AHSEN
Etleri kesen bıçaklar, hiç durmadan doldurulan şaraplar, ailemin iğrenç sesi ve havada uçuşan klasik müzik kulaklarımı doldururken, gözlerim tek bir noktaya kilitlenmişti. Pars’a. Sakindi ve mutluydu. Nazımla, babamla ve diğer Ar’larla sohbet ediyordu. Sanki kaşımda Pars değil de ona çok benzeyen farklı bir insan oturuyor gibiydi. Gömleğinin yakasından tutup ‘Ne işin var burada ?’ dememek için kendimi zor tutuyordum. İnsanlara karşı güvenimi yıllar önce kaybetmiştim ama Pars’tan hoşlanıyordum ve tehlikeli biri olduğu için ona tam anlamıyla güvenmesem de, beni koruyacağına güvenmiştim.
Lanet olsun !
Anlaşmayı ben bitirmiştim ve sinirlenmemem gerektiğini biliyordum ama sinirliydim. Şuanda benim dışında herkese bakan gözlerine, elimde ki çatalı batırmayı düşünüyordum.
Siktir !
Sadece bir kaç saat önce bana söylediği sözler aklımda canlanınca daha da sinirlendim. En az benim kadar zeki olduğu içinde, şuanda yüzünde ki gülümsemenin sahtemi yoksa gerçek mi olduğunu anlayamıyordum, fakat çayırlıkta gözlerimin içine bakarken söylediği sözlerin gerçek olduğunu biliyordum. İşte tamda bu yüzden hala çatalı gözlerine batırmamıştım. Pusuya yatan bir kurt gibi sabırla bekliyordum ve Pars’ın bu davete katılarak ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum.
Derin bir nefes aldım ve bende Pars gibi rahat hareketlerle yemeğimi yemeye başladım. Hiçbir şey yapmadan beklemem ailemin dikkatini çekmeye başlamıştı ve biraz daha bu şekilde kalırsam, sikik barış anlaşmasını istemediğimi anlayarak beni de hain olarak ilan edebilirlerdi. Önümde ki eti kesmeye başlarken, Pars’ı kesiyormuşum gibi düşünerek sert ve yavaşça kestim. Ardından bir an bile gözlerimi ayırmadığım Pars’a bakmaya devam ederken, kestiğim büyük et parçasını yavaşça ama serçe çiğnemeye başladım.
Masaya oturduğundan bu yana sadece yüzüme bir kaç kere bakmıştı. Ancak şimdi varlığımı reddedip, ben yokmuşum gibi davranıyordu ve bu sinirimi daha da alevlendiriyordu. Sessizlik ve umursamazlık bazen yüksek sesle bağırmaktan daha sağır edici olabiliyor.
‘’Ahsen.’’
Duyduğum kadın sesiyle masanın diğer ucuna baktım. Bu Arzu halamdı. Sarı saçları kırmızı ruju ve mavi gözleriyle bir tanrıça gibi gözüküyordu. Pars’a o kadar çok odaklanmıştım ki, masada ki insanlara dikkat etmemiştim. İskender, Berna, Eymen, İlkay, Ilgaz, Demir ve geriye kalan herkes masadaydı. Ar’lar çok kalabalık bir aileydi ama masada oturanların çoğu babamın kardeşleri, eşleri ve onların çocuklarıydı. Arzu’nun sesiyle masada sessizlik oluşurken, bütün yüzler bana doğru döndü. Parsta bana baktı. Nihayet! Ailemin hepsi bana bakarken Pars’a öfkeli gözlerimle bakmamak için kendimi zorladım.
‘’Avdan sonra konuşamadık, nasılsın ?’’ dedi sıcak bir şekilde. Eğer öldürdüğü insanların kalbini söktükten sonra timsahlarına yedirmediğini bilmeseydim, bu tavırlarını gerçekten sıcak bulabilirdim. Ayrıca avdayken yüzüne yumruk atığımı unutmuş gibi davranıyordu ancak gülümseyen yüzünün arkasına sakladığı nefreti görebiliyordum. Biz çıkarcı insanlardık, bu yüzden birinden nefret etsek de, yine de o kişinin yüzüne gülümserdik. Dostuna yakın gibi görün ama uzak ol, düşmanına ise sahte yakınlık göster felsefesini fazlasıyla kullanırdık.
