Ertesi sabah kolejin geniş, camlı koridorları yine kalabalıktı. Parfüm kokuları, kahkahalar, marka ayakkabıların sesi… her şey her zamanki gibiydi.
Ama Leyla için değildi.
Leyla dolabını açarken elleri hafif titriyordu. Aynadaki yansımasına baktı. Dışarıdan hâlâ o sakin, düzgün, “iyi kız” görüntüsü vardı. Ama içinde bir şey değişmişti.
“Günaydınn!”
Meva arkadan sarıldı.
Meva her zaman enerjikti. Dalgalı saçları, yüksek sesi, her şeyi anında fark eden bakışlarıyla… Leyla’nın tam zıttı ama en yakınıydı.
“Sen iyi değilsin,” dedi Meva gözlerini kısarak. “Anlat.”
Leyla derin bir nefes aldı. “Bir şey yok.”
Meva kaşını kaldırdı. “Leyla. Dün.”
Leyla gözlerini kaçırdı.
“…Ekin’le konuştum.”
Meva’nın ağzı hafifçe aralandı. “Konuştun mu… sadece?”
Leyla cevap vermedi.
Bu cevap her şeydi.
Meva bir adım geri çekildi. “Şaka yapıyorsun…”
Tam o sırada koridorun sesi değişti.
Herkesin bakışı bir noktaya kaydı.
Ekin.
Yanında Cenk vardı. Cenk rahat, eğlenceli ama Ekin’e göre daha dengeli bir tipti. İnsanlarla iyi geçinen, ama gerektiğinde çizgiyi çizen biri.
Ekin yürürken etrafındaki herkes hafifçe kenara çekiliyordu. Umursamaz adımları, o kendinden emin duruşu…
Ama bu sefer gözleri birini arıyordu.
Ve buldu.
Leyla.
Bakışları çarpıştığı an, Leyla’nın kalbi yine hızlandı.
Meva hemen Leyla’nın kolunu tuttu. “Bana bak… bu iş hiç iyi değil.”
Ama Leyla gözlerini ondan ayıramıyordu.