayda camdan dışarı bakması. Birinin, bilmediği bir anda, bilmediği bir çizgiye denk gelmesi.

Pencereyi açtı. Akşam serindi. Şehir, günün yorgunluğunu üstünden atmaya çalışıyordu. Tam o sırada şunu düşündü:

Birileri şu an benim sesimi dinliyor.

Ama beni görmüyor.

Bu ona tuhaf bir özgürlük verdi.

Yan rolde kalmanın hafifliği.

Bir hikâyenin merkezinde olmak istemiyordu Aras. Merkez çok gürültülüydü. Herkes oraya bakıyordu. O, kenarda durup anlatmayı seviyordu. Biri isterse yaklaşsın diye değil; biri isterse fark etsin diye.

Mikrofona dönüp kaydı yeniden başlatmadı.

Bugünlük bu kadardı.

Defterindeki çizgiye baktı.

Bir çizgi kadar yakındı bazı şeyler.

Ama o çizgiye dokunmak zorunda değildi.

Ve bu düşünceyle, kendini—garip bir şekilde—iyi hissetti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.