‘’ Mükemmelim.’’ dedim genişçe gülümseyerek ve masanın üzerinde ki kırmızı şaraptan büyük bir yudum aldım. Şarap çok eskiydi ve bu onun tadını daha da güzelleştirmişti. Boğazımdan aşağı akıp gittiğini hissedebiliyordum ama maalesef tadını çıkartamayacak kadar sinirliydim ve Pars beni o kadar çok şaşırtmıştı ki, bir süre duygularımı gizleyememiştim. Bu yüzden de her ne kadar ‘Mükemmelim’ diye cevap versem de, masada ki herkes bunun bir yalan olduğunu biliyordu. Benim kadar ailemde yalanın kokusunu hemen alıyordu. Neyse ki onlar beni hain olarak ilan etmeden kendimi toparlaya bilmiştim.
‘’ İyi olmana sevindim.” dedi Arzu halan. Yalan atığımı bildiği halde, verdiğim cevabı sorgulamamayı seçti. Doğru seçenek. Aksi olsaydı yüzüne bir yumruk daha vururdum ve Pars’a karşı tüm öfkemi onun üstüne kusardım. Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra dikdörtgen masanın diğer ucunda, en ortada oturan büyükannem Fahriye konuşmaya başladı.
“Sizi yıllar sonra yan yana görmek beni çok mutlu ediyor.‘’ Elleriyle babam ve beni gösterdi. Kafasının üstünde sıkıca topuz yaptığı saçları bembeyaz olmuştu v e yüzü kırışıklıklarla doluydu. Fakat yine de asil ve güçlü gözüküyordu. Babam Fahriyenin iğrenç cümlelerinden sonra bana bakıp genişçe gülümsedi. Oldukça hoşuna gitmiş gibiydi. Babama ve büyükanneme öldürücü bir bakış attım. Bu bakışlarıma alışıktılar ve bu yüzden de umursamadılar. Ailem yaptığım her şeyi bilmese de annemin ölümünden sonra bir şeylerin değiştiğinin farkındaydılar. Uzun bir zamandır ava katılmamıştım ve babamın yanında görünmemiştim. Babamın onlara nasıl bir yalan söylediğini hiç sorgulamadım ama her şeyi anlatmadığını biliyordum. Çünkü yaptıklarım aileye ihanetti ve babamın bana karşı büyük bir koruma iç güdüsü vardı.
“Yemekten sonra mahzene inelim. Uzun zamandır tüm kuzenler bir araya toplanmamıştık. Bu fırsatı kaçırmamalıyız.” dedi Yusuf.
Bir bu eksikti. Harika!
“İyi düşündün oğlum, bizde sizleri izleriz.” dedi Arzu halam ve ardından Pars’a doğru gülümseyerek baktı ve devam etti sözlerine “Yemekten sonra lütfen hemen ayrılmayın ve sizde bize katılın. Emin olun, asla pişman olmayacaksınız.”
Pars Arzu halamın gülümsemesine aynı şekilde karşılık verdi. “Bahsettiğiniz mahzende ne yapıyorsunuz ?“ Pars’ın onlarla gülümseyerek sohbet etmesi mide bulandırıcıydı. Arzu halan Pars’ın sorusunu cevaplayamadan, Buse araya girerek konuşmaya başladı. Pars masada ki bütün kız kuzenlerimin dikkatini çekmişti ve Buse’nin de kendini Pars’a göstermeye çalıştığı bariz bir şekilde ortadaydı. Tabi bazıları da sert bakışlarıyla duvar kenarında bekleyen Ateş ve Murat’a göz dikmişti ve kuzenlerimin onlara karşı flörtöz bakışlarını bir kaç kere yakalamıştım. Buseye bakarken avuç içlerim kaşınmaya başladı, evet ona da yumruk atmak istiyordum.
“Evin altında büyük bir mahzen var. Labirent gibi. Yanımıza vücudu kısa bir an felç eden elektrikli silahlarımızı alıp, bir birimizi avlıyoruz. Vücudu elektrikle felç olmadan sona kalan kişi kazanıyor. Bu kuzenler arasında oynan bir aile geleneğidir.“ Parıldayan gözleriyle, izin verilse Pars’ın kucağına atlayacakmış gibi gözüküyordu. Gözlerinde ki parıltı kaybolana kadar gözlerini oymaya hazırdım.
Pars Buse’nin sıcak gülümsemesine karşılık vererek “Kulağa güzel geliyor. İzlemeyi çok isterim.” dedi. Harika şimdide kuzenlerimle mi flört ediyor ? Yemin ederim tüm kurallarımı yıkarak Pars’ı öldürmeme çok az kaldı.
“Sona her zaman Ahsen kalır.” dedi babam yüzüme gururla bakarak. Masada ki yapmacık gülümsemeler bir anda soldu. Gücüm onları güçsüz gösteriyordu ve bu da onları sinirlendiriyordu. Hepsinin canı cehenneme !
“Uzun zamandır yoktu. Bence bu sefer yenemez.”
Konuşan kişi diğer bir kız kuzenim Ceyda’ydı. İskender her ne kadar annesi Berna ya benzemese de, kardeşi Ceyda annesinin ikizi gibiydi ve onunda büyük bir göz koleksiyonu vardı. Küçükken benimde gözümü çıkarmaya çalışmıştı ve annesi Berna da babamı oyalayarak ona yardım etmişti. Ceyda ile masada göz göze geldiğimizde, sağ gözünün hemen altında makyajla kapattığı yarasına istemsizce dokundu. Gözümü çıkarmaya çalışınca aynı şekilde karşılık vermiştim ve eğer Eymen amcam gelmeseydi mavi gözlerini yerinden çıkartacaktım.
Ceyda’ya bakmaya devam ederken sessiz kaldım ama küçümseyici bir şekilde gülümsedim. Güçlü insanlar nerede duracağını iyi bilirler, mesela ben kaybedeceğim hiçbir savaşa girmem ama kuzenlerim böyle değildi. Konu güç olunca zekaları kayboluyor.
‘’Ben oyumu Ahsen’den yana kullanıyorum.’’ dedi Nazım ve hemen ardından sesler yükselmeye başladı. Güce aşık bir adamdı ve en güçlü ben olduğum için, en sevdiği torunu da bendim. Bu yüzden oyunu benden yana kullanmasına hiç şaşırmadım. Hep benden yana kullanırdı.
‘’Bende oyumu Ahsen’e veriyorum.’’
‘’Demir’e veriyorum.’’
‘’Mert’e veriyorum.’’
‘’İskender’e veriyorum.’’
Bizler birinci olarak itibar kazanıyorduk ve av başlamadan önce ideaya girenler ise para kazanıyordu. İdea için ortaya koyulan paralar dünyada yoksulluk çeken bütün insanların yıllarca iyi bir hayat yaşamasına yetecek kadar fazladı ve her zaman beni seçenler kazanırdı, ama yine de bir çoğu benim kazanacağımı bildiği halde kendi çocuğunu seçiyordu. Kim kendi çocuğunun güçsüzlüğünü kabul eder ki ?
‘’Sen oyunu kime veriyorsun ?’’ dedi babam Pars’a bakıp. Pars bir saniye bile düşünmeden, bana doğru baktı ve ‘’Oyumu Ahsen’e veriyorum.’’ dedi. Pars’ın gözlerine bakarken yapmacık bir şekilde gülümsedim. Beni seçmesi umurumda değildi. Onu şuanda boğmak istiyordum. Ayrıca saçma avlanma oyunu siktirip gidebilirdi çünkü Pars biraz daha bu şekilde davranırsa, bu odada avlayacağım tek kişi o olacaktı.
‘’Akılı bir adam olduğunu biliyordum Pars Alphan. Doğru seçenek.’’ Dedi Nazım keyifli sesiyle ve babamda gururlanmaya devam etti. Masada ise yine büyük bir huzursuzluk oluştu. En çokta Pars’ın seksi, esrarengiz, sert ve güçlü tavırlarından hoşlanan kız kuzenlerim bu durumdan rahatsızdı. Bu sırada malikanenin baş hizmetlisi Asaf, elinde tutuğu büyük kırmızı bir kutuyla yemek salonuna girdi ve Nazım’a doğru yaklaşıp yanında durdu. Nazım Asaf’ın elinde ki kutuyu alıp Pars’a doğru uzattı.
‘’Teklifimizi reddetmeyip bize katılığınız için küçük bir hediye.’’ dedi Nazım. Pars mahcup olmuş gibi hafifçe sırıtıp kutuyu Nazım’ın elinden aldı. Histerik bir şekilde sırıttım.
Pars ve mahcup bakışlar mı ?
Gerçekten mi ?
Harika, yıllardır düşman olan iki aile bir anda barıştı ve babamı öldüreceğini söyleyen Pars bunu gerçekleştirdi.
Pars ‘’Teşekkür ederim.’’ dedi ve kutuyu açtı. Masada ki herkes Pars’a bakıyordu ve Pars ise kutunun içine bakıyordu. Kafamı biraz yukarı kaldırıp kutunun içinde ne olduğunu anlamaya çalıştım ama kutu büyük ve içi derin olduğundan hiçbir şey göremedim.
‘’Çok sabırsızsın, meleğim.’’ diye fısıldadı Babam. Ona sert bir bakış attım. Zaten masaya oturduğumdan beridir durmadan beni izliyordu. Ona hiçbir şey yapmıyordum çünkü şuanda düşündüğüm tek şey karşımda duran lanet olası adamdı. Pars kutunun içinde ki şeyi çıkartınca babamdan gözlerimi ayırıp tekrar Pars’a döndüm. Kutunun içinden gövdesi altın ve ince işlenmiş yılan figürlü bir hançer çıkardı. Bu hançer avda kullandığımız hançerlerden biriydi ve sadece aile üyeleri yada aile dostlarına hediye edilirdi.
Pars elini hançerin sivri kısmına gezdirdi ve sonra Nazıma bakıp. ‘’Çok güzel.’’ dedi. Yüzünden de beğendiği beliydi ve bu da Nazım’ı memnun etti. Pars hançeri kutunun içine koyup hafifçe arkasında tuttu. Bu sırada Ateş Pars’a doğru yaklaşıp kutuyu elinden aldı.
‘’İsmin ne ?’’ diye sordu İlkay dayım Ateş’e meraklı gözlerle bakarak. Ateş kutuyu tutarken önce konuşmak için izin istermiş gibi Pars’a baktı ve ardından tekrar İlkay dayıma bakıp. ‘’Ateş.’’ dedi. İlkay dayım gözlerini kısıp Ateş’i baştan aşağı inceledi ve en çokta gözlerine dikkatlice baktı.
‘’Neden sordun ?’’ diyerek aralarına girdim. İlkay dayım tıpkı diğer Ar’lar gibi çalışanları fazla umursamaz ve isimlerini öğrenmek için bir çapa sarf etmezdi. Bu yüzden Ateş’e ismini sorması dikkatimi çekti.
İlkay dayım eliyle babamı gösterip. ‘’Gözleri abime çok benziyor.’’ dedi.
Masada ki bir çok kişi yemek yemeyi bırakıp Ateş’e doğru baktı. Bende Ateşle ilk karşılaştığımda bunu fark etmiştim. İri ve hafif çekik gözleri bir birinin aynısıydı. Sadece babamın gözleri yeşil ve Ateş’in ise elaydı. Özelliklede gözleri gülerken babama çok benziyordu.
Koca bir göz koleksiyonu olduğu için, bu konularda tecrübeli olan Berna halamda araya girerek ‘’Haklısın kardeşim, gerçekten de çok benziyor.’’ dedi.
Babama kısa bir bakış attım. Oda Ateş’e gülümseyerek bakarken.
‘’Evet bana benziyor.’’ dedi rahat bir tavırla. Ateş’in yüzü serti ama gözleri parlıyordu ve sanki gözlerinin babama benzemesini sevmiş gibiydi. Anlaşılan ada Pars gibi bir anda ailemi sevmeye karar vermiş. Ne hoş !
İlkay dayım ‘’Pars korumana bir soru sorabilir miyim ?’’ dedi.
Pars yine tüm duygularını kapattığından bu konu hakkında ne düşündüğünü anlayamadım. Rahat bir ses tonuyla ‘’Tabi ki istediğinizi sorun.’’ diye cevap verdi ve İlkay dayım gülümseyerek Ateş’e baktı.
‘’Bir taraftan son sürat bir tren geliyor ve bu sırada tren raylarının üzerine bağlanmış beş kişi var. Sende üst geçittesin ve yanında iri yapılı şişman bir adam var. Eğer sen bu şişman insanı aşağıya atarsan tren raylarına düşecek ve onun iri cüssesi treni yavaşlatarak beş kişinin kurtulmasını sağlayacak. Soru şu; Yanında ki şişman adamı aşağıya iter misin ?’’
İlkay dayımın ne yaptığını hemen anladım. Bu soru insanların psikopat olup olmadığını anlamak için sorulan sorulardan bir tanesiydi. Bunu biliyorum çünkü her ne kadar kayıtlarda şizofreni olarak geçsem de, hastanede ki doktorlar psikopat olduğumu biliyorlardı ve kaçıncı derece psikopat olduğumu anlaya bilmek için bir takım sorular soruyorlardı. Bu soruda onlardan biriydi. Ben buna iterim cevabını vermiştim.
Ateş ‘’İterdim.’’ diyerek hızlı bir cevap verdi. İlkay dayım genişçe gülümsedi. Nazım dayım ve diğer Ar’lar da daha dikkatli bir şekilde Ateş’e baktılar. Bense şaşkındım.
Yapılan araştırmalarda hiçbir normal insan beş kişiyi kurtarmak adına yanında ki adamı aşağıya ittiremiyordu. Ancak gerçek psikopatlar bir an bile tereddüt etmeden, beş kişiyi kurtarmak için yanında ki adamı gözünü bile kırpmadan aşağı itiyordu.
‘’Sadece gözleri değil kişiliği de aynı. Zaten bakışlarından anlamıştım.’’ dedi İlkay dayım. Parsla kısa bir an göz göze geldik. Oda İlkay dayımın neden böyle bir soru sorduğunu anlamış gibiydi. Bende anlamadım. Ateşin bir psikopat olup olmaması neden onu ilgilendirsin ki ?
‘’Hadi ama İlkay. Bu kadar kesin konuşma. Bu tek bir soruyla anlaşılacak bir şey değil.’’ dedi Eymen amcam ve şarabından büyük bir yudum aldı. İlk defa Eymen amcama katılıyordum. Psikopatlık tek bir soruyla anlaşılacak bir şey değildi ve Ateş’i gözlemlediğim kadarıyla o asla bir psikopat olamazdı. Duygu seviyesi üst seviyelerdeydi, kendinden başka insanları düşünüyordu. Zeki olmaktan fazlasıyla uzaktı, çünkü diğer insanlar gibi duygularıyla hareket ediyordu. Manipüle yeteneğini kullandığını hiç görmedim. Bir psikopat diğer bir psikopatı tanır. Ya Ateş beni kandıra bilecek kadar çok iyi bir oyuncuydu, yada psikopat değildi. Şimdilik oyumu ikinci seçeneğe veriyordum.
‘’Ateş gidebilirsin.’’ dedi Pars. Her halinden Ateş’e psikopat denilmesinden hoşlanmadığı belliydi ama bu durum Ateş için aynı değildi. Oldukça sakin ve duyduğu sözleri beğeniyormuş gibiydi. Yada sorun çıkmasın diye duygularını gizliyordu. Ateş Pars’ın sözünü ikiletmeden elinde ki kutuyla Murat’ın yanına geri döndü. Bu sırada Pars ‘’Benimde ilerleyen dakikalarda size vermek istediğim bir hediyem var.’’ diyerek konuyu başka bir tarafa çekti.
‘’Hediyelere bayılırız.’’ dedi Ceyda ve Parstan gözlerini ayırmadan şarabından bir yudum aldı. Harika. Şimdide bir birlerine gülümseyerek hediye veriyorlar. Ne kadarda şirin !
PARS
Hediyemi daha hızlı vereceğimi düşünmüştüm ama beklediğimden daha uzun sürdü. Bu yüzden sabırla, beklemeye devam ediyordum ama Ahsen’in benim kadar sabırlı olacağını düşünmüyordum. Kelimelerle konuşmasa da, elinde ki çatalı gözüme batırmak istediğini hissediyordum. Kısa bir an Ahsen’in yüzüne baktığımda gördüğüm güvensizlik öfkelenmeme neden olsa da, ilgimi pekte çekmeyen saçma sohbet karşısında hafifçe sırıttım. Tek rol yapan kişinin kendileri olduklarını sanıyorlardı, yanılıyorlardı.
‘’Kusura bakma, av zamanı seni beklemediğimiz için şaşkındık ve bu yüzden seninle yeterince ilgilenemedik.’’
'’Sorun değil, Ahsen benimle yeterince ilgilendi.’’
‘’Ahsenle nerede tanıştınız ?’’
Bu ani gelişen soruyu soran kişi Ahsen'in kuzenlerinden biri olan İskenderdi. Ahsenden hoşlandığını av zamanı, Ahsen soyunduğu esnada onu sapıkça izleyen gözlerinde görmüştüm. Hala o gözlerini oymak istiyordum.
‘’Çok uzun bir zaman önce, malikanenin yanında ki çayırlıkta karşılaşmıştık.’’ diye cevap verdim. Masada ki herkes sessizleşirken, Cem Ar farkında olmadan kaşlarını çattı. Ahsenle küçükken karşılaştığımızı bilmediğini biliyordum. Ahsen ise duygusuz suratıyla bana bakmaya devam etti. Şuanda ilgilendiği tek şeyin ona karşı ihanetim olduğu barizdi. İskender yüzüme karşı gülümsedi ama Ahseni kıskandığını göre biliyordum çünkü yemek boyunca o Ahsen’i izlerken, Ahsen’in ise tek ilgi odağı bendim ve her zamanda öyle olacaktı. Belki de hediyemin ortaya çıkmasını beklemeden İskender’in kafasına bir kurşun sıkmalıydım. Evet bunu kesinlikle yapmalıydım.
İskender'e karşı düşüncelerimi tam yerine getirecekken bacağımda hissettiğim narin bir el beni durdurdu. Hemen yanımda oturan kadına doğru baktım. Umursamaz bir şekilde boşta duran eliyle yemeğini yerken, diğer elini git gide aletime doğru sürüklemeye başladı. Dokunuşu midemi bulandırdı. Elini tutup onu durduracağım sırada, kadın bir anda oturduğu yerde irkildi ve sandalyesi arkaya doğru geriledi. Elini hızlıca bacağımdan çekerken, kendi bacağını okşamaya başladı ve Ahsene kaçamak bir bakış attı. Ahsen ise hiç çekinmeden ona öldürücü bakışlar atıyordu. Ahsen çoğu zaman kafasına estiğini yaptığı için dikkatli yanını hep unutuyordum. Şuanda çatalı gözüne batırmak istediği kişi kesinlikle ben değildim. Gülümsememek için dudaklarımı bir birine bastırdım.
Ah benim melek yüzlü şeytan ruhlu kadınım.
AHSEN
Kaç dakikadır bu lanet olası masada oturduğumu bilmiyordum ama artık bu duruma daha fazla katlanamayacaktım. Eğer bir an önce bu masadan kalkmazsam, başta Pars olmak üzere masada ki diğer herkesi sinirimle yakıp küle çevirecektim. Özelliklede masa altından Pars’ın bacağını okşamaya cüret eden kuzenimi. Küçük bit tekmeyle kurtulduğu için fazlasıyla şanslıydı.
Masada ki beyaz peçeteyle dudağımın kenarını silip bir şey söyleme gereği duymadan hızla ayağa kalktım, ancak bu sırada etraf bir anda dönmeye başladı ve omuzlarım öne doğru düşerken dengemi sağlamak için masayı sıkıca tutundum. Parsla göz göze geldiğimde, onun yüzünde ki gülümseme genişledi.
Babam tedirgin bir şekilde bileğimden tuttu. ‘’Ahsen iyi misin ?’’ diye sordu. Hayır değildim ve başımın dönmesi de normal değildi. Zihnim hızlıca bir neden aradı ve cevabı çok hızlı buldu. Siktir, içkilerde yada yemeklere bir şey konulmuştu.
Etraf bulanıklaşmaya başlarken, bacağım deli gibi titremeye başladı ve bu sırada Pars takım elbisesinin yakalarını düzeltip ayağa kalktı, masada ki herkes bana ve Pars’a bakıyordu ve bir kaç saniye sonra diğer Ar’larında tıpkı benim gibi başı dönmeye başlayınca, masada ki sesler yükselmeye devam etti.
“Sıra benim hediyeme geldi.” dedi Pars keyifli bir şekilde. Gülüşünde karanlık bir hava vardı.
Herkes tehlikenin kokusunu alıp oturdukları sandalyeden kalkmaya çalıştı ama onlar benden daha çok yiyip içtikleri için benim gibi ayağa kalkamadılar. Bu zehir her neyse, öldürmüyor yada acı vermiyordu. Sadece hareket etlerimizi yavaşlatırken, yavaş yavaş uyutuyordu.
“Ahsen.” Babama göz ucuyla baktım. Oda zehrin etkisindeydi ve gözlerini zorlukla açık tutuğu beliydi, yine de kendisinin düşünmeden sadece bana odaklanmıştı.
“Neler oluyor ?” diye bağırdı Berna halan cılız sesiyle. Ar’lar dört bir yandan ayağa kalkmak için çabalarken, örtüyü çok fazla çekiştirdiler ve masada ki her şey birer birer devrilmeye başladı. Öldürdükleri insanların yerine geçmişlerdi ve ölüm korkusu her taraflarını çevrelerken umutsuzca çırpınıyorlardı. Eğer bende zehirlenmeseydim, onları izleyerek bu anın tadını çıkara bilirdim.
Pars hala rahat bir şekilde sırıtırken, belinden bir silah çıkartıp emniyet kemerini açtı. Pars’ın sırıtışı paha biçilmez kutsallıkta bir sırıtıştı, ancak şimdi ona bakarken şeytanın sırıtışını görüyordum. Ortaya silah çıkınca Nazım da oturduğu sandalyeden kalmaya çalıştı. Fakat hem yaşlı olduğundan, hem de zehrin etkisinden belinde ki silaha bile uzanamadı ve sadece ‘’Ne yapıyorsun ?’’ diye sordu öfkeyle fısıldayarak. Bu sırada masanın üzerinde devrilen mumlar alkole buluşunca, masa bir anda alev almaya başladı.
Kuzenlerimin ve dayılarımın ellerine silahlarını alabilmişlerdi ama sersemleşmiş vücutlarıyla silahın emniyetini açamadıklarını görüyordum. Sadece İlkay dayım elinde ki silahı atıp masanın üzerinden altın yemek bıçağını aldı ve Parsa doğru koştu ama bıçağı ona saplayamadan dengesini kaybedip sertçe yere düştü ve gözleri kapandı.
Bu sırada yemek salonun açık kapısının önünde bekleyen bir kaç tane koruma koşarak içeri girdi, bunların arasında Cam gözde vardı. Fakat onlar hiçbir şey yapamadan, davet boyunca bahçede Ar’ların güvenliğini sağlayan korumalarda içeri girdi ve silahlarını Cem Ar ve diğer korumalara doğrultu. Pars bir şekilde yine Ar’ların içine kendi adamlarını yerleştirmişti.
Masanın kırmızı örtüsünü sıkıca tutup buruştururken, hızla bana doğru yaklaşan ateşe aldırmadan ayakta kalmaya devam edip direndim.
Pars elinde ki silahı babama doğrulttu. ‘’Zeki bir adamsın, Cem Ar. Fakat Alphanlara bulaşarak hayatının en büyük hatasını yaptın.. Yaptınız !’’ Son kelimesinde masada yavaş hareketlerle umutsuzca çırpınan Ar’lara bakıp bağırmıştı.
‘’Bu sadece küçük bir uyarı. Bir daha sakın aileme zarar vermeyi aklınızdan bile geçirmeyin. Ancak, diyelim ki aklınızdan geçirdiniz. İşte o zaman size sizden bile ne kadar çok güçlü ve acımasız olduğumu gösteririm. Soyunuzu kuruturum !‘’ Pars’ın sesi yemek salonunda yankılandı ve Ar’ların ne dedikleri anlaşılmayan iniltileriyle karıştı.
Başından beri gülümseyip sakin kalmasının tek nedeni, Ar’ların bir şeylerden şüphelenmemesini sağlayıp yemeklerin yenmesini beklemekti. Daha önce Ar’lara bunu yapabilecek cesareti gösteren kimse olmamıştı. Deneyenler olmuştu ama Pars’ın şuanda yaptığı şeyin yanına bile yaklaşamamışlardı.
Pars an itibariyle bütün Ar’lara savaş açıyordu ve bu savaşı da bizimle başlatıyordu.
“Cehennemde bol şans, Cem Ar.’’ dedi Pars ve ardından sanki onay istiyormuş gibi bana kısa bir süre baktı, hiçbir şey söylemedim ama Pars sessizliğimi bir cevap olarak kabul etti ve elinde ki silahla üç el ateş etti. Büyükannem Fahriye acı dolu bir şekilde bağırdı. Üç el silah sesi durmadan kulaklarımın içinde yankılanırken, kafamı yavaşça arkaya doğru çevirip babama baktım. Sandalyesinden arkaya düşmüştü ve göğsünden akan kanlar yeri kırmızı bir halı gibi örtmeye başlamıştı. Gözleri ise hala bana bakıyordu. Sanki canı hiç acımıyormuş gibiydi.
Masayı tutan ellerimi çekip omuzlarımı dikleştirdim ve babama doğru dönüp daha dikkati baktım. Ölüyordu. Gerçekten ölüyordu. Elini güçsüzce havaya kaldırdı. Kafamın içinde hala kurşun sesleri yankılanıyordu. Ona doğru bir adım atığımda titreyen bacaklarım daha fazla beni taşıyamadı ve yanımda ki sandalye devrilirken bende dizlerimin üzerine çöktüm.
Babam fısıldayarak ‘’Seni seviyorum, meleğim.’’ dedi.
Yer sarsılıyordu, kalbimde bir acı hissetim. Bir kaç saniye babamın yüzüne baktıktan sonra boğazımda anlamsız sesler çıkmaya başladı ve kafam yere buluştu. Artık babamın göğsünden akan kanlar yanağımı okşuyordu. Hareket edemiyordum. Sadece babamın bana bakarken yavaşça kapanan yeşil gözlerine bakıyordum.
Annem öldükten sonra babamı öldürmeyi çok istedim ama hem ona karşı sevgimden hem de annem için bunu yapamadım. Onu öldürürsem yüreğimde ki yangının biteceğini düşünmüştüm. Benden o kadar şey çalmıştı ki daha fazla hiçbir şey çalamayacağını düşünüyordum, ama şuanda adlandırmadığım acı dolu bir eksiklik hissediyordum ve bu sefer içimde ki karanlık bile babamın bana yaptığı şeyleri hatırlatarak bu acıyı yok edemiyordu. Babamla yaşadığım tüm anılar hızlı bir film gibi gözlerimin önünde canlanıyordu.
Sersemleşmiş vücudumu zorlayarak elimi ileriye doğru ittirip babamın parmaklarına dokunup sıktım.
‘’Seni seviyorum baba. Yakında görüşürüz.’’ dedim fısıldayarak.
Bu sırada vücudumu saran bir el hissetim ve babamın parmakları ellerimin arasından kayıp giderken yanağımda ki kanlar yere damladı. Birinin beni taşıdığını biliyordum ama vücudum o kadar güçsüzleşmişti ki kafamı oynatıp kimin beni taşıdığına bakamıyordum. Burnumu odun kokusu doldurdu. Zihnimde durmadan kendi sesim yankılanıyordu. Babam öldü. Babam öldü.
Yemek odasından dışarı çıktık. Etrafta ki her şey çok yavaş hareket ediyordu ve anlamsız sesler duyuyordum. Onlarca adam malikanenin içinde ki eşyalara vurup parçalıyordu. Her şeyi kırıyorlardı. Vücudumda ki zehre daha fazla dayanamayacağımı anladığımda, kendimi kasmayı bıraktım ve gözlerimi kapatıp karanlığın beni yutmasına izin verdim.
PARS
Çayırlıkta Ahsen’i gördüğümde ona babasını bu gece öldüreceğimi söylemek istedim ama çimenlerin üzerinde tek başına güneşe küfür eder gibi masumca uzanırken ve belki de aylar sonra ilk defa sakince dinlenirken bunu söyleyemedim. En çokta üzülmesini istemedim. Çünkü babası her ne kadar ondan her şeyini çalarak ona kötü bir hayat yaşatsa da, Ahsen’in onu sevdiğini, ondan nefret ettiğini söylerken bile göre biliyordum. Masadayken zihnimi sarhoş edecek kadar güzel yeşil gözlerine bakarken, ondan bir cevap bekledim. Eğer o an yapmamamı isteseydi, bütün her şeyi bir kenara bırakırdım ve Cem Ar’a yaşaması için bir şans verirdim. Ama hiçbir tepki vermedi ve bende onun yerine bir karar verdim. Ahsene karşı içimde büyük bir savunma iç güdüsü vardı ve bu duygu o kadar çok falaydı ki, eğer bir gün Ahsene zarar vereceğimi anlarsam kendimi bile öldüre bilirdim. İşte tamda bu yüzden Cem Ar’ı öldürürken aklımda kaçırılan annem yoktu, sadece Ahsen vardı ve Cem Ar yaşadıkça Ahsenin güvende olmayacağına karar verdiğim için onu öldürdüm. Ancak sonra onu yerden alırken sevgi sözcüklerini fısıldadığını duyduğumda kalbimde bir sancı oluştu. Ben Ahsenin babasını öldürdüm. Ondan, onun sevdiği bir şeyi aldım ve belki de bunu yaptığım için Ahsen bir daha bana asla aynı gözlerle bakmayacaktı. Bu düşünce kalbimi daha da sıkıştırdı. Ani bir refleksle Ahseni daha sıkı tutarak kendime yakınlaştırdım.
Zehir’in etkisiyle çoktan bayılmıştı. Uyurken fazlasıyla masum görünüyordu ama gözlerini açtığında şeytani tarafının da uyanacağını biliyordum.
Bir elimle onu tutmaya devam ederken, diğer elimle arabanın kapısını açtım ve Ahsen’i kucağımda tutmaya devam ederek arabanın içine bindim. Onu yanımda ki koltuğa oturta bilirdim ama Ahsen’i tek bir saniye bile bırakmak istemiyordum. Sıcak nefesi boynumda gezinirken, arabayı çalıştırdım ve malikaneden ayrıldım.







